10. Bölüm

3056 Kelimeler
"Ben sana öyle bir şey demedim ki." "Ne bileyim, telefondaki sesi daha yaşlı biri izlenimini ver mişti." "Gerçekten de sesi kalındır, o nedenle böyle düşünmüş ol malısın." "Hem ne biçim giysiler onlar öyle?" "Nasıl yani?" "Avukatlık firması ciddi bir kuruluş. Nedir o miniler, o şuh haller, o saçlar..." "Ne diyeceğimi bilemiyorum, Serra. Meğer sen ne kadar da kıskançmışsın." "Yalan mi! Biz de çalışıyoruz, hiç de bunun gibi manken kılıklılar yok ortada. Tamam, herkes bakımlı olmaya özen gösteriyor, dolayısıyla düzgün, derli toplu geliyorlar işyerine. Ama böylesi..." "Valla Serra, onun giydiği, çıkardığı benim ilgi alanıma hiç mi hiç girmiyor." "Yok yaa..." "Serra, gerçekten ayıp ediyorsun," dedi ve direnmeme al dırmadan beni kollarına aldı. "Benim için bu dünyada bir tek kadın var. Yıllar önce An kara'da asık suratla bana kapıyı açan, daha sonra bana 'muna sip kısmetim' adını takan, bir dönem kollarımda aglayan, da ha sonralarıysa bana aşık olan ama bir türlü bunun farkına va ramayan hayatımın kadını...". O aptal gozlerim yanmaya başlamıştı bile. "Lütfen böyle yapma," dedi Ozgür, gözlerimin üstüne birer öpücük kondurarak. "Kendini de, beni de boşuna üzüyorsun. Banu benim sadece sekreterim, boyle şeyler nasıl gelebiliyor aklına. Benim sevdiğim sensin," dedikten sonra bu kez dudak larımdan, ilk zamanlardaki gibi tutkuyla optü beni. Yaa sevgili defterciğim işte böyle. Sonuçta - barıştık! Hatta hızımızı alamayıp, yakınımızdaki bir Italyan lokantasında mum işığında romantik bir yemek bi le yedik. Şimdi bu mutlu son oluyor, değil mi? Bir bakıma öyle. Ama... O kumral bombayla benimle olduğundan daha fazla vakit geçirdiği düşünülürse, acaba ne derece güvendeyim? Ayrica... Kız, Özgürle müşterek bir iş alanını paylaşıyor, bense ko nuya Fransız.... Hem ne demişti Ozgur, o benim sag kolum. Cok çalışkan ve iyi bir kaz, diye de övgüler yağdırıp duruyor. Şimdi bu, vahim bir durum değil mi? Ote yandan, Ozgur söyleyecek biri degil. Birkaç kızı bir arada idare edecek çapkınlardansa hiç değil. nim yuzume söyler. Birine tutulursa (Allah korusun) gelir ve mertçe bunu be Dürüsttur, sozune inanırım. Ammaaaa... O da bir insan be kardeşim! Üstelik bir er kişi.... Yanındaysa boyle bir dişi... Al başına işi... Bak, şair oldum çıktım. Bütün bu yazdıklarımdan sonra yapılacak, Ozgür'e inan mak ama bu arada da tetikte olmak... Ve- belki de biraz daha kendime bakmak. Daha bir havalı giyinmek. Kulakların çınlasın, Sırma! 18 Ağustos, Cuma Tam sinirlerim yatışmış, keyfim yerine gelmişti ki, yeni bir olay yine beni ters mers etti. Aslında küçük bir olay. Küçük ama mide bulandırıcı... Hani sinek küçük ama mide bulandırır, derler ya, öyle. Aynen öyle.... Gecemiz güzel başlamıştı. Bu aylarda yemeğimizi hep te rasta yiyoruz. Hava güzel, manzara güzel. Terastaki çiçekler güzel. Ve de müzik pek güzel. Oturmuş, yemeğimizi yiyor, bir yandan da sohbet ediyor duk. Ki... Özgür'ün cep telefonu çaldı. "Hayırdır?" diyerek yüzüne baktım. Malum, ben gece ge len telefonları hiç sevmem. Ozgur, "Alo?" der demez, "Kim arıyor?" diye men. "Merak etme," dedi Özgür, "arayan Banu." Ve... Masadan kalkıp içeri geçti, rahat konuşabilmek için. Buyrun bakalım... Boylesi bir davramşa ne denir? Çıtır hanım gecenin bir vakti Özgür Bey'i arıyor. O da bu nu fevkalade doğal karşılıyor. Yetmezmiş gibi, kalkıp içerlere gidiyor ve uzun uzun konuşuyor. Neyse, sonunda beyimiz dondüler. Ben sakin olmaya çalı şarak sordum. Neden arıyormuş. Özgürcüğüm?" *Önemli bir şey değil." "lyi ama epeyce konuştun." "Isle ilgiliydi." diye kestirip attı. Tahmin edebileceğin gibi, butun keyfim Sofrayı toplamak bahanesiyle masadan kalktım; tabakları kaçu. mutfaga taşıdım. Bulaşıkları yıkamaya başladım. Bu arada Öz gur de televizyonun karşısına geçip oturmuş, izledigi spor programına çoktan kendini kaptırmışu bile. Bakar mısınız, adam bozuldugumun farkında bile değildi. Bu gece yatana dek, kaç kez ama kaç kez Banu niye bu sa atte seni aradı, demek istedim. Soru dudaklarımın ucuna kadar geldi. yutkundum. Geldi. yutkundum! Serra, dedim kendi kendime, soracaksın da ne olacak? Ne cevap verecek? Işle ilgili önemli bir konu varmış da onun için aradı, diye cek. Bu sözleri ben bile şu anda söylerim, olur biter. Onun için sus, lütfen sus! Ve kendini 'dırdırcı kadın' durumuna düşürme. Tam tersine... aldırma! Senin ilgilenecek çok daha önemli konuların var. İşin ve arkadaşlarınla hayatın öylesine dolu ki. Banu aramış, aramamış. Banu hoş kızmış, bunların farkında bile değilsin. Olmamalısın da... Ve bunu Özgür'e böylece yansıtmalısın, diye ögütler ver dim kendi kendime. Bu arada gelelim diğer onlemlere: Gözümü onların üstünden ayırmamalıyım. Çaktırmadan tabii... Ayrıca...iş saatleri dışında süslenip püslenip ofisine daha sık uğramalıyım Özgür'ün. Hani o çıtıra, bu adamın bir sahibi var, mesajını vermek için. Bir de ne düşündüm biliyor musun sevgili defter, aslında şöyle güzel bir fotoğraf çektirip, onu şık bir çerçeveye yerleş tirip, Özgür'ün masasının üstüne koymalıyım. Her türlü çıtır, fıstık ve de cümle âlemin görmesi için... Nasıl fikir ama? Masasının üstünde benim fotoğrafımı gören, "Hmm, de mek bu adam evli," demeli. Evet, evet, bence fikir şahane. Ama bunu karizmayı çizdirmeden nasıl yapacağız? Buldum! Buldum! Dilek! Evet, bu konuda bana yardımcı olabilecek kişi, Dilek'ten başkası olamaz. Yarından tezi yok, onu aramalıyım. O bana yol gösterir, akıl verir. Böylece bir biçimde fotoğrafım o ofise girer ve Bayan Çıtır her Ozgür'ün odasına girişte, benim haşin bakışlarımla karşı laşır. Ne buluş ama... Helal olsun sana Serra.. Evet, artık gidip yatabilirim. 21 Ağustos, Pazartesi Dilek'le Nişantaşı'ndaki bildik mekânımızda bir araya gele cektik ama 'hanfendi' 1stanbul Modern'in kafesi olsun, diye tutturdu. Brezilya hakkında bir belgesel varmış, onu mutlaka görme liymiş. "Sen de gelsene..." diye benim de kanıma girmeye çabala di. Aslında konu bana da ilginç gelmişti ama ofiste işler öyle sine sıkışık ki sadece yemek molası alabilirdim.. "Öyleyse konuşacaklarımızı konuştuktan sonra alt kattaki fotograf sergisine bir göz at da öyle dön işinin başına," dedi. Eh, o kadarını yapabilirdim. Nitekim yaptım da... Şu Dilek'e hayran olmamak elde değil. Ne yapıyor ediyor. çeşitli sanatsal etkinliklere katılıyor. Yok öğle tatiliydi, yok iş çıkışıydı, yok hafta sonuydu... Mutlaka bir iki etkinliği araya sıkıştırıyor. Tiyatrodan da, sergiden de, konserden de haberi var. Ve - bizlere çok ama çok kızıyor. Siz habire mazeret ūre tirken hayatın bu güzel yanı, bu anlamlı yönu yanı başınızdan akıp gidiyor, diyor. Ne kadar haklı! Ama canım bizler onun dediği kadar da boş değiliz, fırsat buldukça konserlere, sergilere gidiyoruz pekala. Hem de adamlarımızı beraberimizde sürükleyerek. Az başarı mı bu... Konumuza donersek; Dilek'le Istanbul Modern'in kafesin de buluştuk.. Meraktan ölüyordu tabii. Çünkü telefonda ona, önemli bir konuda konuş mak istiyorum, dedim. O kadar... Yemeğimizi ismarlar ismarlamaz, şu çıtır Banu meselesini enine boyuna anlattım. Beni dikkatle dinliyordu. Sözlerim sona erince, şöyle bir düşündu, sonra bana dō nüp, "Serra, sakın sen olayı abartıyor olmayasın?" dedi. "Bilmiyorum," diye inildedim. "Emin degilim... aslında aralarında bir şey yok... Ozgür'e inanırım ben ama... yine de... o kız orada bir tehlike..." "Iyi ama Serra, herkes her iş yerinde günün birinde tehli keli olabilecek kişilerle çalışıyor. O zaman kimse işe gitme sin." "Evet ama bunlar pek bir dip dibe oturuyorlardı. Sonra on lerinde ne dosya vardı ne bir şey. Ayrıca, gece vakti bile anı yor. O saatte ne işiyse... "Bizimki de yamımda konuşmadığı gibi, niye aramış diye sorunca bir de sinirleniyor. "Tamam, belki şu anda bir şey yok ama... olabilir, diye du şünüyorum. Hani olmaz olmaz derler ya..." "Aslında haksız da sayılmazsın," diye mırıldandı Dilek, kendi kendine konuşurcasına. "Bak şimdi seninle konuşurken aklıma ne geldi. Bir zamanlar Ulaş biriyle yemeğe çıkmıştı da, ben kıyametleri koparmıştım. "Ama bu senin yaptığın da olmaz, laf aramızda. Biz de iş yemeklerine çıkmıyor muyuz?" "Anlatamadım! Elbette hepimiz iş yemeklerine de çıkıyo ruz, seyahatlere de gidiyoruz. Ama sözünü ettiğim kız, ofiste çalışan biriydi ve bu yemek 'iş yemeği¹ değildi." "Neydi peki?" "Keyif yemeğiydi..." "Olmadi..." "Işte ben de onu soyluyorum ya... Birlikte çalışıyorlarmış da, ogle vakti gelmiş de, karınları acıkmış da çıkıp bir şeyler atıştıralım, demişler." Söyle bir duşundum. "Olabilir de, olmayabilir de..." dedim. "Ve ben bunu bir rastlantı sonucu öğrendim." "Olmadım..." "O gün sanki seytan dürttu Kalkıp Ulaş'in ofisine gittim, belki birlikte bir şeyler atışuririz diye..." "Biliyor musun Dilek, aslında boyle habersiz uğramalar sağlığa aykırı... Tipki Omer Seyfettin'in 'Yüksek Okçeler' adlı öyküsünde olduğu gibi. Neyse, sen anlatmaya devam et." "Bakum. Ulaş yok. Nerede, diye sorunca, Aslı Hanım'la birlikte yemeğe çıktılar, yaniumı aldım." "Yandı gülüm keten helva." "Azıcık bozuldum ama aynen senin az once dediğin gibi, bu bir iş görüşmesidir, diyerek kos kos işe döndum." "Sonra?" "Sonra, akşam evde, bugün ofise uğradım, yoktun, dedim. Sanki bocaladi, bunun üzerine şuphelendim ve ne işiydi, han gi şirket filan derken bunun iş değil, keyif yemeği olduğu or taya çıktı. Ve tabii garip garip savunmalar; yok ben işi büyü turum diye soylemekten çekinmiş de... falan filan..." "Vah Ulaş'ım vah..." "Niye Ulaş'a vah diyorsun, asıl bana, vah demen gerek." "Çocuğu ne biçim haşlamışsındir sen..." "Haşlarım tabii! Hak ederse bal gibi haşlarım." "Ama bak o da senin korkundan soylememiş. Hem biliyor musun Dilek, aslında elimizi vicdanımıza koyup düşünmemiz gerekirse, belki de biz bal gibi kıskançlık yapıyoruz. Bu, iş hayatı. Erkeklerle kadınlar birlikte çalışıyorlar. Dolayısıyla toplantılar, yemekler, iş gezileri oluyor. Biz de böylesi etkinliklere katılmıyor muyuz? Katılıyoruz çünkü katılmak zorundayız. Şimdi bu durumda kocalarımız tutup bizden hesap sorsa, hem evliliğimiz hem iş hayatımız tehlikeye girmez mi? "Aynı durum eşlerimiz için de geçerli olduğuna göre, ben Banu'yu kıskanırken, sen Ulaş'ın çıktığı bir yemeği olay hali ne getirirken, onlara haksızlık etmiş olmuyor muyuz*" "Ama Serra, eğer Ulaş gerçekten bir iş yemeğine gitseydi, gıkım çıkmazdı, inan gıkım çıkmazdı. O kadar iş gezilerine gi diyorlar, hem de kadınlı erkekli, hiçbir şey demiyorum çünkü belli. Hallerinden belli... Ilişikleri iş düzeyinde. Koşturup du ruyorlar. "Ama öte yandan, işle hiçbir ilgisi yok ama, haydi gidelim yemek yiyelim, dendi mi... ben orada bir duruyorum. "Bak Dilek, bana kızma, ben burada şeytanın avukatlığını yapıyorum. Örneğin, bizim işyerinde dünya tatlısı bir çalışanı mız var, Selçuk..." Biliyorum, hep söz edersin." "Işte o. Şimdi ben kendimi Ulaş'ın yerine koyarak düşünü yorum. Cok calışmışız, acıkmışız ve Selçuk demiş ki, haydi Serra, gel şu yandaki lokantaya geçelim, bir güzel nohutlu pi lav yiyelim. Inan bana, giderim. "Neden mi? Çünkü Selçuk benim uzunca bir süredir bir likte çalıştığım iş arkadaşım. Onu ben 'arkadaşım' olarak gó rüyorum. Aklıma başka bir şey gelmez! Mümkün değil! Se ninle yemeğe çıkmışız gibi hissederim. "Simdi belki de Ulaş'ınki böyle bir şeydi. Olamaz mı? lşe bir de bu yönden bakmak gerek. Bak, sakın yanlış anlama, sa na öğüt veriyor filan değilim, sadece ikimiz de aynı durumda olduğumuzdan, yuksek sesle düşünmeye gayret ediyorum; sa na ve sana olduğu kadar kendime de seslenmeye çalışıyorum." "Tamam Serra, haklısın. Haklısın da, benim korkum neydi biliyor musun?" "Neydi?" "Sözünü ettiğin koşullarda ayda yılda bir, bir yemek yen miş, diyeceğim yok. Ammaaa... bu adet haline gelirse, o za man sen ne dersen de, tehlike çanları çalıyor, demektir. "Düşünsene, senin kocan hafta sekiz gün dokuz işyerinde biriyle, hiç de işle alakası olmayan yemeklere çıkıyor." Düşünüyordum. "Hiç öyle düşünme," dedi Dilek. "Boyle bir ilişkinin sonu iyi gelmez. için ben de işi baştan sıkı tutmak istedim. Hani şimdilerde koruyucu up diyorlar ya, hastalık bünyeyi sarmadan önlem alma yöntemi. Işte ben de bunu yaptım." Bu üzerine karşılıklı gülmeye başladık. "Biliyor musun Dilek," dedim. "Bu çok ince bir çizgi. As linda eşine güvenmek gerek. Karşılıklı güven çok önemli. Önemli de...". "Uyanık olmak da onemli," diyerek cümlemi tamamladı Dilek. "Neyse, gelelim senin meselene. Ne yapmayı düşünü yorsun?" "Bak ama dalga geçmek yok." "Söz." "Diyorum ki..." "Evet..." "Ay, şu anda bu fikir çok saçma geldi be Dilek." "Canım, sen önce bir söyle de, saçma olup olmadığına son ra karar veririz." "Diyorum ki, şöyle güzel bir fotoğrafımı şık bir çerçeveye koyup..." Dilek, neler soyluyor bu, dercesine bakıyordu bana. "Sonra da bu çerçeveyi Özgür'ün masasına koysam da, bi lumum çıtırlar görseler..." "Veee, vay be, bu adamın fistik gibi bir sahibi var, desinler, değil mi?" "Eh, sağ ol arkadaşım, oyle de diyebiliriz." "Valla, tuttum ben bu fikri." "Sahi mi?" "Hem de çok. Aferin Serra! Işte az önce benim anlatmak is tediğim de buydu zaten. Önleyici tedbirler... Is işten geçtik ten sonra harekete geçmişsin, kaç yazar. Oysa koyarsın hava li bir fotoğraf ve bu fotoğrafla Yasak Bölgedir Girilemez' lev hasını asmış kadar olursun." "Begendigine sevindim. Şimdi iş bunu nasıl uygulayacağı mızı düşünmek." "Düşünecek ne var bunda? Çektirirsin fotoğrafını, koyar sin çerçeveye, sonra da gider, Özgür'ün masasının üstüne yer leştirirsin." "Olmaz! Hayatta olmaz!" "Neden abi?" "Bunu öyle açık açık yaparsam, Özgür'ün dilinden kurtu lamam. Banu'yu kıskandın da onun için fotoğrafımı koyuyor sun, diye artık bir ömür boyu benimle dalga geçer. Dolayısıy la, bunu o yapmalı, yani Özgür anlamadan biz bunu ona yap tırmalıyız." "Aman Serra, nasıl da bayılırsın işleri yokuşa sürmeye... Herkes karısının, çocuklarının resimlerini koyuyor, dersin; ben de fotoğrafımı senin masanda görmek istiyorum, dersin. Bu arda onun ne dediğine, ne demediğine de hiç aldırmazsın. Bir dalga geçer, iki dalga geçer sonra unutur gider ama senin fotografin da orada sonsuza dek kalır." "Yok, yok, olmaz! O fotoğrafı masasının üstüne o koymalı “Peki, bunu nasıl başaracağız? Adama birdenbire vahiy mi inecek?" "Bir fikrim var ama..." "Soyle, dinliyorum." "Mesela diyorum, çok yakın bir arkadaşım, benim tüm duygularımı, isteklerimi bilen bir arkadaşım..." "Bu tarif fena halde bana uyuyor." "Özgur'e böyle bir davranışın beni ne kadar mutlu edece gini fısıldasa..." "Anlaşıldı! Sen beni devreye sokmaya kararlısın." Benden ses yok. "Tamam, tamam," dedi Dilek, "öyle acıklı acıklı bakmayı bırak. " "Soylersin değil mi, canım benim?" "Biz kanka değil miyiz?" "Aslanım benim." "Yalnız." dedi Dilek, "inandırıcı olabilmem için buna iyi bir kılıf bulmamız gerek." "Haklısın! Öyle damdan düşer gibi söylenmez. Hemen şüphelenir. Cin gibidir, cin." "Aman! Hemen de kocasıni över." "Överim ya..." "Serra, Özgür'ü gerçekten seviyorsun, değil mi?" "Hem de çoook..." "Ne güzel." "Sen de Ulaş'ı seviyorsun ama. "Şükürler olsun ki ben de onu seviyorum." "Biliyor musun, çok şanslıyız biz." "Bilmem mi... Yoksa az önce konuştuğumuz bu ince çizgi lere o kadar kafa yorar mıydık. Ne halleri varsa görsün derdik ikimiz de..." "Değil mi ama," diye arkadaşımı onayladım. "Bizimki kıs kançlık değil, sadece ve sadece sevdiğimizi koruyup kolla mak..." Haydi yine aldı mi bizi bir gülme.... "Evet, ne diyorduk?" "Dilek, ben bir kılıf buldum gibi..." “Ohooo Serracığım, meğer sen her şeyi çoktan düşünüp bile. Ben de burada oturmuş, saf saf çareler üret meye çabalıyorum." "Bak şimdi; birinci evlilik yıldönümümüzü eylülde kutla yacağız." "Sahi..." "Yaklaşan yıldönümü bana bu fikri verdi. O kıvranmaya başlamıştır bile, ne yapsam, ne alsam, diye." "Doğrudur." "Işte sen bu noktada devreye giriyorsun. Bir şekilde konu yu açıp Serra'ya ne almayı düşünüyorsun gibi laflar ediyorsun. Tabii o yakınıyor ve o zaman seeen..." "Serra'nın fotoğrafıni masanın üstüne koysan ne kadar da mutlu olur anlamına gelen bir konuşma yapıyorum." "Bravo! Aynen!" "Valla Serra, korkulur senden. Neler de düşünmüşsün." "Eee, seninle ve Sırma'yla yaşaya yaşaya bir şeyler öğreni yor insan." "Melis'i de unutma." "Nasıl unutabilirim!" "Sahi Serra, senin şu ortaklık işinde yeni bir gelişme var mi?" "Biliyorsun, düşünmem için bana zaman tanıdılar ve bu teklif yapılalı tam dört ay oldu. Ama benim yapabileceğim bir şey yok ki..." "Peki, Bayan Bella sana bir şey demiyor mu?" "Demiyor." "Anladığım kadarıyla iki taraf da bu işin gerçekleşmesini kadar istiyor ki sabırla bir şeylerin olmasını bekliyor." "Onun gibi bir sey..." "Gün doğmadan neler doğar." "Ne demezsin! Banka soyarmışım mesela." Işte sevgili defter, asıl konumuza dönmemiz gerekirse, se naryo yazıldı, planlar yapıldı. Iş, Ozgür'ün ikna edilmesine kaldı. Ama Dilek bu, onun eline düşen asla kurtulamaz. 22 Ağustos, Salı Dikkat! Dikkat! Dilek aradı. Özgür'le konuşmuş. "Ne dedi? Ne dedi?" diye onu sıkıştırdım. "Bu işi olmuş bil arkadaşım." "Ben oyle oldu bil, moldu bil anlamam. Ne de guzel akıl ettin Dilekçiğim, bugunden tezi yok, Serra'nın bir fotografini masama koyacağım mı, dledi?") Dilek şöyle bir duraladı. "Tam olarak oyle soylemedi..." "Ne dedi o zaman? Hadi ama Dilek...". "Işle ilgili bir konuyu bahane ederek Özgür'u aradım." "Çok güzel! Devam..." "Biraz lafladıktan sonra, eee, saka maka ilk yıldonumünüz yaklaşıyor, dedim." "Şahane bir giriş! Devam..." "Bazen ne kadar da çocuklaşıyorsun Serra..." "Banu Hanım sóz konusu olmasa bu saçmalıklara girer miydim hiç. Sırma mıyım ben?" "Eh, ben de bu sözleri Sırma'ya söylemem mi..." "Soyle! Bir de selam söyle...". "Bak, bak, bak..." "Hadi be Dilek, uff..." "Yıldonumünüz yaklaşıyor deyince, yaa, evet, oyle, dedi." "Yani, boyle senin yaptığın gibi ruhsuz rulsuz mu söyledi bu sözleri?" "Canım, sen de ne yapmasını bekliyordun. Havaya sıçrayıp ters takla mi atsaydı yani." "Peki, peki..." "Sonra ben ona, peki kıymetli eşin için bir armagan düşün dün mü; malum, işin en zor yanı gönlüne göre bir hediye bul maktır, dedim, şakayla karışık." *Ne cevap verdi sana?" "Henüz düşünmedim, dedi." İşte bu laf üzerine benim sigortalar attı. "Adama bak! Şunun şurasında evleneli bir yıl oldu, sadece bir yıl ve tepkiye bakar misınız.... "Yaa, evet... miş.. "Henüz düşünemedim... miş." "Hemen yargılama adamı. Belli ki kötü bir zamanda ara dim, belki aklı işindeydi. Her neyse, baktım benden yardım is temiyor, o zaman teklifi ben yapayım, dedim. Hücum taktigi anlayacağin." "Bakalım bu kez hangi değerli yorumda bulunacak," de dim, dayanamayıp. "Neyse, sen devam et." “Bak Özgür, dedim. ben Serra'nın çok hoşuna gidecek bir şey biliyorum. "Ne dedi bu sözlere?" "Hiçbir sey demedi, beni dinlemeye devam etti." "Şeytan diyor... Dilek bana aldırmadan devam etti. "Serra işyerinde eşleri nin fotoğrafını bulunduranlardan hep övgüyle söz edegelmiştir." "Tabii bu arada bizimki öylece dinliyor seni." "Evet, dinliyor." "Peki, sen öyle konuşunca nasıl bir tepki verdi?" "Bunları bana söylediğin için çok teşekkür ederim Dilek, dedi." "Hepsi bu mu?" "Evet." "Peki, bu sözlerden ne anlamam gerekiyor?" "Bence koyacak." "Bence koymayacak." "Haydaaa..." "Haydası maydası yok bunun, Dilek. Benim fotografimin orada bulunması beyimizi ve Banu'sunu rahatsız edeceğinden, lafi geçiştirmiş. Anlasana..." "Bence sen iyice kafayı üşüttün." "Ne üşütmesi, kız dun yine aradhı yaa..." "Deme." "Tabii. Hem de akşam, tam yemek saatinde. Sorarım, han gi sekreter vakitli vakitsiz patronunu arar da, o patron olacak adam hemen köşelere çekilip fısır fisir konuşur." "Ama Serra, bu senin şüphelendiğin gibi bir şey olsa, kız onu evinden arar mı? Bütün gün zaten birlikteler..." "Akıllica bakarsan öyle. Ama bazen akıl dışı işler de olu yor. Sakız gibi yapışanlar, adama musallat olup gece gündüz telefon edenler, hatta karısıyla arası açılsın diye özellikle ara yanlar bile var." "Ben Özgür'ün böyle bir şey yapacağını hiç sanmıyorum." "Yok yaa..." "Bi güven kocana be kızım, bi güven." Kocamıza güvenecekmişiz! lyi de ilk yildönümümüze ne kaldı şunun şurasında... Adamda hala tık yok. Varsa yoksa çıtırıyla telefon muhabbeti yapsın! 2 Eylül, Cumartesi Inanılmaz güzellikler içindeyiz. Sırtımızı yemyeşil daglara vermişiz. O yemyeşil dağlar aşağılara doğru alçalırken bazı ağaçların yaprakları sararmaya başlamış. En aşağıdaysa zeyunlikler uzanıyor. Gövdeleri birer sanat eseri, yaprakları gümüşten... yıllan mış zeytin ağaçları. Ve sonra deniz.... Lacivert... Güneş ışınları dalgaların üstünde göz kırparcasına yanıp sönüyor. Bu ne ihtişam Tanrim. Böylesi bir doğa güzelliği karşısında insanın tapinası geli yor. Özgür'le küçük bir patikada yürüyoruz peş peşe. Mis gibi bir hava. Bir su şırıltısı. Yana dönüp bakıyorum, kendi halinde bir derecik irili ufaklı taşların üstünden atlaya sıçraya akıyor. Derenin iki yanındaki bodur ağaçların yaprakları kurumuş... kızıl kahve... Bu kırmızılık yeşilliklerin arasında oylesine çarpıcı ki... Ve sessizlik... Nasıl bir sessizlik. Ayaklarımızın altında ezilen minik dalların çıtırtısını bile duyabiliyorum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE