11. Bölüm

3162 Kelimeler
Birden dönüp Özgür'e bakıyorum. "Çok mutluyum," diye fısıldıyorum. Içimden aşk ve mutluluk taşıyor. O ise, "Çok güzelsin," diyor, gözlerinde derinlikler. Garip bir çekim alanına girmişçesine birbirimize yaklaşı yor ve öpüşmeye başlıyoruz. Bana ne oluyor bilmiyorum ama sanki zaman duruyor, or manın sessizliği içinde eriyoruz. Birbirimize yıllardır hasretmişiz gibi öpüşüyor, öpüşüyo ruz. Ve ayak sesleri.. Hemen birbirimizden ayrılıyoruz. Kasketli bir adam - belli ki o yöreden - hızlı adımlarla ya nımızdan geçerken bize şöyle bir göz aup, "Selaminaleykum," diyor. "Rezil olduk," diyorum. Özgür guluyor. "Böyle ıssız yerde bile rahat yok. Sabahtan beri yürüyoruz, kimseleri görmedik. Seni opmeye kalkınca hemen biri çıktı ortaya. Ama ne yapayım, o kadar güzeldin ki..." diyor ve yine beni kollarının arasına alıyor.. Aslında böyle ortalık yerde sevgi gösterilerine pek sıcak bakmam ama buraların oksijeni mi başıma vurdu nedir, beni opmesine, saçlarımı okşamasına karşı durmuyorum. Tam tersine.. Daha da opsün istiyorum. Dokunduğu her yer alev alev yanıyor sanki. Bu duygularımı sadece sana anlatıyorum, sevgili defterim. Gerçi biz artık evliyiz. Ama yine de... nasıl soylesem... bu tür duyguları dile ge tirmeye utanıyorum, elimde değil. Hem biliyor musun, bazı şeylerin gizli kalması daha bir hoş sanki. Özgür'le bir sırrı paylaşıyor olmak da... Böylesi duyumsamalar bana ormanların kuytularını hatır latıyor. Loş ve gizemli... Gelelim böyle davranmama neden olan büyülü dağların adina... Kaz Dağları ya da Ida Dağı olarak anılıyorlar. Ve güzelliğiyle beni baştan çıkaran, efsanelerin mekanı Kaz Dağları... Dikkat, dikkat! Özgür'ün bana evliliğimizin ilk yıldönümü armağanı... Nasıl? Muhteşem, değil mi... Meğer evlilik gününü anımsamıyor numarası yaparken, bir yandan da bu sürprizi hazırlıyormuş. Evvelsi g*n eve geldiğimde bir de baktım Özgür evde. "Hayırdır?" dedim. "Seni buralardan kaçırmaya karar verdim." "Sen neden söz ediyorsun Ozgur?" "Bana bir öpücük verirsen neden söz ettiğimi söylerim." "Şahane bahane," diyerek öptüm onu. "İlk yıldönümümüz kutlu olsun sevgilim," diye fısıldadı kulağıma. "Iyi ama daha iki gün var." "Kutlamaya erken başlayamayız diye bir kural mı var?" "Elbette yok." "Haydi öyleyse sırt çantana at bir şeyler. Hafta sonu için gi diyoruz." "Nereye?" "Surpriz!" "Iyi de bugün perşembe, yarın ofiste olmam gerekiyor." "Gerekmiyor." "Nasıl yani?" "Patronla görüşüldü. Anlayacağın, bu da sürprizin bir par casi..." "Sen neler söylüyorsun..." *Surprizin bir parçası olarak sana izin alındı, diyorum. Bu da üç günlük bir kutlama yapacağız anlamına geliyor." O kadar şaşırmıştım ki, oylece Özgür'e bakıyordum. "Eee. bir şey söylemeyecek mısın Serra?" "Ben, günümüzü unuttun sanıyordum." "Demek ki rolümü çok iyi oynamışım" "Çok kotusun," diye üstüne yürüdum. "Gunlerdir Özgür unuttu diye üzülüp duruyordum." "Hayatımın en önemli gününü nasıl unutabilirim!" diyerek bana sarıldı. "Hadi oradan," dedim onu sınamak için, "Bence sen bal gi bi unuttun ama sonra hatırladın ve şimdi de durumu idare ediyorsun." "Aşk olsun Serra, neler de kuruyorsun. Ayrıca unutmuş ol sam bile onemli olan gununde kutlamak, öyle değil mi?" "Bak," dedim. "Iste itiraf ettin, unutmuş olsam bile, de din." ne yapacağım seninle..." dedi ve ekledi: "Tekrar edi yorum, hayatımın en önemli günunu nasıl unutabilirim?" Boylece, bu konu tam anlamıyla açıklık kazanmasa da, hazırladığı güzel sürpriz durumu kurtardı. Sabah erkenden hareket ettik. Özgür, yol boyu, öldür Al lah, nereye gittiğimizi söylemiyordu. Bense tabelaları okuyarak gideceğimiz yeri tahmin etmeye çalışıyordum. Muzikti, kahve molalarıydı derken Gelibolu, derken Lap seki, derken Çanakkale... "Çanakkale de mi kalacagız?" "Bilmem." "E, soyle artık Özgür." "Söylersem surpriz olmaz." "Çok sinirsin." Tabelaları okumaya devam ediyorum. Ezine, Ayvacık, Assos... "Buldum! Sen beni Assos'a götürüyorsun." "Yaklaştın sayılır." "Soyle artık Özgür." "Sonuna kadar dayanacaksın Serra, yok bunun başka yolu." Gözlerini yoldan ayırmıyordu ama yüzünde muzip bir ifa de vardı. Yine bir tabela... Küçükkuyu. Biraz daha gittik, bir başka tabela... Yeşilyurt Köyü ve sonunda oradan yukarı doğru kıv rilan bir yola saptık. "Galiba sürpriz bölgesine yaklaşıyoruz." "Evet," dedi Özgür bana gülümseyerek, "Seni Kaz Dagla rı'ndaki Yeşilyurt Koyu'ne kaçırmış bulunuyorum. Tanrıların dağında ağırlayacağım seni." Bir süre daha gittik ve bir düzlük... "Geldik." Tam bir köydü burası. Taş evleri, bozuk yolları, keçileri, tavuklarıyla... Derken bir kapının önünde durduk. "Çetmihan'a hoş geldin," dedi Ozgur. Bagajdan sırt çantalarımızı alıp kapıdan içeri girdik ve ben -aman Tanrım!- oldum. "Özgür, bu ne muhteşem manzara," diyerek bahçenin öbür ucuna koştum. Az önce anlattığım dağlar, ormanlar, zeytin bahçeleri ve deniz öylesine bir güzellik oluşturmuştu ki, ger çekten de tanrılara layık bir yer çıkmıştı ortaya. Orada durmuş, bakıyorduk. Bir süre sonra Özgür, "Beğendin mi Serra?" diye sordu. "Ne diyebilirim ki Özgür... Nefesim kesildi." Sonra kolu mu onun beline doladım, "Çok teşekkür ederim Özgür, çok ama çok teşekkürler..." Hava kararmaya başlamıştı, istemeye istemeye yukarı çıktık. Odamız da hoştu aslında. Yerler ahşap, duvarlar taş... Kilimleri, perdeleri ve diğer aksesuarlarıyla rustik bir dekor. Çabucak yerleştik, zaten o kadar az giysi almıştık ki... iki pantolon, iki kazak, birkaç tişört.... Yemek için aşağı indigimizde ortalık iyice kararmıştı. Aca ba nereye gideceğiz diye bakınırken, camekanh bir bölmeden sıcacık bir ışık bize doğru uzandı. Karanlıkta ışık görmek ne kadar da sevindirici oluyor. Tevekkeli değil, dedeciğim biz onlarda kalırken ve de arka daşlarla çıktığımızda, eve girene kadar kapı önündeki ışığın yanık kalmasına özen gösterirdi. Özgürle el ele camekanlı odaya doğru yürüdük. Kapı, bir çıngırak sesiyle açıldı. Meğer burası otelin barıymış. Aynaları, içki şişeleri, pırıldayan bardaklarıyla şıkır şıkır bir bar. Daha sonra öğrendiğimize göre bar aynı zamanda damşma görevi de yapıyormuş. Nitekim ikide bir telefon geliyor, barmen bir yandan omzuna attığı kurulama beziyle bardakları parlatıyor. bir yandan da arayanlara cevap yetiştiriyordu. Ve- bir şömine... Şömine gördüm mü kesin oraya vurula cağım anlamına gelir bu. Üstelik kocaman taş bir şömine ve çıtırdayarak, kıvılcımlar saçarak yanan kokulu odunlar. Geniş pencerelerin önüne tahta sıralar, üstüne de rahat oturulsun diye puf yastıklar yerleştirilmiş. Iki adet de küçük yuvarlak masa.... Son olarak, böyle zevkli bir yerin olmazsa olmazı... mum lar ve çiçekler... Masaların üstünde, pencere içlerinde, bar tezgâhının üs tünde küçük bodur mumların alevi kapının her açılışında, çıngırağın her çalışında nazlı nazlı iki yana dalgalanıyordu. "Bu gece başka kimse olmadığı için yemek salonunu açmadık, sizin için de uygunsa burada servis yapabiliriz." dedi bar men/ danışma görevlisi / servis elemanı. Özgür sorarcasına bana baktı. "Memnuniyetle," dedim. "Böyle hoş bir yerde yemek ye meyi kim istemez." Böylece bize o iki masadan biri, hem de şöminenin karşısı na hazırlandı. Çorba yorgunluğumuzu aldi, yediklerimizin hepsi lezzetliydi. Meğer yemeği, otel sahibinin annesi yapıyor muş. Bir annenin elinden çıktığı nasıl da belli oluyor. Özgür bize servis yapan delikanlıya, "Buralarda ne yapma mızı önerirsiniz?" diye sordu. Ormanda yürüyüş yapabilir, Yeşilyurt Köyü'nü gezebilirmişiz. Yorgunduk. Erkenden yattık. Ertesi gün, yani bugün sabahleyin ormanda yürüyüş yap tik, az once anlattığım gibi. Sonra köyün diğer butik otelleri ni gezdik. Kiminde yemek yedik, kiminde kahve içtik. Her bi ri bir mücevher... Sanki tüm zevkli insanlar buraya toplan miş. Ongen Country Hotel, Manici Kasrı, havuzları, o muhte şem manzaraya bakan teraslarıyla çok güzel oteller. Yine rus tik dekorasyon... Ve tüm ayrıntılarda ince bir zevk hakim. Ilgimi çeken bir başka nokta, hepsinde güzel müzik çalıyor olması. Çetmihan'da da aynı şey dikkatimi çekmişti. Muzik harikaydı. Ve- ve tüm bu otellerde Ataturk portreleri asılı... O'na teşekkür edercesine... Bir de 'Bamteli' adında minik bir otel mi desem, pansiyon mu, bir yer gördük. Bir ev bu kadar mı şirin döşenir, renkler bu kadar mı çarpıcı ve canlı olur. Sadece üç odası varmış, düşünebiliyor mu sun. Meğer sahibi Tayfun Talipoğlu'ymuş. Televizyonda 'Bam teli' programını yapan esaslı bir gazeteci. Güzellikleri oluşturan ve sürdüren ise eşiymiş. Evet, bu da işin medyamatik laf laması... Akşam üstü çok ama çok ilginç bir müzeye gittik. Adatepe Zeytinyağı Müzesi... Eski bir zeytinyağı fabrikasım ahip, restore etmişler; yine taş duvarlar, içeriye ferahlık taşıyan geniş pencereler.... Ve zeytinyağının eski günlerde nasıl yapıldığını adım adım anlatan bir uygulama... Tüm aletler açıklayıcı yazılarla pes peşe sıralanmış Ve işin ilginc yam, buranın yaşayan bir muze olması, yani hala geleneksel biçimde zeytinyağı üretiminin ya piliyor olması. Müzenin bitişiğindeyse hediyelik eşya satan bir butik bulu nuyor. Neler var neler.. Adatepe zeytinyağlarıyla yapılan sabunlar, küçük zarif şi şelerde zeytinyağı, özel soslar, zeytinler ve bu konuda yazıl mış kitaplar.. Derken... Vitrinde bir kartpostal.. Dunya güzel bir kadın bakıyordu bana. Onunla göz göze geldik sanki. Tam kapıdan çıkıyordum ki, "Bir dakika Ozgur, surada bir kartpostal var, onu alacağım." diyerek gerisin geriye içeri dal dim ve kartpostah gosterdim. Satış elemanı gülümsedi. "Biliyor musunuz, bu sonuncu suydu." Tek bir tane kalmış anlayacağın. Beni bekliyormuşçasına bakıyordu bana. Kartpostali bagrima basıp, bir koşu arabaya dondum. "Bu sonuncusuymuş." dedim Ozgur'e nefes nefese. "Bakayım şuna." Bir karta bir bana baku. "Ilahi Serra, bazen küçücük bir şey için ne kadar da heyecan yapıyorsun." Oysa o kartı almasam, aklım kalacaktı. Kesin... Resim, bir eski zaman kadınına aitti. Genç kadının üzerin de kenarları sırma işlemeli bir yelek, altında organze benzeri şeffaf kumaştan bir bluz vardı. Boynunda inciler, altın bir kordon, gogsûnde elmas hilal ve yıldızlı bir broş, kulakların da elmas gul küpeler. Tıpkı büyükanneminkiler gibi... başın daysa pul paralar, hilal ve çiçeklerden oluşturulmuş bir baş lik... Bana bakan yeşil-elã gözlere sürme çekilmiş. O zamanın diliyle anlatmam gerekirse, yay gibi kaşlar, ok kirpikler ve gul dudaklar... O gözlerde hüzün var sanki ama daha dikkatli bakınca hüznün gerisinde kahkahalar saklı. Guldu, gülecek... "Yaa, çok hoş bir resim bu," dedim kendimi tutamayarak, sonra kartı çevirip arkasını okudum. "Bak Özgür, bu kadının adı Refika'ymış ve gerçek biriymiş. "Biliyordum, biliyordum, onun gerçek olduğunu biliyor dum." Özgür, yüzünde o malum gülümseme, beni dinliyordu. "Bak," dedim. "Resim, Refika takma adlı bir Rum kızına aitmiş. Dügünlerde şarkı soyler, dans edermiş ve de herkesler ona bayılırmış.. "Derken savaş patlamış, mübadele olmuş ve Refika Yuna nistan'a gönderilmiş. Türk dostları Refika gitti diye çok üzül müşler, çünkü hem neşeli, hem de iyi kalpli bir kızmış. "Gel zaman git zaman müzeyi hazırlayanlar bu öyküyü du yunca Sakız Adası'na gidip araştırmışlar ama bilgi edineme mişler. Adada dolaşırken bir antikacı dükkânında bu resmi görmüşler ve aynen benim gibi, kızın güzelliğine hayran ol muşlar ve Refika bu olmalı, diyerek resmi satın almışlar. "Adatepe'nin yaşlılarına resmi gösterdiklerinde, 'Evet, bu o. Bu, Refika,' yanıtımı alınca Adatepe Zeytinyağları'nın etike tinde Refika'nın resmini kullanarak onu olumsüzleştirmişler. "Ne hoş bir öykü, değil mi?" Akşam yemeğine gittiğimizde bar bu kez kalabalıktı. Kala balıktı dediysem, genç bir çift vardı. Bizi tanıştırdılar ve bara onların yanına oturttular. Derken iki çift daha geldi. Onlar bizim anne babaların ya şındaydılar. Pek neşeli, pek hoştular. Ben bu yaşlara gelmiş. hálá formunu koruyan, özenle giyinen, bakımlı sanlara ba yılıyorum. Onların masasından kahkahalar yükseldikçe biz barda tu nemişler, elimizde olmadan donup onlara bakıyor ve gülmek ten kendimizi alamıyorduk. Şu gülme kadar bulaşıcı bir şey olamaz. Dünyanın en güzel bulaşıcısı... Meğer öbür genç çift doğum günü kutlamak için burada larmış. Ne güzel fikir. Tıpkı bizimki gibi; daha doğrusu Özgür'ün fikri gibi.... Bu konuşmalar yapılırken tabii diğer iki çift bütün bunları duydu. Zaten bar dediğin genişçene bir oda.. Ve anında o masadan bir ses yükseldi. "Acaba bize de o do ğum günü pastasından verirler mı ki?" Bu kez herkes gülmeye başladı. Boylecee pasta gelince ilk dilimler bu sözlerin sahibi Mu zip beyin masasına, onların sayesinde de bize ikram edildi. Hep birlikte, iyi ki doğdun şarkısını soyledik, alkışladık. kadeh kaldırdık. Derken nostalji müziği yükseldi. Annemin çok sevdiği par çalar... Ve - sözünü ettiğim bu iki çift dansa kalkmazlar mi... Erkeklerin kolları kadınların belinde... Yanak yanaga. Öyle de güzel dans ediyorlar ki... Bizlere dans dersi verir gibiydiler. Nitekim biz iki genç çift oturmuş, onları hayran hayran seyrederken, yine o şakacı bey. "Siz bilmezsiniz tangoları, valsleri... Varsa yoksa diskotekte tepinmek, değil mi," diye bi ze laf attı. Çok hoş, çok romantiktiler. "Özgür," dedim, "biz bir tango kursuna yazılalım mi, ne dersin? Baksana, ne güzel dans ediyorlar. Imrendim valla..." "Serracığım, benim vaktım yok." "Istersen pekala vakit bulabilirsin." Neden erkekleri böyle güzelliklere çeke çeke götürmek rekiyor, anlamıyorum. ge Yemekten sonra dışarı çıktık. Mis gibi gece kokuyordu, yıl dızlar pırıl pırıldı. Narin bir hale, hilali çepeçevre sarmişti. Bahçenin ucunda denize bakan sezlonga oturdu Ozgür, be ni de çekip kucagina oturttu. "Uşümeyiz boylece. Guluştuk. Optüm onu. "Ne güzel düşünmüşsün, Ozgür. Omrüum ol dukça bu ilk yıldonümümüzü unutmayacağım." "Kolay olmadi," diye güldü gecenin sessizliğinde. "Boyle bir yeri bulmak bir marifet, organizasyonunu yap mak ise ayrı bir marifet." "O konuda, sag olsun, Banu çok yardımcı oldu." "Nasıl yani?" Birden kalbim çarpmaya başlamıştı. "Butun rezervasyonları o yaptı, araba vapuruna kadar. Hat ta burası doluydu da, sürekli arayarak takip etti. Nitekim son anda bir iptal olmuş, Banu da hemen odayı kapmış." "Yaa..." Ozgür, yüzünde gururlu bir ifade, anlatıp duruyordu. "Ona, bu bizim ilk yıldönümümüz, Serra'ya şöyle çok özel bir şey yapmak istiyorum, deyince, kız bana acayip yardımcı oldu. "Yani bu sürpriz, Kaz Dağları filan hep onun fikri miydi?" "Hayır, sürpriz hafta sonu benim fikrimdi de, seni nereye kaçıracağıma bir turlu karar veremiyordum. Işte o noktada Banu devreye girdi ve Kaz Daglarinda, Yeşilyurt Köyü'nü one ririm, biz oraya nişanlımla gitmiştik ve çok da memnun kal mıştık, dedi." "Banu nişanlı mı?" "Evet. Rahatladın mı?" "Nasıl rahatladım mı?" "Hani onu pek kıskanmıştın da..." "Hiç de kıskanmadım Özgür Bey." "Ofisime ansızın geldigin o g*n yüzün allak bullak oldu. ama..." Pek keyifliydi beyimiz. "Dip dibe oturmuş, gülüşüp eğleniyordunuz; ne dusunme mi bekliyordun?" "Işte tam da o g*n bunu konuşuyorduk, yani sen geldigin de, şurası mı olsun, burası mı diye tartışıyorduk." "Ne yani? O zaman sen bana açıklamanı yaptın, ben de ko nuyu kapattım, oldu bitu." "Hiç de öyle görünmüyordu sevgili Serra'm benim." "Suna bak, nasıl da iftira ediyor. Ben o olaydan sonra bu konuyu hiç düşünmedim." (Kim olmuş "Ya Banu'nun her telefon edişinde sinirlenmene ne deme li?" diye ustume varmayı sürdürdü. "O senin kuruntun, dedim kolunu yumruklayarak. "Ala kasız saatlerde gelen telefonları kim olsa merak eder. Ama sen, merak etme, işle ilgili bir konu, dedikten sonra tek bir so ru mu? Kıskanıyormuşum, puf, daha neler..." "lyi! Öyle diyorsan oyledir." "Öyle Özgur Bey, başka bir şey aklımın ucundan geçme di." Yaa, sevgili defterim ucuz atlattık, resmen ucuz atlattık. Meğer kızın nişanlısı varmış. Bak işte bu iyi haber. "Meğer o gece telefonlarının, o dip dibe konuşmaların ne deni bu geziymiş. Ne iyi ettim de çenemi tuttum, ne iyi.... Ah, bir de arkasından çevirdiğim dolapları, fotoğrafımı ma sasına koyma çabamı bilse, ne biçim eğlenir benimle. Tevekkeli değil, hiçbir şey göründüğü gibi değildir, derler. Laf aramızda, utandım. Çok utandım.. Adam bana sürpriz hazırlamakla mesgul. Uğraşıyor, didi niyor. Ve ben, anlamadan, dinlemeden onu mahkûm ediyorum. Kız, patronuna yardımcı oluyor, ama önce genç ve güzel olduğu, sonra da Özgür'e yardımcı olduğu için onu kara liste ye alıyorum. Ayıpsın Serra, çok ayıp. Evet, bundan böyle kocama güveneceğim. Özgüven sahibi uygar bir kadın gibi davranacağım. Ve fakat... Fotoğrafımı yine de, ne edip edip, masasının üstüne koyacağım! 3 Eylül, Pazar Bugün önce Tahtakuşlar köyüne gittik. Bu köyde bir müze var. Hem de UNESCO ödüllů... Türkiye'nin ilk özel etnografya müzesi. Ama kurucusu müze sözcüğünü pek sevmiyor, o nedenle burası etnografya galerisi diye anılıyor. Kurucusu, gelenleri oğullarıyla birlikte gezdiriyor, her so ruyu yanıtlıyor. Yöre hakkında ilginç kitaplar ve haritalar da var. Oradan çıkınca önce Akçay'a, sonra Cunda Adası'na gittik. Hoş bir yer. Lokantalar, lokantalar... Deniz kenarında bir restorana geçip oturduk ve çok keyif li bir yemek yedik. Önümüzde çeşit çeşit mezeler ve ağzımıza layık bir pala mut ızgara... Karşımızda pırıl pırıl parlayan bir deniz. Insanın gözlerini yakan cinsten bir pırıltı. Sırtımızdaysa sıcacık bir sonbahar güneşi... Masanın üstünden uzanıp, Özgür'ün elini tutuyorum. O, parmaklarımı öpüyor. "Seni çok seviyorum," diye fısıldıyorum ona. "Ben de seni çok seviyorum," diyor alçak sesle, 'seni' söz cüğünü vurgulayarak. Yaaa, işte bugün böylesi 'yaşanmış' bir gündu sevgili defter. Akşam yemeğinde gözlerimiz olgun dostlarımızı aradı, ni tekim bir süre sonra geldiler. Yemekten önce barda hep birlikte bir içki içmeye davet et tiler bizi. Ve birinci evlilik yıldönümümüzü kutladığımızı öğrenince tebrikler, kıyamet.... "Umarız siz de bizler gibi kırkıncı yılınıza ulaşırsınız," de diler. "Ne? Siz kırk yıllık evli misiniz?" dedim hayretle. Gerçekten, hiç de kırk yıllık gibi durmuyorlardı. Ne fizik olarak, ne de yaşama sevinci açışından. Gülüyor, şakalaşıyor, dans ediyor, hayatın tadını çıkarıyorlardı. Bizim bu şaşkın halimize bir şaşkınlık daha kattılar. Meger bu iki çift dünürlermiş!!! Düşünebiliyor musun... Böylesi örnekler insana ilerideki yılları için nasıl da umut aşılıyor. Ben de böyle olabilirim, diye hayal ediyorsun. Ve bu hayali gerçekleştirmek için olumlu bir çaba içine gi riyorsun. Boyle insanlardan ogrenilecek çok şey var. Derken otelin sahibi geldi, bize katıldı. Ve bir şiir okudu. meğer şairmiş ve kitapları da varmış. Bu da aynı bir güzel sürpriz oldu bizim için. Nedense bu gece sürekli telefon caliyordu. Önümüzdeki hafta için yer ayırtmak isteyenlermiş. arayanlar. Delikanlı gayet nazik. Ozür dilerum, doluyuz, yerimiz yok." diyor. Bir, iki, üç sonunda esprileriyle herkesi kırıp geçiren bey, "Yahu ne yoruyorsun kendini," dedi. "Aklınız nerdeydi, de ve kapat telefonu. Delikanlı mahcup mahcup güldü. "Ama o müşteriler bize her zaman lazım." diyerek bu sözleri ciddiye aldığını belirtti. Bunun üzerine herkes daha çok güldü. Şakacı ise sürdürüyordu takılmasını, "Niyeymiş efendim, onlar da vakitli arasınlar, değil mi ama? Gelecek hafta sonu için şimdi mi aranır. Ne uzatıyorsun lafi, aklın neredeydi de ve kapat. Işte bu kadar." Yarın tatilimiz bitiyor, yollara düşüyoruz. Ay, az kaldı unutuyordum. Bomba haber! Bugün Pembe aradı. "Hayırdır Pembe, nasılsın, dememe firsat kalmadan, "Ben çalışmaya başlayacağım da, birini aldın mı, onu soracakum. Eger kimseyi almadıysan, işe gelebilirim," dedi. "Bu ne güzel haber, Pembe. Nasıl oldu da kocamı razı edebildin?" "Ben razı etmedim ki," diye kıkırdadı. "Hayat şartları etti, iyice parasız kaldık anlayacağın. Ortaklık bir işe kalkışmıştı, o iş batti, üç kuruş parası vardı, o da gitti, öyle olunca yiyecek ekmeğimiz kalmadı. i "Ve böylece geçiminiz senin çalışmana kaldı." "Hem de nasıl." "Sorduğun soruya gelince, hayır, kimseyi almadım ama ar tık hafta sonları ev işlerine yetişmeye çabalamak beni gerçek ten yormaya başlamıştı. Onun için sen tam zamanında yetiş tin " "Pazartesi geleyim mi?" "Gel, Pembeciğim, gel." "lyi, haydi görüşürüz o zaman. Özgür Ağabey'e de selam lar," dedi ve kapattı telefonu. Işte bu da bana Pembe'nin birinci yıldönümü armağanı ol du. Sag olsun Özgür çok yardımcı ama bir evin meğer ne çok. ayrıntısı varmış. Şimdi bile, eve gidince çamaşır yıkamak, da ha sonra da onları ütülemek gerek, diye düşünüyordum. Ta bii bir de yemek yapmak lazım. Onun için bu haber harika oldu. Ever, çok ama çok güzel bir hafta sonuydu. Çok da roman tikti. Sanki yeniden balayındaydık. Hilal biraz daha kalınlaşmış olarak gülümsüyor bana gök yüzünden. Çam dallarıysa hafif hafif pencereye dokunuyor. Nice, nice senelere... 27 Kasım, Pazartesi Helal olsun şu Sırma'ya... Bu yaşlara geldik, hâlâ beni şaşırtmayı başarıyor. Inanılmaz bir kız bu... Ne kızı, koca kadın. Otuzuna merdiven dayamış, koca kadın. Ama şu yaptıklarına bakar mısınız... Evet, en baştan başlayıp anlatsam iyi olacak. Özgür'le yeni kiraladığımız DVD'yi koymuş, ev keyfi yapı yorduk. Filmin en can alıcı yerinde - zır kapı. "Hayırdır?" dercesine bakıştık. "Herhalde yönetici apartmanla ilgili bir şey için kapıcıyı yolladı." diyerek kalktı Özgur. Kapıyı açmasıyla, öyle bir, "Aaaa," dedi ki ben de yerimden fırlayıp yanına koştum, ve aynı anda benden de, "A - aaaa," diye bir ses yükseldi. Manzara şu: Sırma.... Yüzü bembeyaz, elinde bir valiz, kapıda durmakta... Üçümüz de up oyunu oynuyormuşçasına, heykeller misali olduğumuz yerde kalakalmıştık. Sonunda ben toparlandım ve. "Sirma, hos geldin! Bu ne var güzel sürpriz, haydi içeri girsene," dedim ama bir gariplik di ortada. Nitekim, Sırma boynuma atılıp ağlamaya başladı. Hadi buyrun bakalım. Ben Sırma'yı sakinleştirmeye çalışırken, Özgür sessizce onun valizini içeri aldı, televizyonu kapattı. Ve bana, ben içe ri gidiyorum, siz rahat rahat konusun, işareti yaptı. Ama onun da yüzünden şaşkınlık akıyordu. Sırma ağladı, ağladı. Onu kanepeye oturttum, bir bardak su getirdim ve sabırla sakinleşmesini bekledim. "Neler oluyor Sırma?" Hıçkırıklar arasında, "Evden kaçtım," dedi. "Ne? Ne dedin sen?" Tıpkı çocukluğumuzda olduğu gibi suçlu suçlu bakıyordu bana.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE