13. Bölüm

3216 Kelimeler
1 Aralık, Cuma Sorunlar geldi mi gelir zaten... Evdeki sorun yetmezmiş gibi, bir de Pembe'nin sorunları ni yaşıyoruz. Dün gelmesi gerekiyordu, dünya kadar iş vardı evde; oysa akşam ne göreyim, her şey olduğu gibi duruyor. Pembe gelmemiş! Ve bir telefon açıp, gelemeyeceğini bildirmedi bile. Bunun üzerine ben onu cepten aradım. Ara ara, cevap yok. Sanki yarıldı, Pembe de kayboldu gitti. Derken, bu sabah bir telefon. yer "Ben Pembe." "Nerelerdesin Pembe? Seni arıyorum, arıyorum, telefon ça liyor ama cevap veren yok." "Şeyy... o telefonu ben oğlana verdim de... "Oğluna mı? lyi ama senin oğlan daha ilkokul üçüncü sınıfta benim bildiğim. Yoksa yanlış mı biliyorum?" Mahcup bir kıkırdama. "Doğru biliyorsun da... sınıfta hava atsin diye verdim." "Ne?" "Herkesin cep telefonu varmış, birbirlerine gösterip övü nüyorlarmış, bizimki pek bir mahzun oldu. Ben de, madem öyle, sadece hava atman için veririm ama dışarıda kullanmak yok haa, ona göre, dedim." "Disiplinine hayran oldum doğrusu." Dalga geçtiğimi anlamadı tabii. "Tabii," dedi, "işi sıkı tutacan." "Peki, sen neden gelmedin ve daha da önemlisi gelmeyece gini neden bana bildirmedin ki, ben de ona göre işlerimi layabileyim?" "Ev sahibi bizi evden çıkardı. Oyle olunca da seni arayama ayar dim, kusura bakma n'olursun. Aynı gün iki göz bir ev bulup oraya geçmek zorundaydık, yoksa çoluk çocuk ne yapardık biz." Eh, bütün bu dertlerden sonra benim temizlenmemiş evim, sorun olarak, pek hafif kalıyordu. "Neyse," dedim, "şimdi yerleştin mi?" "Evet, yerleştik. Sabaha kadar taşıdık eşyalarımızı..." "Artık gelebilirsin, değil mi? Evde bir misafirim var da..." "Tabii gelirim, ne demek. Yarın gelir, her tarafı pıril pırıl yaparım." "lyi o zaman. "Şey..." "Efendim?" "Kusura bakma emi...". "Tabii camım, önemli olan meselenin çözülmesi. Yalnız, bir daha lütfen ama lütfen bir telefonla durumu bildir bana." "Tamam, bildiririm. Hiç merak etme." Onu ararken öfkeden köpürüyordum, bu ne sorumsuzluk, diye. O sorumsuzluk yine de ortada duruyordu da, anlattıkla rim dinleyince bu sefer öfken eriyip gidiyor, acıyorsun. Kira yı ödeyemediler ki, böyle apar topar evden çıkarıldılar, diyor sun. Ama öte yandan da, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu mi sali, kirayı ödeyeme ama çocuğun eline sırf 'hava olsun' diye cep telefonu ver ve sonra da o yüklü faturayı öde!!! Tut kelin perçeminden, durumları anlayacağın. Gelelim kendi sorunumuza... Evlendikten sonra bir karar almıştım. Tüm sorunlarımı kendim çözecek, problemlerimi aile bü yüklerine taşımayacakum. Nitekim bu kararımı büyük, hem de büyuk ölçüde bugüne dek uyguladım. Özgür'le yaşadığım atışmaları, küsüşmeleri ne anneme ne de anneanneme anlattım. Tabii olup biteni saklıyor değilim; şundan bundan konuşurken, şunu yaptı, kızdım; ben bunu yaptım, o da bana gıcık oldu, gibi sohbet anlamında anlatım lar oluyor. Herhalde yani.... Ama bazı arkadaşlar gibi en küçük bir atışmadan sonra he men telefona sarılıp, her şeyi tum ayrıntılarıyla anlatıp, ağlak yapmadım hiç. Sorunlarımı kendim çözmeye, daha doğrusu Özgür'le birlikte çözmeye çalıştım. Ammaaa- bu Sırma'nın durumu beni aşmış durumda. Dün gece de sabahı sabah ettim, gözüme uyku girmedi. Hal böyle olunca da, bu sabah annemi arayıp yemekte buluşmamızı önerdim. Tabii çok sevindi. "Oh, ne güzel! Seninle şöyle başbaşa kaynatırız," dedi zavallım. Kendisini nasıl bir sorunun beklediğini bilse, hiç de böyle hevesli olmazdı benimle buluşmaya. Neyse, öğlen buluştuk. Oradan buradan konuştuk. "Anne," dedim sonunda, "büyük bir sorunumuz var." Yüzü soluverdi. Hemen ekledim. "Korkma, benimle ilgili değil." "Aman Serra, ödümu patlattin." "Sorun, Sırma'yla ilgili," dedim çabucak. Kuşku dolu bakışlar, yerini şaşkın bakışlara "Ne olmuş Sırma'ya?" "Sırma burada, anne." "Yaa, demek geldi." "Geldi de... kimsenin haberi yok.." "Nasıl yani? Bu söylediklerinden hiçbir şey anlamadım." "Anne," diye fısıldadım, masanın üstünden ona doğru eğilerek "Sırma evden kaçıp buraya gelmiş. Şimdi bizim evde. Üstelik bundan hiç kimsenin haberi yok." Annem eliyle ağzını kapattı, "Aman Allahım," feryadının duyulmaması için. Sonra, o da fısıldayarak, "Yanlış anlamadim, değil mi? Sir ma evinden, yani Dubai'den kaçıp buraya gelmiş ve şu anda senin evinde, öyle mi?" "Evet." "Ve bundan kimsenin haberi yok." "Yok." "Defne'yle Murat'ın da haberleri yok mu?" "Ay anne, asıl onların yok! Ve Sırma onların bilmesini de hiç olmazsa bir süre için, kesinlikle istemiyor." "Anlamıyorum! Hiç anlamıyorum. Neden evden kaçıyor? Neden bunu annesiyle babasından saklıyor? Ne yapmak isti yor bu kız?" Onun üzerine anneme, son birkaç gündür yaşadıklarımızı, Sırma'yla konuştuklarımızı ve içinde bulunduğumuz açmazı anlattım. "Işin kötüsü kendimi teyzeme karşı suçlu hissediyorum. Öte yandan, Sırma'yı zorlamaktan da çekiniyorum, onu bilir sin anne." Annem susmuş, düşünüyordu. "Bak," dedi bir süre sonra. "Bir kere Defne'yle Murat bunu bilmeliler. Başkalarından duyarlarsa düşün neler olabilir. Biri mizin de Deniz'le konuşması gerek." "Deniz, Sırma'yı arıyor ama o konuşmuyor." "Tipik Sırma," diye söylendi annem. "Ne kadar çocuksu bir davranış... Neyse, neyse...' "Peki, kim kiminle konuşacak anne?" "Ben, Defne'yle konuşurum, Murat'la da o konuşsun," der demez ikimiz aynı anda gülmeye başladık. Aslında bu gülünecek bir şey değildi. Hem de hiç değildi ama Murat Enişte'nin habere tepkisini göz önüne getirip de gülmemek olanaksızdı. Zavallı Defne Teyzem; bence en ağır görev onunkiydi. "Sen de," diye devam etti annem, "Deniz'i ara ve onunla bir konuş, havayı kokla. O ne diyor bütün bunlara." "Ohoo anne, sen de işin en kolay bölümünü kendine sak layıp teyzemle beni ateşe atıyorsun. Şu senin sorduklarını ben telefonda nasıl konuşayım!" "Canım işte artık ne öğrenebilirsen... Ama en azından bir birimizden haberimiz olsun. Bu deli kızın aklına uyup abuk sabuk davranmamalıyız." Durdu, başını salladı. "Şu yaşa geldi; hâlâ çocuk, hâlâ çocuk. Serra, acaba De niz'in annesiyle babası biliyorlar mi?" "Sanmıyorum." "Deniz'le konuşurken laf arasında bunu da sor." "Hiç söz veremem. Zaten şimdiden karnıma ağrılar girdi." "Ne var bunda? Sizler arkadaş değil misiniz?" "Arkadaşız dediysek, bu kadar özele girecek ölçüde de degil," dedim ve birden işin öbür yanı aklıma geliverdi. "Anne!" "Ne var?" diye sıçradı annem. "Biz bütün bu konuşmaları yaparken Sırma'ya ne diyecegiz? Bir de işin bu yanı var." Yine düşünüyordu annem. "Bak ne yapalım," dedi, gayet kararlı. "Biz gerekli kişilerle konuşacağız ve onlara Sırma'nın bir süre dinlenmeye gereksi nimi olduğunu söyleyerek, sabırlı olmalarını isteyeceğiz. Ve, bizden olumlu yönde haber almadıkça Sırma'yı aramamaları ni sağlayacağız. Böylece hem Defne'yle Murat, hem Deniz, Sır ma'nın nerede olduğunu bilecekler, en azından içleri rahat olacak, hem de Sirma tam da istediği gibi, birkaç gün sakin sakin düşünme fırsati elde etmiş olacak. "Bu arada biz sürekli onlarla haberleşeceğiz ve Sırma hazır olduğunda bir araya gelecekler. Nasıl?" "Harikasın, anneler şahı..." Ohh, ne kadar rahatlamıştım, ne kadar.... Omuzlarımdan dağlar kalktı derler ya, aynen öyle... Evde, ikna edeceğim diye Sırma'yla didişmeme gerek kal Özgür'e bulduğumuz çözüm yollarını anlatınca, durumu mayacak. onaylamayan bakışlarından kurtulacağım. Teyzemle enişteme karşı da, onların güvenine layık olma yan yeğen durumuna düşmemiş olacağım.. Oh be! Oh be! Aslan annem benim, ne de güzel çözüm buldu. Böylece öpüşüp, mutlu bir vaziyette, ofisin yolunu tuttum. Ve - bir an evvel yapıp kurtulayım düşüncesiyle telefonun başına geçtim, hayatimın en zor görüşmelerinden birini ger çekleştirdim. O kadar ki, Selçuk bile telefonu kapattığımda yanıma gelip, "Hayırdır Serra, bir sakatlık yok ya...." dedi. Efendim, birkaç kez aradıktan sonra Deniz'i cep telefonun dan yakaladım. "Deniz, ben Serra," deyince nasıl sevindi garibim. Ve mo tor gibi konuşmaya başladı. "Çıldırmak üzereyim, Serra. Sir ma'yı arıyorum, arıyorum, açmıyor telefonu. Herkesi telaşa vermeyeyim diye başkalarını da arayamıyorum. Resmen çıl dırmak üzereyim. " "Dur, dur, merak etme," diye onu sakinleştirmeye "Sırma bizde kalıyor. "Ohh, şükürler olsun. lyi mi?" "Sağlığı gayet iyi." "Bana bir not bırakmış ve o notta kesinlikle kimseyi arama yacaksın, ben biraz yalnız kalıp başımı dinlemek istiyorum, demiş ve bu satırların altını çizmiş birkaç kez. Yoksa ben sizleri çoktan arardım ama yarın da telefonunu açmasaydı, karar hydım, en azından seni arayacaktım." "Bize de çok sıkı tembih etti, Deniz." "Hiç anlamıyorum, Serra, neden böyle beni bırakıp gitti? Biz birbirimizi seviyorduk." Sesinden üzgün olduğu o kadar belliydi ki... Meğer böylesi bir durumda iki kişi arasında kalmak ne zor muş. Ne diyeceğimi bilemiyordum. "Sanırım orada yalnızlık çekmiş." gibi birtakım laflar et tim. Nasıl derdim, kız bütün gün ve bütün gece evde kuku mav kuşu gibi oturmaktan bıkmış, diye. "Gerçi ben çok çalışıyorum, bu doğru. Ama Sırma da kurs lara yazılmıştı, burada dostlar da edinmiştik. Hiç anlamıyo rum Serra, hiç," dedi ve ekledi: "Inan, aklım başımda değil." "Uzme kendini bu kadar," dedim. "Biraz sakinleşsin, ko nuşur, derdini anlarsın." "Acaba atlayıp gelsem mi Serra? Ne dersin?" "Hayır, sakın ha... Bu işler aceleye gelmez." Bir yandan Deniz'le konuşuyordum, bir yandan da kafam haril haril çalışıyordu. Acaba Deniz'e, atla, gel mi desem? Yok, yok, önce annem teyzemle bir konuşsun, bakalım on lar ne diyecekler. Bu arada bizim deli kız biraz sakinleşir, bel ki aklını başına toplar da Deniz geldiginde gereksiz çıkışlar yapıp işleri büsbütün berbat etmez. "Deniz, ben seni yine ararım." "Sağ ol Serra." "Bak,üzülme. Eminim her şey bir şekilde yoluna girecek." "Umarım Serra, umarım." Sırma bana yalnız geçen günlerini anlatırken, Deniz'e sinir lenerek dinliyordum. Oysa Deniz'le konuşurken ona acımak tan kendimi alamıyordum. Işin garibi, hiçbir şeyin farkında olmamasıydı. O çalışıyordu, karısı da kurslara gidiyordu. Her şey yolundaydı. Sırma neden durup dururken çekip gitmişti. Kesinlikle oturup karşılıklı konuşmaları gerekiyordu. Daha sonra Ozgür'u arayıp, annem ve Deniz'le konuşmala rimi anlattım. Tam da tahmin ettiğim gibi rahatladı. "Çok iyi etmişsin, Serra," dedi. "Bugünlük bu kadar Özgürcüğüm - arkası yarın! Ya da ba 21 dizilerin sonunda yazıldığı gibi - devam edecek..." "Ne demezsin." diye güldü. "Sırma'nın sayesinde hayatı mız renklendi. Dizi izler gibi artık her gün ne olacak diye bek leyeceğiz." "Sahi, bizi bu akşam sinemaya götürsene. Havamız değişir, özellikle de Sırma'nın..." "Memnuniyetle! Siz iki güzel hanımla çıkmak benim büyük mutluluk." için "Eglen bakalım. Hem soyle, fotoğrafım yerinde duruyor mu?" "Tam karşımda çapkın çapkın bana gülümsüyor." "Güzeeel." Akşam Sırma'yı zorla evden çıkardık. Önce pizza yedik, oradan ver elini sinema. Onun keyifsiz hali hep dokunur bana. Sırma'yı daldan dala konan, renkli, neşeli bir kuş gibi gö rürüm hep. Susup oturması içime batar. Annem ne yaptı bilmiyorum. Onu yarın arayacağım. Bakalım annemle teyzemin konuşması nasıl gitti? 4 Aralık, Pazartesi Sabah arabama biner binmez cep telefonumun kulaklığını taktım ve annemi aradım. Bu arada, arabam özel sohbetler için mekân olmaya başladı. Trafikte ağır ağır ilerlerken hiç olmazsa ofiste rahatça yapamayacağım konuşmaları aradan çı karıyorum. Defne Teyze, beklendiği gibi, şokları yaşamış ve Sırma'ya ateş püskürmüş. Teyzem böyle tepki verirse, Murat Enişte'yi düşünmek bile istemiyorum... Neyse ki annem, kardeşini ikna etmiş de, bizden haber ala na kadar Sırma'yı aramayacağına söz vermiş. Telefonu kapatmamla çalması bir oldu. Arayan Dilek'ti. "Serra, seninle akşam üstü buluşsak, ne dersin?" lyi de evde beni Sırma bekliyor. "Dilekçiğim, buluşalım ama ben seni az sonra arasam, olur mu?" "Tamam." Hemen evi aradım, Sırma kalkmıştı. Ona Dilek'in akşam üstü benimle buluşmak istediğini söyledikten sonra, "Dilek'le bir arada olmaya karşı çıkmazsan, onu eve çağırabilirim ve ev de oturur çene çalarız. Yok, eğer istemem dersen, o zama be nim onunla dışarıda bir yerde buluşmam gerekecek. O zaman da sen evde yalnız kalacaksın çünkü Özgür'ün de bu akşam ofiste çalışması gerekiyormuş." Sessizlik... "Sırma?" "Sen nasıl istersen, Serra." "Ben senin yalnız kalmanı istemiyorum. Dilek'in ağzı sıkı dır, tembih ettik mi kimseye bir şey söylemez. Sohbeti de tat lıdır, hani..." "Sen nasıl istersen dedim ya Serra." "O zaman Dilek'i bize çağırıyorum." "Çağır." "Tamamdır." Bu iyi olmuştu işte. Akşam onlara çabucak bir omlet yaptım. Sırma da bol seb zeli, nohutlu, güzel bir salata yapmıştı. Dilek, durumu önceden çıtlattığımdan, Sırma sanki gelmiş gibi davrandı ona. Sarılıp öpüştüler. tatile "Umarım sizi aç bırakmadım," dedim sofrayı toplarken. "Hayatımda yediğim en güzel omlet," dedi Dilek ve ekledi: "Sırmacığım, bu patatesli soğanlı omlet Serra kardeşimizin öğ rencilik yıllarından kalma spesiyalitesidir. Ve her yapışında al kışlarla karşılanmıştır." "Sag ol arkadaşım." Tam o sırada Sırma'nın cep telefonu çaldı. Telefonun ekranına şöyle bir baktı ve kapattı. "Cevap vermeyecek misin Sırma?" "Hayır." "Ama ayıp olmuyor mu artık?" "Konuşmak istemiyorum onunla..." "Konuşmazsan bir yere varamazsın ki Sırma," dedi Dilek yumuşak bir sesle. Sırma omzunu silkti. "Bak Sırma," dedim, "Bu konuda lütfen Dilek'i dinle." Ikisi de donup hayretle bana baktılar. "Bu büyük iltifatı neye borcluyum?" "Dilek'in ne özelliği var?" "Şöyle söyleyeyim Sırmacığım, bak şurada kaç arkadaşız, içimizde kocasıyla en güzel kavga edenimiz Dilek'tir. O ne denle onu dinlemekte fayda var." "Kavganın da güzeli olur mu?" "Olur, bal gibi olur. Onlar Ulaş'la bağrışır, çağrişırlar. Bir süre, kısa bir süre sonra bir de bakarsın hiçbir şey olmamış gi bi gülüşüp konuşuyorlar. "Kaç babayiğit bunu başarabilir? Üstelik o atışmalardan sonra ikisinde de acılık kalmıyor. Içlerinden geleni söylüyor lar, söyledikleri için ferahlıyorlar. Ama sonunda birbirlerine kırılmıyorlar. Anlayacağın, kırmadan tartışabiliyorlar." "Sahi nasıl başarıyorsunuz bunu?" dedi Sırma. "Biz kavga edince günlerce kús kalıyoruz." "Sade siz mi" dedim. "Biz de oyle. Işin kötüsü, ben içimden geçeni söyleyemiyorum. Bütün bir gece gözlerimi tavana di kip, yanın şunu şunu söyleyeceğim, diye kararlar alıyorum, kendi kendime kurgular yapıyorum ama sabah olup da yüz yüze gelince - söyleyemiyorum! "Boyle susup içime atınca da Özgür'e öfke duymaya başlı yorum. Oysa onun hiçbir şeyden haberi yok. Bu da ona hak sızlık oluyor, bir yerde." "Yok, yok," dedi Sırma. "Ben kızınca ağzıma geleni söylü yorum, Deniz ise cevap vermiyor ya da çekip sevgili hastane sine gidiyor." "Işte," dedim, "benim anlatmak istediğim bu. Biz güzel kavga etmeyi beceremiyoruz. Bilmiyoruz bunu! Oysa Dilek çok güzel başarıyor." Dilek bir güldü, bir güldü. "Sizi bir duyan da beni ne zannedecek." "Hem Sırma," dedim, "bu kız var ya bu kız, oturup insan davranışları konusunda okur, sonra da öğrendiklerine bir anlatır ki, psikolog sanırsın mübareği." "Inanma Sırma," diye bir kahkaha attı Dilek. "Abartıyor." "Hiç de abartmıyorum. Hatırlıyor musun, üniversitenin ilk yılıydı da sen bana aşk nedir, aşkı nasıl yaşamalı, ne bekleme li, ne beklememeli, şeklinde bir konferans çekmiştin." "Sende de ne bellek varmış, inan ben hiç anımsamıyorum söylediklerini. Ama bu tür kitaplar okuduğum doğru Sırmacı ğım, çünků psikolojiye büyük ilgi duyuyorum." "Neyse, neyse... Sen şimdi bize nasıl güzel kavga edilir, an lat bakalım," demez mi Sırma... Hah şöyle, dedim içimden. Bizim Sırma normalleşmeye başladığının ilk işaretini vermişti. Tahmin ettiğim, gibi Dilek iyi gelmişti Sırma'ya. "Çocuklar, bana psikologmuşum muamelesi çekmeyin, ayıp oluyor." "Hadi ordan," dedim, "senin davranışların bilinçlidir." "Öyle midir, değil midir bilemem ama evlilikte ilişkiler ko nusunda epeyce kitap okuduğumu itiraf etmeliyim, siz merak li tazelere..." "Demedim mi, Sırma..." "Doğrusu bu tür kitaplar okumak hiç aklıma gelmemişti," diye mırıldandı Sırma. "Okusan iyi olur, ben çok yararlandım. Al güzel kavga et me konusunu... Serra bunu öylesine söyledi ama gerçekten de bu konuda önemli bilgiler var. Tabii ki, nasıl güzel kavga edi lir, başlığı altında değil de, iletişim becerileri ya da kişiler ara si ilişkiler başlığı altında eşlerin tartışmalarını işlemişler." "Ne demişler peki?" "Bir kere tartışırken ben' dilini kullanacaksın; 'sen' dilini kullanmaktan kaçınacaksın." “Bir şey anladımsa Arap olayım." Sırma giderek konuya 151 nıyordu, ben de buna çok seviniyordum çünkü bir taşla iki kuş vurmuş oluyorduk. Hem o ilk geldiği günkü halinden sıyrılıp giderek eski ha line dönüyor hem de Dilek'in engin bilgisinden yararlanıyor du. Ayrıca bakarsın Dilek'in sözünü dinleyip birkaç kitap okurdu da daha bir olgun davranmaya başlardı. Laf aramızda, ben de okusam hiç fena olmaz. Her konuda ama her konuda bilgi en büyük destek... Hem ne demiş Ugur Mumcu büyüğümüz, bilgi olmadan kir olmaz. "Şimdi şöyle; diyelim sana bağırdı ve sen de bundan hiç hoşlanmadın. "Ben' dili; 'Bana böyle bağirman beni çok üzüyor, beni kı riyor." "Yani, sakin bir şekilde kendi duygu ve düşüncelerini kar şındakine ileteceksin. "Sen' dili; 'Ne bağırıyorsun, zaten ne zaman tartışsak hep bağırırsın sen.' "Burada 'sen' diyerek karşı tarafı itham ediyorsun, belki de hakaret ediyorsun. Böyle olunca da, iletişim kopuyor, tartışma büyüyor." "Vay be! Ben dili, sen dili... Harikasın Dilek. Demedim mi Sırma... Sırma! Ne düşünüyorsun öyle, yoksa dinlemiyor muydun?" "Elbette dinliyordum da, ben hangi dili kullanıyorum, di ye düşünüyordum. "Son tartışmanızda ne demiştin Deniz'e?" "Benimle hiç ilgilenmiyorsun, dedim. Herkes karısıyla bal gibi gezecek vakit buluyor, bir sen bulamıyorsun, dedim. Sen biktin, sen beni sevmiyorsun artık, dedim. Senin has tanenden de Dubai'nden de bıktım, dedim." "Ohoo kızım, silme 'sen' dili kullanmışsın; değil mi Dilek?" "Şuna bak, iki dakikada allame kesildi başıma." "Kızma, konuşuyoruz şurada. Ben de bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum. Evet Dilek, seni dinliyoruz." "Haklısın Serra, Sırma hep 'sen' dilini kullanmış." "Peki, ne demeliydi?" "Karşısındakini itham etmeden kendi duygularını anlatma hydı. Bir de başkalarını örnek göstermemeliydi, bunu hiç kim se sevmez." "Ama," dedi Sırma, oyun arkadaşını şikâyet eden öğrenci tavrıyla, "daha önce de söylemiştim, hem de kaç kez ama hiç oralı olmadı, benim de tepem attı." "Tabii ki sabır abidesi değiliz hiçbirimiz. Ama işin doğru sunu bilmek yararlı oluyor. En azından doğru davranmaya gayret ediyoruz ve pekâlâ sonuç alabiliyoruz. Yalnız," dedi Di lek, önemli bir noktanın altını çizmek istercesine, "bir de dav ranışlar var; bunlar da çok önemli." "Dinliyoruz, arkadaşım." "Atılgan, çekingen ve saldırgan davranışlar... Bu davranış türleri ilişkilerin olumlu ya da olumsuz gelişmesine yol açı yormuş. "Atılgan davranış en ideali... Atılgan kişi duygularını, du şüncelerini, beklentilerini açık açık karşısındakine söyleyebi liyormuş. Ama bunu yaparken karşısındaki kişiye baskı yap mıyor, asla bağırmıyor, hakaret etmiyor, sakin bir tavırla düşüncelerini belirtiyormuş. "Kendini karşısındakine tanıtmış oluyor, böylece öteki de nerede durduğunu biliyor. Açık ve net bir ilişkinin temelinde bu atılgan tavır ve davranış yatıyormuş." Ağzımız açık dinliyorduk, Sırma'yla... "Çekingen kişi, duygularımı, düşüncelerini belli etmez, hep içine atarmış. Hayır, diyemez, hep, evet, dermiş. Böyle olun ca, hayatı onun istediği gibi gitmezmiş ve partnerine karşı öf ke dolu olurmuş. Neyin var, dendiğinde, hiçbir şeyim yok, dermiş, bu tiple "Işte bu davranış biçimi hem kişiyi mutsuz eder hem de karşısındakini karanlıkta bırakırmış. Partneri onu bir türlü anlayamaz, ne düşündüğünü, hissettiğini bilemezmiş. Ve çogunlukla, neden bana söylemedi, onun sıkıntılarından haberim yoktu, dermiş." "Çok doğru," diye onayladık Sırma'yla. "Tabii bir de saldırgan davranış biçimi var. Bu, en sevimsiz olanı bence. Bir kere bu insanlar bencilce davranışlar sergiler, ille onların dedikleri olsun, isterlermiş. Sürekli bir tartışma içinde olur, herkesi suçlayarak, azarlayarak, ders verircesine konuşurlarmiş. Son sözü ille de onlar söylemek isterlermiş. Boyle olunca, pek de sevilen, istenen kişi profili çizemezler miş." "Vay Dilek vay, sen neler de biliyormuşsun." "Ne var bunda, okuduklarımdan aklımda kalanları anlatı yorum size. "Ha, bir de şu çok çok önemli. Diyelim kavga ettiniz ve ba rıştınız. Barıştıktan sonra duygular hâlâ canlı mı, sevgi oldu ğu yerde duruyor mu, barıştığınıza sevindiniz mi... "Eğer bu duygular varsa, o zaman korkmayın, ilişkiniz ol duğu yerde, sapasaglam duruyor, demektir. Yok eger, sevgi sizlik ve boşluk duygusu varsa - kötu." Hayatımız Dilek'in sözlerine bağlıymışçasına dinliyorduk onu. "Madem bu kadar ilginizi çekiyor, isterseniz bir örnekle anlattıklarımı vurgulayayım. "Diyelim eşiniz kapıları çarpıyor ve bu sizi rahatsız ediyor. Aulgan kişi ne yapar?" Sırma hemen atıldı. "Güzel güzel, lütfen kapıları çarpma. Bu, beni çok rahatsız ediyor, der." "Bravo! On yıldız," diye Sırma'yı alkışladım. "Peki, çekingen davranış ne yapar?" "Her kapı çarptığında zıplar ama sesini çıkarmaz." "Bravo Serra, on yıldız da sana..." "Biliyor musunuz çocuklar, tabii bu kadar değil ama şeyleri Özgür'e söylemeye çekiniyor ve susuyorum. Ve bu da hiç hoşuma gitmiyor." "Televizyon kumandasının hep onun elinde olması bazen sinirime dokunuyor." "Senin için o kadar önemliyse, sen de Sırma'nın dediği gi bi güzel güzel söyle, o zaman. Evet, ne diyorduk; saldırgan davranışı olan kişi ne yapar?" "O ne biçim kapı kapama öyle. Kaç kez söyledik sana öyle kapi çarpılmaz diye... Hayret bir şey yaa..." "Ay Serra, sus, sus," diye bağrıştılar. Sonra da bizi aldı mi bir gülme. Hani sınıfta, derste tutardı ya bazen, aynen öyle.. Işte biz boyle delidolu gulerken Ozgür geldi. "Ooo hanımlar, bu ne keyif böyle.' "Keyif değil, ders yapıyorduk," dedim ve bir kez daha kahkahalara boğulduk. "Ulaş yok mu, Dilek?" "Hayır, o iş için Izmir'e gitti." "Desene bekârsın." "Karnın aç mı Özgür, sana bir şeyler hazırlayım mı?" "Serra bize bir omlet yaptı ki..." diye araya girdi Dilek. "Sag ol canim, ofiste bir şeyler atışrdım." Hmmm... Acaba ofise getirttiklerini Bayan Çıtır'la mi paylaştı? Yeni bilgiler ışığında, şu koşullarda, atılgan kişi nasıl dav ranırdı? "Özgürcüğüm canım, ben o çitiri senin ofisinde görmek istemiyorum, birtanem. Acaba rica etsem, yarından tezi yok onu kovar misin, sevgilim benim?" Çekingen kişiye gelince... aynen benim gibi içi içini yer ama - susar! Sunepe sunepe susar...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE