12. Bölüm

3165 Kelimeler
"Evden kaçtım," dedi zor duyulur bir sesle. "Inanmıyorum! Yani şimdi sen Deniz'in haberi olmadan evinden çıkıp buraya geldiğini mi soylüyorsun bana?" "Ama ona bir not bıraktım.". "Bravo! Aferin sana! Demek bir not bıraktın. Ne kadar da düşüncelisin.." "Aman Serra, üstüme varma. Üzülüyorum zaten...". "Kızım, sen inanılmazsın. Sorun her neyse oturup kocanla halletmek varken, bırakıp kaçıyorsun. Küçük bir çocuk gibi kaçıyorsun yaa..." Başı önündeydi, omuzları çökmüştü. Dayanamadım, sarıldım ona. "Öyle bunaldım ki Serra..." "Ah benim çılgın Sırma'm. Ne yapacağım ben seninle..." "Serra, buraya geldiğimi aileden kimse bilmiyor." "Annen de mi bilmiyor?" "Hayır, hayır! Hiç kimse bilmiyor. Bir tek sen... bir tek senin yanında olmak istedim." Bu sözler üzerine tehlikelerden korumak istercesine sıkıca bağrıma bastım onu. "Bak," dedim. "Şimdi ikimize birer bitki çayı yapıyorum, o arada sen gidip yüzünü yıkıyorsun ve sonra da bana olup bi tenleri bir bir anlatıyorsun." "Özgür'e ayıp oldu," dedi Sirma, ufacık bir sesle. "O, çok anlayışlıdır, merak etme. Ayrıca yarın erken ması gerek, o nedenle zaten bize ayak uyduramazdı." Ve gidip bizim süslüye bir kuşburnu çayı yaptım. "Anlat bakalım." "Dubai'den çok sıkıldım.") "Ve onun için alıp bavulunu kaçtı." "Aman Serra, tabii ki bu kadar basit değil. Neredeyse iki yıldır çile dolduruyorum orada." "Oysa biz senin tatlı hayat yaşadığını düşünüyorduk." "Beni güldürmek için böyle konuştuğunu biliyorum. Zaten geçen gelişimde de sana sıkıntılarımdan söz etmiştim." "Evet, çok iyi hatırlıyorum." "Inan, elimden geleni yaptım. Zamanımı doldurmak için kurslara yazıldım, yok o ders, yok bu ders koşuşturdum dur dum. Ama o bile bir yere kadar." "Arkadaşların yok muydu?" "Vardı ama nasıl biliyor musun, hiç bizim buradaki gibi değil oradaki arkadaşlıklar. Davetten davete görüşüyorsun Çok nazikler, güler yüzlüler ama noktayı oraya koy. Bizim ar kadaşlık kavramımız, onlarınkinden çok değişik." "Kimlerden söz ediyorsun, Dubaililerden mi?" "Hayır, biz genelde Avrupalilar, Amerikalılarla bir arada oluyorduk, Deniz'in işi geregi. Çoğu başka ülkelerden oraya, çalışmaya gelmiş doktorlar. Aralarında başka mesleklerden olanlar da var tabii. "Dostlukları yüzeysel. Dedigim gibi, bir davette güzel güzel konuşuyorsun ama arkası gelmiyor. Ya da arkasını getirmeyi ben beceremedim "Dersler bitiyor, eve geliyorum. Tis yok. Otur, otur... Oku, oku... Televizyona bak, bak... Kafam şişiyor. "Sonuçta insan istiyorsun, insan..." "Peki, Deniz var ya..." "Işte sorunun en büyügu de o ya. Deniz hep çalışıyor. Gündüzleri zaten yok, geceleri de sıklıkla çalışıyor. Ve ben, guguk gibi geceleri de o kocaman evde bir başıma çile doldu ruyorum. Laf aramızda, Sırma'nın şu anlattığı tablo hiç de iç açıcı de gildi. Ama böyle duşunduğumu ona söyleyemezdim elbette. "Peki, madem bunca sıkıntı içindeydin. neden bunu De niz'le konuşmadın?" "Konuştum, konuşmaz olur muyum. Daha doğrusu konusmaya çalıştım." "Ne dedi peki?" "Ne diyecek, hep aynı şeyler. Benim işim bu; sık dişini Sirma. Çık, gez, dolas. Bak, öbür kadınlar ne yapıyorlarsa sen de öyle yap. Yani, ben seninle uğraşamam, demeye getiriyordu." "Sakın bana kızma Sirma ama kendini bir de onun yerine koy. Adam sabahtan akşama çalışıyor, doktorluk zor meslek..." "Bilmem mi..." "Ve akşam evine geliyor, dogal olarak bir de eşinin, canım sıkılıyor, türünde dertleriyle uğraşmak istemiyor." "Ama ya evde oturup bütün gün iki çift laf edebilmek için kocasını bekleyen kadına ne demeli? Ben de bütün gün sessiz kaldıktan sonra akşam olunca kocamla konuşmak, gulmek, eğlenmek istiyorum. "Bak, mesela en son ne oldu. Mutfaga girdim, onun en sev digi yemekleri pişirdim, sonra sofrayı süsledim, mumlar koy dum. Ve evde şöyle romantik bir yemek yiyelim istedim. So nuçta ne oldu?" "Ne oldu?" "Deniz eve geldi ve tabii hiçbir şeyin farkına varmadi. Onun üzerine ben, Deniz, senin için hazırladığım sofrayı na sıl buldun, dedim. O zaman uyandı da, çok güzel olmuş, diye bildi. Ben mum isiginda sohbet ederek yemek yiyecegimizi beklerken, o, çok acıkmışım, çok acıkmışım, diyerek çabucak yemeğini yedi. Sonra da televizyonun karşısına geçti, haber lerde ne var, diye. Ve tam da beklendiği gibi - kasa sürede kanepede uyuyakaldı." "Vah canım benim." "Ben de aglaya aglaya sofrayı topladım, makyajımı silip, soyundum ve gidip yattım." "Deniz'ı orada kanepede öylece birakun mi?" "Valla artık ne yaptigi hiç umurumda değildi." "Ama işte Sırmacığım, görüyorsun, adam yorgun... yorgun..." "Bunun hafta sonları da var ama. Hem çok şey mi istiyo rum Serra... Daha çok genciz, biraz romantizm istiyorum. Biraz ilgi ve," durdu, yüzüme baktı, "aşk istiyorum " Sırmacıgim duyguları ve isteklerinden yana haklıydı. Öte yandan Deniz de kendi açısından hakhydı. Haklıydı da, acaba... birazcık gayret gösteremez miydi? Uff, evlilik zor iş, azizim. "Peki," dedim, "evden kaçmaya ne zaman ve nasıl karar verdin, bir anlatsana," "Yine boyle akşamları eve geliyor, yemeğini yiyor, televizyona soyle bir bakıp uyuyordu. Hadi bir sinemaya gidelim, dedim. Benim bu teklifime cevap olarak, islerim çok yogun Sirma, görmüyor musun, şu aralar ne sinemaya ne de başka bir yere gidebilirim. diye terslendi. Bunun üzerine ben de aruk kendimi tutamadım ve ağzıma geleni söyledim." "Ne dedin, mesela?" "Ondan da, çok çalışmasından da, yorgunlugundan da, Dubai'deki hayattan da bıktıgımı, benimle hiç ilgilenmedigini, başka erkeklerin bal gibi de eşlerine vakit ayıcıklarımı, aslın da artık beni sevmediğini avaz avaz haykırdım ona." "Eyvahlar... O ne yaptı?" "Ne yaptigim, ne dedigini bilmiyorum çünku ben söyleyeceğimi söyledikten sonra bir koşu misafir odasına gidip, kapı yi ardindan carparak kapattım." "Sonra?" Sonra.. o gece misafir odasında uyudum. Deniz de gelip bakmadı bile." "Kafasına bir şey atarsın diye korkmuştur." "Aman ne komik..." "Peki, sonra?" "Ertesi sabah da erkenden çıkıp gittiğini duydum. Ve ben de odamdan işte o zaman çıktım. O kadar kırgın ve kızgındım ki Serra, anlatamam. Aylardır çektiklerim sonucunda patlamıştım. "Ama o ne yapmıştı? Hiç oralı olmamış, benimle barışmak, beni teskin etmek için en ufak bir gayret göstermemişti. Tam tersine çekip gitmişti. "Peki, bütün bunlardan benim neyi anlamam gerek, diye sordum kendime." Merakla dinliyordum. "Yanıt, acı da olsa Deniz'in artık beni sevmedigiydi." "Yapma Sırma." "Evet, evet! Sakın onun yaptıklarını beni teselli etmek uğruna mazur göstermeye çalışma. Bunca ilgisizlik karşısında ne duşunmemi bekliyorsun? "İşte şimdi yokum artık hayatında. Ne isterse yapsın. Ister evi kapatsın, isterse tam zaman hastanede yaşasın. Benden bu kadar." Gozleri dolmuştu yine. "Peki, bu bırakıp gelme fikri o zaman mı geldi aklina? Yani boyle haber filan vermeden..." "Evet! O gittikten sonra yine evde duvar saymaya başlamıştım ki birden, ya ben ne diye boyle saksı gibi oturuyorum burada, dedim kendi kendime Kalk git, biletini ayırt, hazır pasaportun da cebinde.... "Böylece seyahat acentesini aradım, şansıma ertesi sabah kalkan uçakta yer yok muymus. Tabii hemen, yerimi ayırttım." "Peki, o akşam ne oldu?" "Ne olacak, Deniz eve geldi; sofrayı hazırlamıştım ama ben oturmadım. Yemek yemeyecek misin, diye sordu, ben de yorgunum, yatacağım, dedim ve yine konuk odasına çekil dim. O da yemeğini kendi başına yedi, daha sonra ne yaptı bilmiyorum. Allah bilir, cennet canima minnet, deyip yatmıştır "Sonra?" "Ertesi sabah o hastaneye, ben de doğru havaalanına..." "Yanı adama hiçbir şey söylemeden çekip gittin, ha... Hay ret bir şeysin Sırma." "O kadar da kötü değilim. Oturup kısa bir not yazdım, dedim ya, Türkiye'ye dondüğümü bildirdim; en azından kendi başına bir yerlere gidip kayboldu, diye düşünmesin. "Aslında da var ya, hiçbir şey demeyeceksin, ne not, ne bir şey, sonra gelip evde seni bulamayacak ve polisti, hastaneydi, kapı kapı seni arayacak. Ne harika olurdu ama... ama bak yine de vicdan sahibiyim de, memleketime döneceğimi bildirdim ona." "Yani şimdi kimse senin burada olduğunu bilmiyor, öyle mi?" "Ne annemlere ne de anneannemlere haber verdim. Biraz sende kalıp kafamı dinlemek istiyorum. Tabii eğer beni kabul edersen. "Sırmacığım, o nasil laf oyle. Elbette bende kalabilirsin, hem de dilediğin kadar... da... en azından annene haber ver şeydik be tatlım." "Hayır, hayır! Ben bu konuyu hiç kimseyle tartışmak iste miyorum." "lyi ama Deniz senin notunu alınca, annenleri aramayacak mi?" "Aramamasını yazdım." "Olur mu Sırma, sen öyle yazsan bile, meraktan oluyordur. şimdi o." "Çok umuruydu! Hiç bosuna yorulma. O şimdi memnun mesut çalışıyordur, ustelik başının etini yiyen karısı da yok. Ohh, keka..." "Çok ofkelisin, onun için de doğru düşünemiyorsun. Bence arayacak; onun için sen sizinkileri ara, burada olduğunu söyle ki Deniz aradığında şoke olmasınlar." Yine aglamaya başladı Sırma. "Şimdi babam bana çok kızacak! Bir sürü laf edecek. Söylemeyeyim Serra, n'olursun söylemeyelim." "Peki, ne zamana kadar saklanabileceğini sanıyorsun? "Deniz'e yazdığım notta, kimseyi aramamasını özellikle rica ettim, onun için yapmaz, aramaz. Ben de hiç olmazsa bir süreligine ailemle boğuşmaktan kurtulmuş olurum. Biraz kafamı dinlerim. "Kendimi öyle yorgun hissediyorum ki, inan tonlarca da yak yemiş gibiyim. Elimi kolumu kaldıramıyorum. Sadece uyumak, uyumak istiyorum. Zavallı Sırma'm benim, firunada oradan oraya savrularak tüyleri altüst olmuş ve sığınmak için pencereme konmuş mi nik bir kuş gibiydi. "Hiç de iyi bir fikir değil," dedim, sonra da uzanıp onu kucakladım. "Ama madem öyle istiyorsun, oyle olsun bakalım." "Sag ol Serra, sağ ol." diye içini çekerek bir teşekkur edişi vardı ki, insanın yüreği paralanır. "Haydi seni yatırayım da, önce güzel bir uyku çek. Yarın sakin kafayla her şeyi bir kez daha konuşuruz." Yatağını hazırladım çabucak. Yatmadan bir kez daha uğradım yanına. Yorganı çenesine kadar çekmiş, yanıyordu. Egilip yanağından öptüm. "Haydi canım, uyumaya bak. Merak etme, her şey yoluna girecek. Başını salladı, gözleri bende... Sanki kuzenimi değil de, küçük kızımı yatırıyordum. Odama yöneldiğimde kafam karmakarışıktı. Teyzeme haber versem bir türlü, vermesem bir türlu. Ah Sırma ah, hep beni böyle açmazlarda bırakırsın. Çocukluğumuzdan beri bu hep böyleydi. Çeşme'de Bora'yla araba yarışlarına katılmaya kalkman. Kaş'ta o motosikletli delikanlıya tutulup, burada kalacak diye tutturman. Ve şimdi de evden kaçıp gelmen. Su Deniz de ne olurdu bu kıza biraz zaman ayırsaydı. Konuyu yarın bir de Özgür'le konuşayım, bakalım o ne di yecek bu işlere... 28 Kasım, Salı Sabah kahvaltıda Özgür'e her şeyi anlattım. Sırma uyuyordu daha. "Olamaz." dedi Özgür, hayretler içinde bakıyordu bana. "Böylesi çocukça davranışı aklım almıyor." "Öyle  perişan ki, onu bir de ben üzemem." "Yani geldiğini ailene bildirmeyecek misin?" "Biliyorum, yanlış! Ama onun bir süre sakin bir ortamda olması gerek. Şimdi bizimkilere söylersem en başta Murat Enişte bağırıp çağıracak, teyzem de kesin kızacak. Anneannemle dedemse, en azından homurdanacaklar." "Ama onu nereye kadar saklayabileceksin? Onünde sonun da ortaya çıkacak. Ortaya çıktığı zaman da sadece Sirma değil, sen ve ben de bundan payımızı alacağız. Haklı olarak bize de kızacaklar. Onun için iyi duşun, Serra." "Hiç yardımcı olmuyorsun yanı." "Sadece duşunduklerimi söylüyorum." "Peki, ne yapmam gerek?" "Sırma'yı ikna etmeye bak." "Bu hiç kolay olmayacak." "Valla fikrimi sordun, ben de soyledim. Haydi canım, Benim gitmem gerek." "Tamam Özgürcüğüm, iyi işler..." "Ha Serra, öğlen bir ara ofisime uğrayabilir misin?" "Bugun mu?" "Mümkünse... evet, bugün. Sana danışmak istediğim bir şey vardı da..." Hayretlerim şaştı! O becerikli, o bulunmaz sağ kolu Banu varken, bana hangi konuda danışmak isteyebilir ki... Ama başka bir şey soramadan uçup gitmişti bile. Yavaşça Sırma'nın yattığı odanın kapısını araladım. Mışıl mışıl uyuyordu. Tıpkı benim babaannemin evinde uyuduğum gibi. Hiçbir sorumluluk olmayınca uyunan o huzurlu uyku türüydü bu. Kahvaltı masasına bir not bırakıp ben de evden çıktım. Işteydim ama aklım hiç de işimde değildi. Özgur'un sozle ri beynimin içinde dönüp duruyordu. Sırma'yı saklayarak  bizim de ateş hattında olduğumuzu vurgulamıştı. İşin kötüsü, haklıydı. Murat Enişte'yi duyar gibiydim. "Peki Serra, haydi bizim kızın aklı bir karış havada, sen nasıl ona uyar da böyle bir şeyi bizden saklarsın?" Veya teyzemi... "Koca evli barklı kadınlar oldunuz, otuzu nuza merdiven dayadınız. Şu yaptıklarınıza bakın..." Bu arada kafamda ne senaryolar yazıyorum, ne senaryolar... Bizim kız o notu öylece masanı ustüne bırakır ve pencereden gelen hafif bir rüzgar onu alıp yere savurur. Boylece temizlikçi kadın da notu çop diye alıp atar.. Eve gelip Sırma'yı bulamayan Deniz önce aldırmaz ama saatler geçtikçe meraklanmaya başlar. Vakit gece yarısına yaklaşınca iyice panik olur veee - polisi arar. Ardından tüm hastaneleri... Yok, yok! Sanki yer yarılmış, Sırma içine girmiştir. Sabah olduğunda Deniz perişan bir vaziyette önce kendi anne ve babasını, sonra da Defne Teyze'yle, Murat Enişte'yi arar. Ailede dehşet havası eser. Olayı dedeme duyurmama kararı alınır ama tam o sırada medyamızın önde gelen gazetelerinin birindeki manşet, durumu sadece dedeme değil, cümle aleme duyurur. "Dubai'de filan hastanede görevli Türk doktorun genç ve güzel eşi Sırma acaba kimler tarafından kaçırıldı?" guz6el eşi Ve alunda.. "Perişan koca fidyecilerden haber bekliyor." "Izmir'de yaşayan Sırma'nın gözü yaşlı annesi, Kızımı bulun, dedi. Ve - bütün bu acıklı yazıların yanıbaşında, durumla alay edercesine, Sırma'nın Bodrum'da çekilmiş şuh bir pozu... Tam magazinlik anlayacağın. Ay! Afakanlar bastı içimi.... Eve gidince ilk işim, konuyu en çabuk ve en kısa yoldan bir çözüme ulaştırmak amacıyla Sırma'yı ikna etmek olmalı, diye düşündum. Daha doğrusu karar verdim. Çünkü ben bu şekilde yaşayamam! Hayatta yaşayamam. Neyse, öğlen olunca bir taksiye atlayıp Özgur'un ofisine gittim. Beni bekliyorlarmış, hemen içeri alchlar. Çıtır Banu ortalarda yoktu. Dayanamadım, "Sağ kolun nerede?" diye sordum. "Serral" "Ne var? Bir soru sorduk." "Yemeğe çıktı herhalde." "Nişanlısıyla mı?" *Yanımda çalışanlara yemege kiminle çıkıyorsun gibi sorular sorma alışkanlığım yoktur." Ben onu dinlerken... dinlerken... gözüm masanın üstüne kaydı. Aman Tanrım! Orada bir çerçeve duruyordu. Daha önce olmayan bir çerçeve... "Özgür!" "Efendim?" Yüzünde bir tebessum. Ve masaya yaklaşmamla çerçeveyi elime almam bir oldu. Çok şık bir deri çerçeveydi bu. Bayağı da büyüktü. Tam portre boyu... "Ah, Özgür..." Hâlâ yüzünde o gülümseme, bana bakıyordu. Çerçeveyi çevirip fotoğrafa baktım. Olamaz! Tanrım, olamaz! Bundan bin yıl önce çekilmiş flu bir fotoğraf... Daha beter bir fotoğraf olamaz. Nerede çekildiğini bile anımsamadığım bir foto. Saçlarım darmadağın, elimle başımı tutmuşum. Üzerimde kot pantolon var ve rezaletin doruk noktası - şişman görünüyorum! Özgür, "Senden gizli albumlerini karıştırdım, karıştırdım ve bu resmi seçtim," dedi, pek bir gururlanarak. "Epeyce eski olmalı," dedim cılız bir sesle. "Sanırım bir okul gezisinde çekilmiş," demez mi... E, pes yani... Gerçekten bin yıllık bir fotograf. Sen git ara tara ve işin gözünü çıkart. Özgür'ün benden bir tepki beklediğini hissediyordum. Sevinçli bir tepki... Şaşkın ve sevinçli bir tepki... Oysa o anda benim içimden geçen, o fotoğrafı alıp, bin par çaya bölerek yok etmekti. Sen git en şişko resmimi bul ve özellikle de o Banu çıtırının önünde getir buraya koy!!! Ne kıyaslama olmuştur ama... Eminim kız içinden kis kis gülmüştür. Ama yine... tut kendini Serra, dedim.. Ve büyük başarı... Bana Oscar ödülünü kazandıracak bir performans sergile yerek, "Ne güzel düşünmüşsün Özgürcüğüm. Eşinin fotografini masasında bulunduran erkeklere saygı duymuş ve eşleri ne kadar şanslı diye düşünmüşümdür hep." Agzı kulaklarındaydı garibimin. "Bundan hoşlanacağını tahmin etmiştim." Karşılıklı rol yapıyorduk. Ama olsun! Boynuna sarıldım. "Çok çok teşekkür ederim, Özgürcügüm. Sürpriz üstüne sürpriz yapıyorsun." Ve sonra çerçeveyi gogsume bastırdım. "Ama. " Telaşlandı hemen. "Ne aması..." "Izin verirsen." dedim en şirin halimle, "bu fotografi değiştireceğim." "Niye? Ben onu çok begenmiştim." "Ve de belli ki bunu bulmak için çok uğraşmışsın." "Hem de nasıl..." "Ama Ozgurcüğüm, bu çok eski bir fotoğraf. Oysa benim zamanımızda, yani bu asırda çekilmiş, beğeneceğini umduğum resimlerim de var. "Ne demek istiyorsun? Benim seçtiğim resim geçen asra mi ait?" Pek de alimngandır. "Hayır hayatım. Şaka yapıyorum, anlasana." Ay yani. bazen şu erkeklere, en basit takılmaları bile açıklaman gerekiyor. Dikkat, dikkat! Bu bir şakadır, diyeceksin ve lafa öyle gireceksin. "Bak ne diyeceğim," dedim, kolunu okşayarak. "Bu şık çer çeveyi alıp evimize gideceğiz ve evde benim portre resimle rimden birini birlikte seçip içine yerleştireceğiz. Anlaştık mı?" "Anlaştık," dedi ama küçük bir oğlan çocuğu gibi, yüzü asılmıştı. Çünkü-sürpriz beğenilmemişti. Alemsin Özgür, bir de bana, bazen ne kadar da çocuksu davranışların var, der. Neyse, akşam gıcır gıcır siyah beyaz fotoğrafları önüne koydum ve, "Seç bakalım," dedim. "Bunlar da nereden çıktı? Bütün albümleri karıştırmıştım oysa..." "Ayrı bir zarfta duruyordu." "Peki, ne zaman çektirdin bunları?" "Birkaç hafta önce..." "Hiç haberim yok." "Haydi, seç bir tane," diye lafı karıştırdım ki, daha fazla so ru sormasın. Sonuçta, objektife gülen, gerçekten güzel bir fotoğrafı seçtik birlikte. Siyah-beyaz fotoğraflar daha bir dramatik oluyor. Böylece ben de, huzura ermiş bir hatun kişi olarak, fotoğ rafımı çerçevesine yerleştirdim ve ertesi gün Özgür'ün masa sının üstüne konmak üzere çantasına elceğizimle koydum. Bu iş bu kadar, dostlar! Bundan böyle Özgür'le çalışmaya gelen bilumum çıtır avukat hanımlar, müşteri hanımlar ve de sekreter hanımlar karşı larında Serra'yı bulacaklar. Hem de en iyi haliyle... Dönelim Sırma'ya.... Eve gelirken yol boyu konuyu Özgür'le tartıştık. Bütün gün yaşadığım panik duygusu ve kafamda yazdığım senaryolar sonucu, ben de Özgür'e katılıyordum. Sırma'nın burada aileye bildirmemiz gerekiyordu. "Gün içinde Sırma'yla konuştun mu?" diye sordu Özgür. "Evet, öğleye doğru aradım. Uyanmıştı, iyiydi. Akşama görüşürüz, dedi." Eve geldiğimizde baktık, Sırma bize sofra hazırlamış. "Ne yapmışsın böyle," dedim "O kadar da olsun artık," dedi. Yuzu hala sapsarıydı. Saçlarını toplamış, eşofmanını giymişti. "Oh," dedim. "Tam ev kılığındasın yani benim en sevdiğim giyim tarzında... Hüzünlü bir gülümseme gelip geçtı yüzünden Yemekte oradan buradan konuşuyor, her şey normalmis havası vermeye çalışıyorduk. Yemek sona erince yine elbirliğiyle sofrayı toplayıp, mutfakta işimizi bitirip, geçip oturduk. Artik laf bulamaz olmuştuk. Sonunda Özgür konuştu. "Bak Sirma, sorun nedir bilmiyorum. O, daha çok seni ve Deniz'ı ilgilendirir. Ama benim burada söylemek istediğim şu; sorunlardan kaçarak, hele hele saklanarak çözüm bulamazsın." Sirma cevap vermiyor, onune bakarak mendiliyle oynuyor "Eger haber vermezsek sadece senin değil, Serra'yla benim  de başım derde girecek." E, bravo sana Özgür. Bak şimdi.. Bu kızın, bu psikolojik durumunda konuya böyle mi girilir. En sonda soylenecek şeyi en başta söylemenin ne alemi var Ve tabi Beklediğim gibi.... "Size asla sorun olmak istemem, hemen bir otele çıkabilirim dedi Sırma Işte o zaman bizim beyin jetonu duştü! "Sırmacığım, yanlış anladın. Daha doğrusu ben kendimi iyi ifade edemedim." Sen bir avukatsın, Özgür, diye bağırmak geldi içimden. Sen kendini ifade edemezsen, kim edecek Allah aşkına... Cam devirdin! Kızı kırdın! Haydi bakalım, toparla durumu. "Bak Sirma, benim demek istediğim, eger senin burada olduğunu saklarsak ve bu bir şekilde ortaya çıkarsa, ki çıkacak. O zamana kadar seni merak etmiş olan ailen ve Deniz, bize de kızmayacaklar mı? Ne deriz biz o zaman? Konu, bu. Yoksa senin bizim evimizde kalman sadece Serra'yı degil, daha da fazlasıyla beni mutlu eder." dedi ve kalkıp Sırma'ya sarıldı. Tebrikler avukat bey, tebrikler... Virajı iyi aldın Hadi gözün aydın! Sırma'nın yine gözleri dolmuştu. "Deniz seni aradı mı?" diye eve geldiğimden beri zihnimi kurcalayan soruyu sordum. Böylece hassas alandan bir an evvel uzaklaşmış olacaktık "Aradı." "Peki, konuştun mu?" "Hayır, telefonu açmadım." "Aşk olsun Sırma, çocuk ne biçim merak içindedir. En azından burada olduğunu söyleyebilirdin." Omzunu silkti Sırma. "Onunla konuşmak istemiyorum." Ohoo, bizim işimız zor ki zor. Ve, "Haydi ben yatmaya gidiyorum." diyerek odasına kapandı. Özgür ise, ben üstüme düşeni yaptım, dercesine ellerini iki yana açtı ve o da yatak odasının yolunu tuttu. Kaldım mı ben bir başıma. Üf Allahım, ne yapacağım ben. Daha doğrusu, ne yapmalıyım? Özgür ise, ben fikrimi söyledim, havasında, Sırma ise inadindan vazgeçecek gibi değil. Peki, bu arada ben ne oluyorum arkadaşlar? Bana kim yardım edecek? Sırma bize geleli tam yirmi dört saat oldu, dün gece aşağı yukarı bu saatlerde gelmişti. Ve bu yirmi dört saat bana yirmi dört yıl gibi geldi. Özgür, Sırma'yı yeterince tanımadığı için düşündüklerini dümdüz söyledi. Oysa, Sırma'ya özel bir teknik uygulamak gerek. Tabii nereden bilsin Özgür bunu. O öyle konuşunca Sırma kırıldı. Sırma kırılınca, tavır koydu. Özgür bu durumu düzeltmeye gayret ettiyse de, benden bu kadar, havasına girdi. Vee- ben kaldım mı iki arada... Evin dışındaki stres yetmiyormuş gibi, şimdi de evin için de gerginlik yaşıyoruz. Ikili ilişkileri bir şekilde yürütüyorsun da, buna bir üçüncü eklenince dengeler bozuluyor. Ben Özgür'e nasıl yaklaşacağımı öğrenme sürecinde olmama karşın bazı şeyleri iyi kötü bilebiliyorum. Dolayısıyla, ilişkimizi yol kazası olmasın diye dikkatli adımlar atarak sürdürmeye çalışıyorum. Sırma'ya gelince, onu avucumun içi gibi biliyorum. O ne denle, onunla ilişkimiz sorunsuz yürüyor. Ama ikisi bir arada olunca. daha doğrusu üçümüz bir arada olunca, şekilde görüldüğü gibi, formul tutmuyor. Neyse, bütün bunlar bir tarafa... Ben... ben ne yapacağım? Ne yapmalıyım? Çünkü kabak, önünde sonunda benim başıma patlayacak. gibi bir his var içimde. Haydi ben de yatayım bari... Sabah ola, hayır ola.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE