5. Bölüm

3090 Kelimeler
Şey olarak gören, kızının okutulmasınıysa lüzumsuz addeden lerin var olmasını aklım almıyor. Hele de Istanbul'un göbegin. de yaşayıp halà böyle çağ dışı fikirleri savunmalarını hiç anla mıyorum." Sustum! Ne söylesem boştu. "Sonuçta," dedim Pembe'ye, "sen artık bize gelmeyeceksin, öyle mi?" "İyice parasız kalana dek böyle olacak gibi görünüyor." "Nasıl yani?" "Abdullah bunu daha önce de yaptıydı. Beni işten çıkardı. sonra da beş parasız kalınca yeniden işe girmeme razı oldu." "Sevsinler! Razı olmuşmuş!" Tevekkeli değil, anneannem Pembe'nin kocasını hiç sey mez. "İşte bunu haber vereyim, diye geldim. Sen bir iki ay idare edebilirsen, bu adam nasıl olsa hanyayı konyayı anlayacak ve ben de yeniden işe dönebileceğim. Ben çalışmayınca geçinmemiz mümkün değil." 1ste sevgili defter, böylece ben de şu andan itibaren yar dımcısız kalmış bulunuyorum. Ama bunun da ötesinde, hem de çok ötesinde kızını okutmak için çırpınan bir kadının, na musuyla çalışan bir kadının düşürüldüğü durum ne kadar üzücü. Bir insanlık dramı bu.... Neyse... Gelelim iyi habere... Pembe'yle yaptığım konuşmadan sonra iyice moralim bo zulmuş olarak ofise gittiğimde, Bayan Bella'nın beni derhal görmek istediğini söylediler. Eyvahlar! Yoksa işler ters mi gitti? Selçuk'a "Neden beni derhal görmek istiyor? Yoksa bir şe ye mi kızgın?" diye sorup ön bilgi almak istedim ama o da bir şey bilmiyordu. Böylece Bayan Bella'nın kapısını tıklattım. "Beni görmek is temişsiniz." "Evet Serracığım, geç otur." Hımm, kızgın görünmüyor. "Seninle önemli bir konuyu görüşmem gerek," dedi ve he men konuya girdi. "Biliyorsun, bu şirketi Şebnem'le ben kur duk, sonra da epey bir süre başarıyla yönettik." lyi de niye bana bunları anlatıyordu ki... "Derken senin de bildiğin gibi Şebnem çocukları nedeniy le çalışma hayatından ayrıldı. Ortaklığımız ise sürüyordu. Bu da böylece bir süre devam etti ama tek başıma bu işi götürmek giderek bana zor gelmeye başladı. Sonunda konuyu Şebnem'e açtım. Onunla en iyi çözümü bulabilmek için enine boyuna tartıştık ve şu karara vardık." Durmuş, bana bakıyordu. Aman Tanrım, yoksa şirketi kapatmaya mı karar verdiler, diye bir düşünce yıldırım hızıyla geçti zihnimden. Ne uğursuz bir günmüş bugün, diye düşündüm. Pembe gi bi ben de mi işsiz kalacaktım yoksa? "Kararımız sana ortaklık teklif etmekti." Doğmak? Ne demişti? Bana ortaklık mı? Yok, yok, olamaz. Kulaklarımın uğultusundan öyle duymuş olmalıyım. Kim bilir yüzümde nasıl aptal bir ifadeyle ona bakıyordum ki, Bayan Bella gülümseyerek sözlerine devam etti. "Şebnem hisselerini bana satıp bütün bütün ayrılmaya ka rar verdi çünkü koşullar çalışmasına elvermiyor. Öte yandan, ben de bu yükü tek başıma taşımaktan yoruldum, birinin des teğine ihtiyacım var. Ikimiz de, böylesi desteği verebilecek bir tek kişi var, dedik. O da sendin, Serra." Aman Tanrım, aman Tanrım! Yanlış duymamışım meger. Resmen bana ortaklık teklif ediliyordu. "Çok teşekkür ederim," diye kekeledim. "Bunun seni çok şaşırttığının farkındayım," dedi Bayan Bella. "Elbette son karar senin ama işini severek yapıyorsun onun için de çok başarılısın. Oyleyse, neden bir adım daha aup kendine ait bir işyerinde çalışıyor olmayasın." Bense dilimi yutmuş gibi oturuyordum orada. Bayan Bella devam etti. "Şimdi sen git ve bu teklifimizi iyi ce bir düşün. Prensipte anlaşırsak, ayrıntıları çözmemiz zor olmaz." ben hâlâ şaşkın, ayağa kalktım. "Çok teşekkür ederim Bayan Bella. Hem sizin hem Şebnem Hanım'ın bu düşünceleri beni ne kadar mutlu etti bilemezsi niz," diyebildim ve kendimi odadan dışarı attım. Yüzüm alev alev yanıyordu. Inanamıyordum! Inanamıyordum! Yıllardır çalıştığım Algatur'a ortak olmam öneriliyordu. Algatur'a ilk adım attığım gün aklıma geldi. Yazın boş otur mamak için çalışmak istiyordum, lise yıllarıydı. Ve Toprak, elimden tutup beni Algatur'a getirmişti. Şimdi ise buranın yarı sahibi olmam söz konusuydu. Hey güzel Allahım, inamlır gibi değil. Eve gelir gelmez an nemi aradım, dedemleri aradım. Bu iş olur veya olmaz; benim için önemli olan yapılan teklifti. Akşamsa Özgür'le güzel haberin tadımı çıkarttık. "Kutlarım seni Serra," dedi Özgür beni kollarına alarak. "Büyük bir başarı bu." Sonra da evimizin terasında, güzelim Boğaz'a karşı birer kadeh şarapla yaşamımın unutamayacağımı anlarından birini kutladık. Ve ben orada, terasımızda otururken Pembe'yi düşünme den edemedim. Ikimiz de çalışan kadınlardık bir yerde. Birimizin çalışması ve başarısı kutlanırken, öteki cezalan dırılıyor ve işini bırakmaya zorlanıyordu. Bu nasıl adaletti? "Haydi gül biraz, dedi Özgür, çenemden tutup yüzümü kendine doğru çevirerek. O, işi düşündüğümü zannediyordu. Öte yandan, haklıydı. Bu akşam gülmeli, hayatımın dönüm noktası olabilecek bu olayı doyasıya yaşamalıydım. 21 Nisan, Cuma İşte yine Ankara'dayım. Babaanneciğimin o bildik, o sevecen kucağında... Aslında Ankara'ya gelmek hiç hesapta yoktu. Ama... geçen gece beni arayıp da, "Seni çok göreceğim geldi," demesi... bu sözcükler beni mahvetti. Mahvetti! Çünkü benim babaannem duygularını asla ve asla açık etmez. Hele hele böyle, göreceğim geldi, özledim türü lafları hiç ağzına almaz. Nitekim bu konuşmamızı Özgür'e anlattığımda, anında, "Serra, senin hemen bir iki gün izin alıp babaannene gitmen gerek," dedi. Ve işte buradayım! Duvar saati yine tik tak, tik tak çalışıyor. Babaannemin evi eşittir bu tiktaklar zaten. Oturma odasında, duvarda Maarif Takvimi, babamın ve be nim fotoğraflarımız... Bunlara şimdi benim düğünümden bir fotoğraf eklemiş. Evdeki tek yenilik bu... Zaman durmuş gibi babaannemin evinde. Eskiden bu dinginliği çok sıkıcı bulurdum, oysa şimdi hoşuma gidiyor. Hoşuma gitmesi bir yana, hiç değişmese, hep böyle kalsa diye düşünüyorum. Onca şeyin değiştiği, yenilendiği tempolu hayatımızda bu tür değişmeyen huzur adacıklarına öylesine ihtiyacım var ki.... a evin değişmezlerinden biri de eşi benzeri olmayan kahvaluları... En azından benim için. Nitekim bu sabah da evde yapılmış ayva reçeli, çilek reçeli, beyaz peynir ve kaşar peyniri, küçuk poğaçalar, siyah zeytin ve misler gibi kokan kızarmış ekmekle donatılmış masanın başına geçtiğimde, 'Babaanneciğim, senin kahvaltıların gibisi yok," demekten kendimi alamadım. Her zaman olduğu gibi o bildik cevapla yüz yüze geldim. "Hadi ordan; aramasam ne arayacağın var ne soracağın." "Aşk olsun babaanne... bak bir laf ettin, hemen kalkıp gel Hayır. " "Eksik olma," dedi bir ton yumuşamış bir sesle. Sonra da gelip karşıma oturdu. Eyvah, dedim, işte şimdi sorgu sual başlıyor. "Eee, kocanla aran nasıl?" "İyidir, idare eder." "Bak! Doğru dürüst konuş." "lyi dedim ya babaanne." Durdu, birkaç lokma yemem için bana zaman tanıdı. "Hiç kavga ediyor musunuz?" "Ilahi babaanne..." "Canım konuşuyoruz şunun şurasında. Hadi söyle, hiç kavga ediyor musunuz?" "Öyle ciddi ciddi kavgalarımız yok, şükürler olsun. Öte yandan ufak tefek atışmalarımız oluyor tabii." "Neymiş o ufak tefek atışmalar?" "Sen de her şeyi bilmek istiyorsun." "Sohbet ediyoruz, ne var bunda..." Bu kez sesinde beni kandırmaya çalışırken kullandığı o özel yumuşak tını vardı. Ağzımdan laf alacak, mutlu muyum öğrenecek... Ah, canım benim. "Valla, mesela bir kadın meselesi vardı." "Ne kadını," dedi sinirli sinirli gözlüğünü itiştirerek. "Ona bir ev mi tutmuş ne... Iste onun için atıştık." "Hadi ordan, terbiyesiz seni..." Öyle kızgın bakıyordu ki, kahkahadan kırıldım. Sonra da yanamayıp kalktım, gidip sarıldım ona. Optum, öptüm. "Sen beni merak etme babaanneciğim, mutluyum, şükürler olsun, çok mutlu..." "Eee?" "Değil mi?" "Bir haber yok mu?" "Ne haberi babaanne, neden bahsediyorsun sen?" "Yani, bebek mebek?" "Ne diyorlar?" "Anneannem iki lafın başında, şu Serra'yla Sirma'nın co cuklarını bir görsek, gözü açık gitmeyeceğiz, diyor." "Kadın haklı..." "Annemse tutturmuş; sağlıklı bebek olması için fazla ge cikmemek gerek... Duruyor duruyor bunu söylüyor." "Annen de haklı..." "Yani, benden başka herkes haklı, öyle mi?" Omuzlarını silkti. "Haklılar! Insan evlenince, çocuğunu doğurur. Ne bekliyorsunuz, anlamıyorum." "Babaanneciğim," dedim sabırhı olmaya çalışarak. "Bak da ha evimizi bile ancak yola koyduk. Bir iki yıl birbirimizi iyice tanıyalım, birbirimize uyum sağlayalım, evliliğimiz otursun, ondan sonra çocuk işini düşünürüz. Ben çocuk yapmayacağız, demiyorum ki... sadece doğru zamanı bekliyorum." "Olme eşeğim ölme..." "Babaanne, lutfen bu konuyu kapatabilir miyiz." Aramızda hafif kús bir sessizlik oluşmuştu. "Hem bak sana bomba gibi bir haberim var." "Anlat bakalım." Böylece babaanneme Bayan Bella'nın bana yaptığı ortaklık teklifini ballandıra ballandıra anlattım. "Aferin sana," dedi. Gözleri benimle gurur duyduğunu yansıtır biçimde parlıyordu. "Desene artık sen de o koca şir ketin ortağı olacaksın..." Içimi çektim: "Pek de öyle denemez." "Nasıl yani? Az once anlattıkların neydi peki?" "Şimdi şöyle... Bir kere koca şirket filan değil, daha bir kendi halinde seyahat acentesi, Algatur." "Işte canım, anlasana. Büyük, küçük... Sana ortaklık teklif etmişler ya..." "Etmesine ettiler de, bakalım ben ne cevap vereceğim." "Az önce anlatırken ağzından bal damlıyordu ama." "Haa, şu... Herkes de bana bunu soruyor. Evlendiğimizin ertesi günü başladılar zaten. Bebek var mı, bebek var mı? Ar kadan, ee, ne zaman çocuk yapacaksınız? "El insaf! Evleneli daha ne oldu ki şunun şurasında..." "Iyi ama bak yaşın geçiyor." "Aman babaanne, senden de başka bir laf duysam bari... Evlenmeden önce, bak, yaşın geçiyor, dedin durdun. Ne oldu, pekala da evlendim. O bitti diye şimdi de bebek için yaşın ge çiyor'a mı geldik. Zaten annem ve dedemler yeterince bu ko nuyu dillerine dolamış vaziyetteler, bir de sen çıkma başıma." "Babaanneciğim, beni mutlu eden, onların bu düşüncesi, bana böyle bir öneride bulunmaları... Beni bir ortak gibi gö rebilmeleri... Ben buna seviniyorum." "Anladık, anladık. Peki, ya bunun gerisi?" "Işte," dedim içimi çekerek, "gerisini bilemiyorum." "Kızım, ağzında eveleyip geveleme de anlat, derdin ne se nin..." "Ortak olabilmek için senin de eşit miktarda para koyman gerek. Bazen daha az bir miktarla da olabiliyor, mesela parana göre yüzde otuz, yüzde kırkla da ortak olabiliyorsun." "Ve sende para yok." "Aynen." "Hmmm..." Bu kez sıkıntılı bir sessizlik oluştu aramızda. Babaannem düşünüyordu. Ve konuştu. "Babandan istesene. O kuş kafalı kadınla gezip tozup para ları harcayacağına, adam olsun da kızına yardım etsin azıcık." "Babaanne, sakın!" diye bağırdım. "Sakın babama bu ko nuda bir şey söyleme. Eger soylersen, inan, omur boyu yüzü ne bakmam." "Nedenmiş? O senin baban değil mi?" "Babam veya değil; babamdan asla, asla, asla benim için pa ra istemeyeceksin. Bak çok ciddiyim babaanne, yüzüne bak mam, bilmiş ol." "Aman, aman! Peki, kimseye bir sey söylemem." Yine o sessizlik... "Aslında," dedim, "Özgür'le bizim paramız olsa hiç sorun degil. Olduğu kadarıyla ortak olurdum, olur biterdi. Ama o da ha yeni yeni tanınıyor; onun kazancıyla benim kazancım bizim rahatça yaşamamıza ve dikkat edersek, azıcık da olsa bir kena ra biraz para koymamıza yetiyor. Ama hepsi bu. Kalkıp da bu yurun şu kadar diye ortaya koyacak bir birikimimiz yok." "Peki," dedi babaannem, "dedenle konuştun mu?" "Ondan bir şey isteyemem çünkü dedem hasta ve o hast liga müthiş para gidiyor. llacıydı, doktoruydu, bakımıydı... "Doğru," diye başını salladı babaannem, "çok doğru." "Annemse, kadın bir ömür çalışmış, beni okutmuş, evies, dirmiş, yakında emekli olacak. Kendi hayatını güvence altm alsın, başka bir şey istemem." "Haklısın kızım," diye beni onayladı babaannem. "Tabii bir de şu var..." "Ne?" dedi bir ümit. "Bazen bir ortak para koyuyor, öbürü de emeğini..." Bir şey demedi. "Neyse... düşüneceğiz bakalim. Acele etme, iyice düşün. dedi Bayan Bella. Hem dedim ya, beni gururlandıran bu öne rinin yapılması. Ortak olmuşum, olmamışım o kadar da önemli değil, onun için sen de bunu kendine dert etme, emi canım benim," dedim ve kalkip sofrayı toplamaya başladım. Sonra, "Buralara kadar gelmişken, Safiye Teyze'ye gitmeye ne dersin?" deyince gözleri parladı. "Çok iyi olur. Bilirsin o seni çok sever." Işte on ikiden vurmuştum! Babaannemi mutlu etmek mi istiyorsun, onunla birlikte ar kadaşlarına ya da kabul günlerine gidip cici kız'ı oynayacak sin. Madem mutlu oluyor, tamam, gideriz biz de... Öyle değil mi ama.. Ayrıca Özgür'ün babaannesi olduğundan Safiye Teyze de benim buyuk kayınvalidem bugune bugün. Ve mutluluğumu ben bu iki kadına borçluyum. Onlar tanışurmasa, Ozgur'le ben birbirimizi nereden bulacaktık. Böylece günümüzü Safiye Teyze de noktaladık. 22 Nisan, Cumartesi Verimli bir gündü. Sabahleyin benim önerim üzerine çarşıya çıkıp, babaanne min bazı ihtiyaçlarını karşıladık. Kendi başına alışverişe çık makta zorlanıyor artık, yamında biri olursa daha bir güvende hissediyor kendini. Böylece yeni çamaşırlar aldık. Buna iki gecelik, bir çift ter lik ekledik. Daha sonra ver elini ayakkabıcı... Iki çift de orto pedik ayakkabı ekledik mi sana. "Hay Allah razı olsun Serra," dedi babaannem, "öyle gö zümde büyüyordu ki... Sen geldin, bir iki saatin içinde bütün alışverişimizi yaptık. Artık rahatım." "İşe yaradığıma sevindim, babaanneciğim." Elimi okşadı. "Sen her zaman işe yararsın." Aklıma dedemin sözu geldi. Sırma'yla bana, işe yarayan in san olmaya bakın. Her gittiğiniz yerde bir işe yaramaya gayret edin, öyle kabak (!) gibi oturup kalmayın der, durur. Eh de dem bu, örnekleri pek zarif olmasa da, demek istediğini pek güzel anlatır. Önemli olan da bu değil mi zaten. Babam ve Yasemin'le öğle yemeğinde buluştuk. Havadan sudan konuştuk; sonra bir ara babam, "Umarim çocuk işini Demeseydi şaşardım zaten. diğimi anladı ve hemen devreye girdi. fazla geciktirmezsiniz," dedi. "Şimdiki gençler işi çok uzatıyorlar." Yasemin, tabii akıllı kadın, yüzümün ifadesinden sinirlendiği mi anladı ve hemen devreye girdi. "Bence şimdiki gençler çok akılli. Iyice düşünüp taşındık larından, çocuk doğunca her bakımdan hazırlıklı oluyorlar. "Hem bizim Serra'mız ne yapacağını iyi bilir, değil mi tat lim," diye bana bir gülücük atarken, babama da gözleriyle, ka pat bu konuyu, mesajını gönderdi. Şimdi ben bu insanları anlamıyorum. Karşına dikilip, ne zaman çocuk yapacaksınız, diyorlar. Håla bir haber yok mu, diyorlar. Kendi ailemin büyüklerini bir dereceye kadar anlayabiliyo rum da, ya diğerleri... Hele de annemin arkadaşlarına, o uygar kadınlara, bu 15 rarlı soruyu hiç ama hiç yakıştıramıyorum. Böyle konuşarak benimle ne kadar ilgili olduklarını mı göstermek istiyorlar? Öte yandan, nasıl da itici olduklarmın farkındalar mı acaba? Bir düşünsene... Belki de biz çocuk istiyoruz, deniyoruz ama olmuyor. Böyle bir durumda bu tür sorular ne kadar in citici. Bu hiç akıllarına gelmiyor mu? Neyse, söylenmeyi bırakıp günümün geri kalanına gelelim. Dedim ya, verimli bir gündu. Sabah babaannemle alışveriş, öğlen Yasemin ve babamla yemekten sonra çay vakti ve ver elini - Sıla! Yaa, sevgili defter, Sıla'cığıma uğramadan Ankara'dan ayrı labilir miydim hiç. Sıla, öğrencilik yıllarımızın Bahçelievler'in de oturuyor. Yıllar sonra o sokaklarda yürüyor olmak öyle garip bir duyguydu ki... Daha da garip olanı ayaklarımın beni dört yıl boyunca yaşadığım o sokağa, o eve göturmuş olmasıydı. Bilinçli değildi bu. Hem de hiç... Ama işte gelmiş, uç katlı o küçük apartmanın önünde du ruyordum. Alçak boylu bahçe kapısı hâlā aralıktı. Gözlerim oturma odamızın penceresine kaydı. Oktay'ın bakıp, tüllerin ardından beni gördüğü oda... Şimdi orada başka bir perde asılıydı. Derken üst kat penceresinden bir baş uzandı. "Birini mi anıyordunuz?" Öyle bir dalip gitmişim ki... Bu uyarıyla hemen toparlandım. Seslenen, Şaziment Hanım'dı. -Bir adres arıyordum da." dedim golgelere sığmarak ve hiz li adımlarla uzaklaştım oradan. Sila'nın evine vardığımda ne fes nefeseydim. "Hoş geldin," diye beni kucakladı Sıla, sonra da Serhat'la sarıldık birbirimize. Nasıl da özlemişiz birbirimizi. "Eviniz çok tatlı. Güle güle oturun," dedim ve ev hediyemi onlara. uzattım Sıla, "Çok teşekkürler, Serracığım." diyerek armaganı alır ken, Serhat, "Oysa biz hala öğrenci evinde oturuyoruz." dedi donuk bir sesle şaşırmıştım "Fena mi! Genç yaşıyorsunuz demektir bu." Derin derin içini çekti Serhat. "Ne o oglum, ne bu iç geçirmeler," diye guldurmeye çalış tim onu. "Sen ona bakma Serra, haydi otur da bize biraz Istanbul ha berleri ver." Böylece onlara arkadaşlarla ilgili bilgileri aktardıktan son ra, "Işte bizden haberler boyle. Sizde durumlar nasıl?" deme gafletinde bulundum. Sılacığımın yüzünde gergin bir gülücük belirdi, "Biliyor sun, bu yıl tıp egitimimin son yılı." "Alu buçuk yıl ne çabuk geçti, değil mi Sila?" "Sen onu bir de bana sor," dedi ve ekledi, "şimdi geldik, en zor döneme. TUS var önumde." O da ne?" "TUS'un açılımı, Tıpta Uzmanlık Sınavı'dır." "Yaa... Yani bir tür üniversiteye giriş sınavı gibi..." "Aynen. Üstelik, dünya kadar uzman doktor adayı ve en iyi tip fakültelerine bunların içinden ancak iki darı kabul edilecek." "Ne diyorsun sen Sıla! Tam altı yıl oku...". "Bazen yedi yıl," diye düzeltti Sila. "Tam altı yıl ya da yedi yıl oku, sonra yine bir tür giriş si navi ve puan tutturmaya çabala. Allah kolaylık versin yani.. Peki, diyelim tutturamadın, o zaman ne oluyor, onca yıl cope mi gidiyor?" "Hiç öyle şey olur mu Serra, zaten üç, dört hakkın var. Tum haklarını kullandıktan sonra yine gerekli puanı tuttura mazsan, uzman değil pratisyen hekim oluyorsun. Ve devlet hastanelerinde, acil servislerde, saglık ocaklarında ya da özel kliniklerde çalışıyorsun. "Ayrıca, hocalarımız bunun başarısızlık olarak algılanmaması gerektiğini söylüyorlar. Çok başarih pratisyen hekimler var ve onlar sağlık hizmetlerinde büyük bir yükü omuzluyor. ülkeye gerçekten yararlı oluyorlar." "Pekiiii," dedim şu duyduklarımı sindirmeye çalışarak, "diyelim uzman hekimlik sınavında istediğin puanı tuttur dun, sonra ne olacak?" "Sonra dórt, bazen beş yıl süren bir ihtisas çalışması başlı yor." "Vay, vay, vay... Altı veya yedi art dort veya beş..." "Bu sürede hem ihtisasını yapıyor, hem de universitede ya da Eğitim Hastanesinde çalışıyor ve maaş alıyorsun." "Oley! Sonunda maaşa gelebildik, ne dersin Sıla." Sila guldu bana. "Öyle de denebilir. Örneğin, burada Dışka Pi Eğitim Hastanesi var, başarılı olursam belki orada çalışırım." "Sonra ne oluyor? Bu dort veya beş yıl sona erince uzman doktor oluyorsun herhalde "Hayır." "Ne? Bunca dirsek çürüttükten sonra håla doktor olama dik mi?" "O dort yılın sonunda bir tez yazman gerekiyor." "Aman Tanrım!" "Evet! Ve bu tezin kabul edilmesi gerek. Yazılı tezin kabul edilince, sıra geliyor sözlü sınava.. "Şimdi düşüp bayılacağım. Onca yıl oku, sonra hålå sınav. Ne bu yaa..." "Kolay mı Serra, sözkonusu insan hayatı... Hata kaldıracak gibi değil. Zaten meslek aşkı olmasa kimse girmez bu işe." "Haklısın canım, yerden göğe kadar haklısın. Evet, devam et, dinliyorum. Sıra sözlüye geldi." "Aslında eğer tezin kabul edilmişse, başarılı bulunmuşsa, sözlü biraz da formalite gereği yapılıyor gibi..." "Oh be! En azından şu aşamada tünelin ucundaki ışık go ründü desene Sıla." "Sözlü sınava sabahleyin giriyorsun, öğleye doğru çıktın, diyelim. Bu arada, ailen de dışarıda bekliyor. Ve bir açık bufe hazırlanmış oluyor. "Boylece, içeride hocalar sana, tebrik ederiz, artık uzman. hekimsiniz, deyince, sen uçarak dışarı çıkıyor ve annenin ha zırladığı açık büfede, birlikte çalıştiğin tüm arkadaşlarını ağır liyorsun." Bunları anlatırken Sıla'nın yüzü özel bir ışık vurmusçasına ışıl ışıldı. Mutluluk 1şıklarıydı bunlar. Sanki o amı gerçekten yaşıyordu. Birkaç saniye süren bu ışıltı birden yerini donukluğa bırak 1. "Bazen o kadar ulaşılmaz, o kadar uzak görünüyor ki..." di ye mırıldandı ve sonra bana dondu: "Hem sen soylesene bana, nedir bu doktorluğa merak. Bana anlattırdın da anlattırdın, es kiden hiç sormazdın böyle şeyleri." "Biliyorsun, Sırma bir doktorla evli." "Evet, biliyorum. Oldukça maceralı bir düğún olmuştu, değil mi?" "Sırma'nın her işi olaydır zaten. Onunla konuşuyorduk da doktorların emeklerinin karşılığını alamadıklarını anlatıyor. du. Hatta bir dostları varmış, adam universitede doçent. Cok da başarılı. Bir tez hazırlıyor, ve bu tez Ingiltere'de uluslarara si bilimsel kongrede okunmaya hak kazanıyor. Onu davet edi yorlar. Büyük başarı, büyük onur kaynağı... "Ama adam gidemiyor. Neden mi? Üniversite onun mas raflarını karşılayamıyor, çünkü ödenek yok. Diyelim bastırsın parayı, kendi imkanlarıyla gitsin, ama ne hazindir ki oraya gi dip gelecek parası yok. Birak bilimsel bir kongreye katılmayı, gelecekte çocuklarını nasıl okutacağını düşünüyormuş kara kara. Böylesine değerli insanlarımızın hak ettiklerini alama maları ve layık oldukları konumda olmamaları ne yazık. Üste lik bu sadece doktorları değil, tüm sağlık çalışanlarını kapsi yormuş. O güzelim hemşireler başta olmak üzere. "Işte, Sırma'dan böyle öyküler dinlediğim için nelerden ge çiyorsunuz, şunu bir iyice öğreneyim, dedim. Özetle, merak da diyebilirsin buna." Serhat ayağa kalktı. "Hadi artık ben gideyim de sizi başba şa bırakayım." "O da nereden çıktı?" "Nereye gidiyorsun?" dedik bir ağızdan. "Benim yapılacak işlerim var. Sizin de kız kıza o malum sohbetiniz vardır. Serracığım, yolun açık olsun, Özgur'e de se lam," diyerek yanağımdan öpüp çıktı. "Bak ne düşünceli kocan var." "Öyledir," diye gülümsedi Sila. Birden geldiğimden beri aklıma takılan soru çıkıverdi ağ zımdan. "Serhat'ın nesi var? Sanki keyifsiz gibi... Aranızda bir sorun yok ya..."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE