9. Bölüm

3083 Kelimeler
"Ah canım benim," diyerek sarıldım ona. "Dilek'e hiçbir şey olmayacak. Yemin ederim, olmayacak." "Nereden biliyorsun?" "Kadınlar için sıradan operasyonlardan biridir de ondan. Hem tehlike olsaydı, doktor sana söylerdi." "Sahi soyler miydi?" "Elbette! Yaşamsal risk taşısa, en once hasta sahibine soy lenir bu. Bazen özel izinler filan gerekiyor, imza vermen sözkonusu olabiliyor. Oysa senden böyle bir şey istemediler, gidin, iki üç saat sonra gelin, dediler." Bu sözlerim onu biraz sakinleştirmişti. "Onun için," dedim, "sen şimdi işine git. Bu atmosfer mo ralini bozmaktan başka bir şeye yaramayacak. Ben nasıl olsa buradayım..." "Peki, sen..." "Haydi uzatma Ulaş, ben alışığım bu ortama. Hem, gerekir se hemen seni ararım, merak etme." "Sağ ol Serra, duvarlar üstüme üstüme geliyor sanki." "İşte onun için git, kendini toparla. Arkadaşım kendine geldiğinde karşısında âşık oldugu Ulaş'ını bulsun, öyle agla mış yüzlü bir adam değil." "Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum." "Haydi, haydi, uzatma." Neyse, sonunda Ulaş'ı gönderebildim. Gidip kendime bir kahve aldım, ofisi arayıp durumu özet ledim. Sag olsun arkadaşlar, sen burayı merak etme, dediler de, ben de kalıp Dilek'i beklemeye başladım. Aruk kaç fincan kahve içtim, bilemiyorum. Sonunda bir hemşire gelip, "Hastamız ameliyattan çıku, şu anda dinleniyor. Bir süre sonra ikinci katta bir odaya alacağız; akşama kadar kalması gerekiyor, Doktor Bey gördükten sonra eve gidebilir." dedi. Nasıl sevindim, nasıl... "Isterseniz odada bekleyin onu..." "Oda numarası?" "Kat hemşiresine hastanın adını verirseniz, o size oda nu marasını söyleyecektir." "Teşekkür ederim," dedim ve uçtum. Sanki odaya ne kadar çabuk gidersem, Dilek o kadar çabuk iyileşmiş olarak gelecekti. Ve Ulaş'ı aradım! Dilek'i getirdiklerinde Ulaş'la birlikteydik. Kendine gelmiş ti ama hâlâ peltek peltek konuşuyordu. Onu yavaşça sedyeden alıp yatağa yatırdılar. Üstünü örttü ler ve duvardaki zili göstererek, "Bir süre istirahat etmesi ge rek. Bir şey lazım olursa zile basın. Geçmiş olsun," deyip git tiler. Ulaş'la ikimiz, iki yanındaydık, ayakta. Elini uzattı, Ulaş'ın elini tuttu. "Bebeğimiz..." dedi titrek bir sesle. Gözyaşları yanaklarından aşağı süzülüyordu. "Ulaş, bebegimız..." "Biliyorum canım, biliyorum." dedi Ulaş, eğilip onu alnından öptü. "Ulaş, meğer bebeğimiz erkekmiş, içeride söylediler." Son ra bana döndü. "Ulaş istemiyor diye cinsiyetini sormuyorduk. demek böyle öğrenecekmişiz." Ve yine gözyaşlarına boğuldu, "Zavallı, minik bebeğim." diye mırıldanarak. Ulaş, Dilek'in saçlarını okşuyordu. Onları baş başa bırakmak için yavaşça dışarı süzüldüm. Koridorda bir aşağı bir yukarı yürüyerek, kendimi toparla maya, güçlü olmaya çalışıyordum. Derken, bir hemşirenin, elinde tansiyon aleti, Dilek'in oda sına girdiğini görünce, ben de onun peşine takılıp içeri daldım. Hastanede kaldığı günlerde dedeciğimi sinir eden tansiyon olçme, derece koyup ateşini alma işlemleri bitince, hemşire, yüzünde parlak bir gülümseme ile Dilek'e baktı ve, "Gayet iyi siniz, doktorunuz sizi gördükten sonra akşam eve gidebilirsi niz." dedi. Daha sonra Dilek'e hafif bir şeyler yedirdik ve bıraktık bi raz daha uyusun. "Serra, senden bir ricam olacak," dedi Ulaş. "Emret." "Estagfurullah, aslinda o kadar yardımcı oldun ki, senden yeni bir şey istemeye, inan, utanıyorum." "Daha neler... Haydi soyle bakalım, neymiş senin şu ri can?" "Dilek'in annesine sen haber verir misin?" "Yaktın beni Ulaş!" Ilk kez gülümsüyordu Ulaş. "Yani, Habibe Teyze'yle ben konuşayım..." "Evet," dedi ve çabucak cümlesini tamamladı: "Sen söyleyeceksin ama bugün değil yarın, şöyle akşama dogru..." "Başka arzunuz?" "Serracığım, ne kadar zor bir şey istediğimi çok iyi biliyo rum." "Bilsen iyi olur..." Gülüyordu artık. "Inan, bunu sana asla yapmazdım ama Dilek bu durumda bir de annesiyle uğraşamaz. Bana gelince, zaten Habibe Ha nım'la yıldızım hiç barışmadı, hele de böyle bir haber sonucu onun ağlamalarını, bağrışlarını hiç çekemem." "Haklısın kardeşim, hem de yerden göğe kadar haklısın." "Bak, mesela annemlere ben söyleyeceğim." "E, herhalde yani...” Sinirlerimiz bozulmuş, gülüyorduk karşılıklı. Bu arada Dilek de uyanmış, bize bakıyordu. "Neye gülüyorsunuz?" "Uzun hikâye, sonra anlatırım," dedi Ulaş, "asıl sen kendi. ni nasıl hissediyorsun, onu söyle." "lyiyim Ulaş'çığım, eve gidebilirim." "Doktor seni görmeden olmaz, o da akşama doğru gelecek miş." Sonra bana döndü Ulaş: "Serra kardeş, sen de artık git sen iyi olur. Perişan oldun bizimle, bunu hiç ama hiç unutma yacağım." "Aman ne büyük laflar bunlar böyle. Bir zamanlar ben bu kızın ne dertlerini çektim, biliyor musun sen. Özellikle de siz birbirinizi işletirken en çok karın ağrısı çeken yine bendim." Sarılıp öptüm Dilek'i. "Hadi canım, bir an evvel toparlan maya bak. Seni yarın arayacağım." Beni kendine doğru çekti Dilek, "Çok teşekkür ederim Ser ra, çok..." diye fısıldadı, gözleri dolmuştu yine. "Görüşürüz çocuklar," dedim ve gözyaşlarımı görmesin di ye çabucak çıktım oradan. Sadece keyifli olaylar yaşanmıyor hayatta, bu tür hüzünler de çıkıyor insanın karşısına. Demek bu da varmış yaşanacak. Yine el ele... Yine omuz omuza... 23 Haziran, Cuma Yani bu Ulaş'ın alacağı olsun! Bana öyle bir kazık attı ki.... Habibe Teyze'yle konuşmak ne demek... Onu ancak yaşayan bilir. Önce durumu telefonla bildireyim, dedim. Ama bu, kaçak güreşmek anlamına geliyordu. Nitekim an nemle konuştuğumda beni çok ayıpladı. "Aşk olsun Serra, böyle üzücü bir haber kuru kuru telefon la verilir mi! Senin oraya gidip, yüz yüze konuşup, hatta za vallı kadını teselli etmen gerek." Bütün bu sözlerden sonra, elim mahkum, iş çıkışı Habibe Teyze'ye gittim. Beni görünce çok sevindi tabii. "Ah canım benim, güzel kızım. Senin benim gönlümdeki yerin bambaşkadır." "Sağ olun Habibe Teyze." "O ne yıllardı, Ankara'da, değil mi?" "Bize çeşit çeşit yemekler taşırdınız. Hakkınızı ödeyeme yiz." "Helali hoş olsun! Sana her şey helal olsun. Vefalı kızsın sen; ararsın, sorarsın. Bayram dersin, yılbaşı dersin, ararsın. Senin gibisi bulunmaz." Hey anne, dede ve de babaanne duyun, bakın. Size göre be nim sizleri ne aradığım, ne sorduğum var. Bakın alemin kadı ni ne övgüler düzüyor bana. "Habibe Teyzeciğim, sizinle bir şey konuşmak için gel dim." "Söyle bakalım Serracığım." "Konu, Dilek..." "Yaa, hayırdır inşallah." Kuşku gelip çöreklenmişti gözlerine. "Dün ofiste rahatsızlanmış, Ulaş da onu hastaneye götür mek zorunda kalmış." "Aman Allahım! Aman Allahu! Sen bana sabırlar ver. Ne olmuş, Serra? Neden hastaneye kaldırılmış?" "Telaşlanmayın, kendisi şu anda evinde, gayet iyi. Istirahat ediyor." "Peki ama evladım, ne olmuş bu kıza; hem neden benim haberim olmadı?" Eyvahlar! En zor bölgeye yaklaşıyorduk. "Bebeğini kaybetti Habibe Teyze." "Vah!" dedi ellerini avuçlarının içine vurarak. Iki yana sal lanıyor, "Vah!" diye feryat ediyordu. "Sakin olun Habibe Teyze... lütfen..." diyordum ama du yan, dinleyen kim. Çırpınıyordu kadıncağız. "N'oluyor yahu?" diyerek Dilek'in babası içeri girdi. "Habi be, neler oluyor burada?" "Gitti," diye bağırıyordu Habibe Teyze, dizlerini döverek, "Gitti evladımız." Adamcağız dondu kaldı. "Kim gitti? Dilek'e bir şey mi oldu yoksa..." Hemen ayaga fırlayıp yanına ulaştım. "Dilek iyi Ihsan Amca, ona bir şey olmadı." Zavallı adam kapıya tutundu. "Ohh, şükürler olsun! Gitti deyince, bir an... tövbe, tövbe, ağzımdan yel alsın... Dilek'ten ediyor sandım." Bu arada Habibe Teyze ağlıyor, dövünüp duruyordu. Bir yandan onun bu haline içim paralanıyordu, bir yandan da Ulaş'ın bu görevi bana vermekle ne kadar doğru bir iş yaptığı ni düşünüyordum. "Dur Habibe, dur. Bağırma böyle, bak fena oldum." "Nasıl bağırmam, gitti torunumuz. Gitti ilk göz ağrımız..." Ihsan Amca dönüp bana baktı. "Ne yazık ki dün Dilek bebeğini kaybetti, hastaneye kaldır dılar ama şimdi iyi, evinde dinleniyor." "Yaa..." dedi adamcağız. Sonra ağır adımlarla karısının ya nına gidip ona sarıldı. "Üzülme Habibe, demek ki sabinin vadesi bu kadarmış, Al lah'ın hikmetinden sual olunmaz. Onlar genç, önlerinde bir ömür var, çocukları olur, bu acıyı unutturur hepimize." Habibe Teyze hıçkıra hıçkıra ağlıyor, Ihsan amcaysa onu sakinleştirmeye çalışıyordu. "Hem bak kızımızın durumu iyiymiş. Evine çıkmış bile..." İşte bu sözler ağlamalar zink diye durdu! O ağlayan kadın gitmiş, korkunç ofkeli bir kadın gelmişti yerine. Böylesi bir değişime inanabilmek için görmek gerek, sevgili defter. Görmek gerek, lafla anlatmak mümkün değil. "Neden bize haber verilmedi? Dünden beri bu olay yaşanı yormuş. Ofiste hastalanıyor, hastaneye kaldırılıyor, eve çıka riliyor ve bugün evinde kalıyor da, kimsenin aklına bize haber vermek gelmiyor." Bu sözlerde bana da sitem vardı. "Habibe Teyzeciğim," dedim. "Dilek'le Ulaş sizleri telaşlandırmak istemediler. Zaten yapılması gereken yapılmıştı." "Tabii canım, biz ne işe yarayacağız ki... Hiçbir şeyden anlamayız zaten..." "Asla öyle demek istemedim, Habibe Teyze. Inanın, burada herkesin amacı aynı, sizleri üzmemek... Zaten Ulaş'ın ailesine de haber verilmedi..." "Yok bir de onlara haber vereceklerdi." Dilek tüm düşündüklerinde ne kadar haklıymış meğer... "Ama bakın," dedim, "işler yoluna girer girmez, koşarak Ne kadar... gelip sizi haberdar ettim. "Allah razı olsun," dedi ağzının kenarından. "Ve bunu Dilek istedi." "lyi, arayayım onu o zaman," dedi ama tavrından kızını paylayacağı açıktı. "Konuşalım bakalım." "Lütfen," diye atıldım. "Şimdi aramasanız..." "Nedenmiş o?" Ay, bu değişime inanamıyordum. Gerçekten inanamıyordum. Az önce dizlerini döverek ağlayan kadın. "Gitti yavrum," diye çırpınan kadın. Bir anda değişmiş - ne gözlerinde bir damla yaş, ne de tavnında hüzün kalmıştı. Öfkeli bir tanrıçaydı artık. Olimpos Dağı'ndan şimşekler yağdıran mitolojik kahra manlar, tanrıçalar vardır ya, aynen onlar gibiydi. "Şu anda hâlâ teskin edici ilaç veriyorlar, belki uyuyordur." "Belki de uyumuyordur." "Ama sizinle konuşursa..." "Ne olmuş benimle konuşursa? Bir mahsuru mu varmış, annesinin onu aramasında?" of Tanrım, nasıl başa çıkacağım bu kadınla... Dilek'le böyle konuşursa, kız zaten üzgün, sinirleri ne biçim haşat olur. "Hayır Habibe Teyze, elbette yok ama sizin sesinizi duyunca duygulanabilir ve yeniden kötüleşebilir." Bunları söylerken gözümü Ihsan Amca'ya diktim ve içim den, yardım et, lütfen yardım et, çek şu karını bu kızın üstünden, diye yalvarmaya başladım. Sanki beni duydu. "Habibe, Serra'nın sözlerine kulak vermende fayda var. He nüz hazır değilse, ikiniz de üzülebilirsiniz. Bırak, bu gece de dinlensin, uyusun. Yarın o arar, merak etme." Ihsan Amca'nın ses tonunda bir kararlılık vardı. Nitekim, kocasının yüzüne bakan Habibe Teyze artık sesini çıkarma di... şükürler olsun! "Ben de artık gideyim, geç oldu," dedim. "Sag ol evladım, buralara kadar da yoruldun," dedi Ihsan Amca. Habibe Teyze'yle de öpüştük. Ve kendimi dışarı attım. Uff... Dışarıda birkaç kez derin derin nefes aldım da, açılmaya Evde bir ara boğulacakmış gibi hissetmiştim kendimi. başladım. Bu strese can mı dayanır... Böyle sorunlu insanlarla yaşamak meğer ne korkunçmuş. Benim ailemde de Özgür'ün ailesinde de bu tur sahneler yaşanmadığı için ne kadar şanslıyız. Tartışmıyor muyuz, küsüşmüyor muyuz, birbirimize alın mıyor muyuz, elbette bunları biz de yaşıyoruz. Ama hiçbir za man insanın sinir sistemini altüst eden davranış ve olaylar ya şamıyoruz. Akşam evde olayları Özgür'e anlattığımda onun da ağzı açık kaldı. Özgür, "Bu kız ruh sağlığını o evde nasıl korumuş, hayret," dedi. "Sanırım onu, psikolojiye merakı ve bu konuda bol bol okuması kurtardı. "Haklısın. Okuyarak hem annesini, hem babasını çözmüş, bu arada kendini böyle bir ortamda nasıl koruyacağını öğrenmiş olmalı. Çok akıllıca..." "Dilek akıllı kızdır," dedim. "Neyse, gel kucağıma otur da söyle bana." "Ne söylememi istiyorsun?" "Ailen hakkında ne düşünüyorsun?" "Ailemden çok, hem de pek çok memnunum." "Peki ya yeni ailenden?" "Yani senin ailenden mi?" "Evet, eşinizin ailesinden memnun musunuz?" "Hem de nasıl," diye onu öptüm dudaklarından. "Harika bir kayınvalidem ve harika bir kayınpederim var, insan daha ne isteyebilir. Yalnız..." "Evet," dedi Özgür merakla, "yalnız ne?" "Yeterince onlarla olamadığım duygusu içindeyim. Oysa onlarla bir arada olmayı seviyorum, sohbetlerinden büyük zevk alıyorum ama... onların istedikleri sıklıkta bir arada ola mıyoruz. Aslında dedemin de şikâyeti bu. Ve, bu da beni üzü yor çünkü elimden fazlası gelmiyor." "Haklısın," diye içini çekti Özgür, "ben de üzülüyorum, ama onlar anlayışlı insanlar, tıpkı seninkiler gibi..." "Şükürler olsun." "Geldiğinden beri her lafın başı şükrediyorsun." "Eğer sen bugün o evde olsaydın ve o sahneyi yaşasaydın, değil şükretmek, gider bizim büyüklerin ellerine sarılırdın." "Vah hayatım vah, neler de çekmiş arkadaş uğruna. Sonuçta önemli olan, bu gecelik Dilekçiğimi annesinin pençelerinden kurtarmış olmam. Yarına Allah kerim.... 5 Temmuz, Çarşamba Dilekçiğim toparlandı. Ve - işe başladı. Ama işin psikolojik boyutunu bilemem. O konuda en iyi ilaç, zaman. Bu arada bizler de çok sarsıldık. Kolay mı, ilk kez böyle bir şey yaşıyorduk. Dilek'in evde kaldığı süre içinde her gün biri miz uğrayarak onu oyaladı, evdeki işlere yardımcı oldu. Akıllı Melis, o dinlenirken, bir çırpıda evdeki bebek eşya larını toplayıp bir dolaba yerleştirmiş, Dilek'in gözünün önünde durmasın diye. Esin evi çiçeklerle donatıp, bilmece kitapları getirmiş. Ta bii hepimiz her gidişimizde bir şeyler götürüyorduk ki yemek le uğraşmasın. Sıla'ysa Ankara'dan her gün aradı. Bizim bu dayanışmamız Ulaş'ın annesini pek bir etkilemiş olmalı ki, "Aferin gençler, arkadaşınıza ne güzel sahip çıkıyor sunuz," dedi. Habibe Teyze altta kalır mı hiç, "Onların arkadaşlığı uzun yıllara dayanıyor. Taa liseden beri beraberler, Allah için hiç de kopmadılar. Üniversite yıllarında az yemek taşımadım Di lek'le Serra'ya..." diyerek kendine pay çıkarmayı unutmadı bu arada. 15 Ağustos, Sali Bugün tuhaf bir şey oldu. Yazsam mı, yazmasam mi.... Bir türlü kestiremiyorum. Yani bana mı öyle geldi yoksa... paranoyaklık mı yapıyo rum? Aman, neyse... Öyle böyle diyene kadar oturup yazayım da, bakalım kendimi nasıl hissedeceğim. Malum ya, bazen dert dert diye gözümde büyüttüklerimi kâğıda dökünce, me ger hiç de düşündüğüm kadar kötü değilmiş, diyor, ferahlı yorum. Bazen de, bu iş ciddi kızım Serra, sen tez elden bir ça re düşünsen iyi olur, uyarısında bulunuyorum kendime. Evet, gelelim bugüne... İşten biraz erken çıktım ve madem vaktim var, haydi bir Özgür'e uğrayayım, dedim. Belki gider bir yerlerde bir şeyler yeriz... Şöyle başbaşa... diye hayallendim. Danışmadaki genç kızı daha önce görmemiştim, demek ki yeniydi. Adımı verip, Özgür'le görüşmek istediğimi söyledim. "Bir dakika efendim," diyerek Özgür'ün odasım aradı. Son ra bana dönüp, "Özgür Bey müsait değilmiş, isterseniz sekre terinden randevu alayım sizin için," dedi. "Yanında biri mi var, toplantıda mı?" "Hayır efendim." "O zaman mesele yok," diyerek Özgür'ün ofisinin bulun duğu koridora yöneldim. "Ama..." diye arkamdan seslendi acemi çaylak. Aslında ne reden bilsin benim Özgür'ün eşi olduğumu. Nasıl ben onu ta nimiyorsam, o da beni tanımıyordu. Hoş, Özgür'ün sekreteriyle de tanışmış değildim, o da yeni sayılırdı. Sadece telefonda konuşmuşluğum vardı, sempatik ve profesyonel biri izlenimini bırakmıştı bende. Kıza dönüp, "Merak etmeyin," dedim, "yabancı değilim, Özgür Bey'in eşiyim." Zaten ofisin kapısına ulaşmıştım bile, tokmağını çevirip sekreterin odasına girdim. Ama orada kimse yoktu! Yoktu da, sekreterin varlığını belirleyen dağınık kâğıtlar ve yarısı boş bir kahve kupası masanın üstüne öylesine bırakıl mıştı. Masa lambasıysa yanıyordu. Birden içeriden... Yani Özgür'ün odasından... Gülüşmeler duydum! Özgür'le bir kadının sarmaş dolaş olmuş kahkahalarıydı bana ulaşan. Olduğum yerde kalakaldım. O anki durumumu nasıl anlatsam... Sırtımda bir ürperti, başımda bir karıncalanma... Kulağımdaysa, "Özgür Bey müsait değil, efendim," diyen sesin yankılanması... Ben bu sözleri, dosyalara gömülmüş çalışıyor, şeklinde al gılamıştım. Oysa içeriden yükselen gülüşler, pek de ciddi bir çalışma izlenimi vermiyordu. "Saçmalama Serra," diyerek duygularıma hâkim olmaya ça lıştım. "İnsan çalışırken gülemez mi; Sen Selçuk'la, Selda'yla çalışırken şakalaşıp gülüşmüyor musun?" Kapının önünde duruyordum. Iki kişinin konuşmalarını, ne dediklerini anlayamasam le, duyabiliyordum. bi Bir de sinirimi bozan o gülüşmelerini... Terbiye gereği, kapalı kapıyı tıklatıp, tokmağı öyle çevir mem gerekiyordu. Etik açısından doğru olan buydu da, şüphelerim açısından doğru olan neydi? Orada öylece durmuş, düşünüyordum. Hemen bir karar vermem gerekiyordu, çünkü çok garip bir durumdaydım. Biri beni görse, kapı dinliyorum sanabilirdi. O an kapı açılabilirdi ve ben ya Özgür ile ya da sekreteriy le burun buruna gelebilirdim. Acaba geri gitsem mi, diye düşündüm bir an. Vereceğim tepkiden korkuyordum çünkü... Ama ne göreceğimi bilmeden, nasıl tepki vereceğime kim karar verebilirdi ki... Ayrica... Sürekli bir şüpheyle yaşayamazdım. Efendice çekip gitsem, hep ama hep acaba o kapının arka sında neler oluyordu, diye düşünüp durmayacak mıydım. Ve kuracak da kuracaktım. Ne olacaksa olsun, dedim ve... Tokmağı çevirdim! Manzara şu: Dip dibe oturmuşlar... Önlerinde ne dosya var ne bir şey... Özgür koltuğunda oturuyor, sekreter hanım da iskemleyi Öz gür'ün dibine çekmiş, hemen yanında... Yani karşısında, yani, olması gereken yerde değil, yanı ba şında.... Gelelim, benim sesinden orta yaşlı ve çok da profesyonel biri olduğu izlenimini edindiğim sekreter hanıma.... Bir kere hiç de orta yaşlı değil, tam tersine gencecik... Omuzlara dalga dalga dökülen kumral saçlar... Fevkalade ustalıklı bir makyaj sayesinde belirginleştirilmiş yeşil gözler... it. an Ve daracık, kısacık mini etekten fışkıran uzun bacaklar... Anlayacağın tam bir kabus, sevgili dert ortağım benim. Hiç kimsenin ama hiç kimsenin genç ve yakışıklı eşinin ci varında bulunmasını asla istemeyeceği bir mahlûktu, o anda kocamın dizi dibinde oturan. Ve-içeri girişimle birlikte gülüşmeler anında kesildi! Hay retle bana bakan iki yüzle karşı karşıyaydım. Ama sadece şaş kın bir ifade değildi yüzlerindeki... Nasıl anlatsam, sanki gizli bir şeyi paylaşıyorlardı da, ben de üstüne gitmiştim. Bizim bir sırrımız var, titreşimleri uçuşuyordu havada. "Serra!" dedi Özgür. Yüzü kızardı, kekeledi adeta. "Beni şaşırttın." O arada sekreter hanım da yıldırım hızıyla iskemlesini ol gereken yere çektikten sonra, yüzünde saygılı bir ifade, ayakta durmuş bana bakıyordu. Sahtekar! Sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak, ğunu söylediler." dedim. "Şeyy... evet, Banu'yla çalışıyorduk." Ooo, maşallah, maşallah.... Banu Hanım değil, Banu... O sırada 'Banu' benimle tanıştığı için memnun olduğu gibi bir şeyler geveleyerek odadan dışarı süzüldü. Özgür, ilk şaşkınlığını üstünden atıp, "Ne iyi ettin de uğra din, Serracığım," diyerek beni kollarmın arasına almak ister cesine yanıma yaklaşınca, ondan uzaklaştım. "Şey için gelmiştim," diye kekeledim. "Ne için?" "Belki seninle bir yere yemeğe gideriz, diye düşünmüştüm ama sen meşgul olduğuna göre, ben eve dönsem iyi olur." Hemen atıldı. "Önemli bir işim yok. Hem bu harika bir fikir, haydi çıkalım." Bu hali bir sinirime dokunsun, sevgili defter. Bir sinirime dokunsun. Neden dersen, başka zaman olsa, hele de hafta ortasıysa, çok yorgunum be Serra, şunu başka zaman yapsak, derdi. Ama bu kez işi gücü bırakıp, benim istediğimi hemen yerine getirmeye hazırdı. Neden? Çünkü luydu! Çünkü, aslında Banu'sunu koruyordu. Ben ona laf etmeye yim, ona takmayayım ki, 'Banu'suyla' rahat çalışabilsin!!! Gülüşerek, eğleşerek ve de flörtleşerek birlikteliklerini sür dürebilsin. "Yok," dedim, "birden iştahım kaçtı. Hem sen nasıl olsa hafta içi yemeğe çıkmayı sevmezsin. Unutmuş olmalıyım. Haydi evde görüşürüz." "Dur Serra. Ben de geliyorum." "Acele etmene hiç gerek yok," diyerek koşar adımlarla kendimi sokağa attım. Kulaklarım uğulduyordu. Şakaklarım zonkluyordu. Tabii öykümüz burada sona ermedi, evde devam etti. Kisa bir süre sonra Özgür de evdeydi. Şeytan görsün yüzünü, diye düşünürken annem aramasın mi... "Benim bebegim nasıl? Epeydir sesin soluğun çıkmıyor." Hay Allah! Hiç de havamda değildim. Üstelik sesime de dikkat etmem, açık vermemem gerek. Yoksa o malum soru ların zihninde peş peşe sıralanacağını adım gibi biliyordum. Acaba hasta mı? Acaba kocasıyla mı arası açık? Acaba işte bir şey mi oldu? "Iyilik," dedim, "ne olsun..." Sesimin tonundan, annem hemen mesajı almış, konuşmal modunda olmadığımı kavrayıvermişti. "Sanırım eve yeni girdin." "Evet," dedim, kesin ve net. "Öyleyse senin şimdi yapılacak bir sürü işin vardır." Bende sessizlik... "Tamam canım, sadece bir hatırını sorayım demiştim. Se ninle daha sonra konuşuruz." "Konuşuruz anneciğgim. Öpücükler..." Telefonu kapar kapamaz Özgür yanıma geldi. "Serra, her şeyi yanlış anladın." "Ne var ki yanlış anlayacak. Oturmuş güzel güzel çalışıyor dunuz. Bir şey dedim mi ben sana?" "Yapma Serra! Lütfen!" "Peki, ne dememi istiyorsun Özgür?" "Banu'yla beni görünce sinirlendin. Bunu açık açık söyle de, ben de kendimi savunabileyim." "Sen olsaydın ne düşünürdun, Özgür Bey? Dip dibe otur muş, oh maşallah, guluyor, eğleniyordunuz." Özgür gulmeye başladı.. "Hiç gülme Özgür! Hiç gülüp de beni büsbütün sinir et me. " "Banu benim yardımcım ve sen geldiğinde im çok önemli olan bir çalışma yapıyorduk." "Hani o senin sekreterindi, yardımcılık da nereden çıktı?" "Evet, sekreterliğimi yapıyor, asıl işi bu. Ama o kadar çalış kan ve akıllı ki, iki üç ay içinde sağ kolum oldu çıku diyebilirim "Allah muhabbetinizi daim etsin!" "Yapma ama Serra, hiç yakışmıyor sana. Zaten bugun ona da ayıp oldu, kızcağız ne yapacağını şaşırdı." "Kızcağıza çok uzuldum! Hem hani senin sekreterin orta yaşlıydı?"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE