Dedim ve anında kendime bir kızdım, bir kızdım. Tıpkı babaannemin bana yaptığı gibi sorguluyordum kızı. "Silacığım affet, böyle bir şey sormaya hiç ama hiç hakkım yok."
"Serra, bizler kardeşlerden de yakınız birbirimize, onun için sen sorarsın, ben de seni cevaplarım. Bizim sorunumuz yok da, Serhat'ın var."
"Nedir sorun?" "Artık bir işi yok."
"Ne! Ama nasıl olur, hani bir şirkette çalışıyordu, işinden
de memnundu."
"Gerçekten de memnundu ama ekonomik kriz onları da vurdu ve şirket battı. Şirket kapanınca, diğer çalışanlarla bir likte Serhat da işsiz kaldı."
"Yani şimdi o işsiz." "Evet, ne yazık ki öyle. Pek çok yere başvurdu ama nereye el atsa kuruyor sanki. Öte yandan ben de hálá okuyorum, dolayısıyla parasal yönden de sıkışığız."
"Hay Allah..."
"Annemden kalan mirasla bu evi almıştım, geri kalan parayı da bankaya yatırmıştım, ne olur ne olmaz diye."
"Ne kadar akıllılık etmişsin Sıla." "İşte şimdi koyduğum o paradan çekerek idare ediyoruz. Bu yılı başarıyla tamamlayıp uzmanlık sınavını da geçebilirsem, üniversitede çalışmaya başlayabileceğim, böyle ce az da olsa bir maaşım olacak. O zamana kadar Serhat da bir iş bulursa sıkıntıları aşmış olacağız. Ama," diye içini çekti sev gili arkadaşım, "o vakte kadar dayanmamız gerek."
"Bütün bunlar geçecek, Sila," dedim arkadaşımın ellerin den tutarak. "Sorun sadece bu değil ki Serra," dedi, gözleri hüzün dolu. "Iş bulamaması, eve katkıda bulunamaması, Serhat'ın moralini adamakıllı bozdu, depresyona girecek diye ödüm kopuyor."
"Yok canım, daha neler..."
"Öyle deme. Ben deliler gibi koştururken ve de evde sabah lara kadar ders çalışırken, o ne yapıyor? Televizyonun karşıs na geçip, elinde kumanda, sabahtan akşama kadar program iz liyor."
"Peki, iş görüşmeleri için çıkmıyor mu evden?" "Özgeçmişini her yere dağıttı ama asıl önündeki engel he biliyor musun?" "Ne?"
"Dil bilmiyor. Çat pat bir okul Ingilizcesi var. Ve artık gü nümüzde her yer ama her yer once, yabancı dil biliyor musu nuz, diyor. Arkadan da bilgisayar bilgini soruyorlar. Yabancı dil ve bilgisayar... Işte bir işe başvururken ilk sorulanlar... Okullarda bize bir yığın ezber yaptıracaklarına sağlam bir dil eğitimi verselerdi, bugün her şey çok daha başka olabilirdi. Bunu Hollanda, Isviçre gibi birçok Avrupa ülkesi beceriyor da biz neden yapamıyoruz? Hollanda'da liseyi bitiren bir genç en az iki yabancı dili gayet iyi öğrenmiş oluyor." Onu teselli edecek bir şeyler söylemek istiyor ama laf bulamıyordum.
"Seni de üzüyorum, Serra."
"Lütfen böyle söyleme; ben, bizler ne yapabiliriz, diye dù
şünüyordum."
"Onu teselli etmeye çalışıyorum. Sabırlı ol, bugünler de ge çecek, diyorum. g*n gelecek sen de güzel bir işe gireceksin, diyorum. Daha ne yapabilirim ki..." "Aslında doğru söylüyorsun, Sila. Bak ben de Algatur'a gi rene kadar aylarca kapı kapı iş aramıştım. Ama sonunda oldu ve işimden çok memnunum."
"İşin kötüsü onun moral bozukluğu ilişkimizi de etkiliyor. işi yok, eve para getiremiyor diye komplekse giriyor ve o za man da asık suratlı, hatta kırıcı olabiliyor. Su günlerde biliyor musun, neyin farkına vardım."
"Neyin?" "Ben bu güçlükleri ondan daha iyi gögüsleyebiliyorum. Er
kekler güçlü görünüyorlar ama sorunlar karşısında daha ca buk bozguna uğruyorlar." "Kaan'ı hatırlasana Sila; Melis hamile olduğunu söylediğin de, baba olmaya hazır değilim, diye adam evini terk etti. Daha dogrusu kaçtı be kaçtı..."
"Bizim durumumuzdaysa, ikimiz de aynı zorlukları yaşıyo
ruz ama ben bir arada olduğumuzda başka şeylerden söz ede biliyor, haydi bir sinemaya gidelim de havamız değişsin, diye biliyorum. Gülmeye, başka şeyler düşünmeye çalışıyorum. "O ise hep suratı asık, evde oturuyor ve başka hiçbir şey yapmak istemiyor. E, bu da bir süre sonra benim sinirime do kunmaya başlıyor. Ve - hiç de istemediğim davranışlar içine
giriyorum. "Örnegin geçen gün, üniversiteden gelmişim, yorgunum; üstüne ústlük bütün gece sıki ders çalışmam gerek ve ev nasıl biliyor musun? Savaş alanı... resmen savaş alanı. Yataklar ya pilmamış, bulaşık tabaklar mutfakta olduğu gibi duruyor. Ser hat'a gelince, elinde kumanda, divana yayılmış, televizyon iz
liyor.
"Bütün bu manzara üstüne dönup bana, akşama ne yiyece giz, demez mi..."
Çıt çıkarmadan dinliyordum arkadaşımı.
"Ben de aynı soruyu sana soracaktım, dedim ona. "Üstüme gelme Sila, zaten moralim bozuk, dedi.
"Bomboş oturacağına, azıcık evle ilgilensen, şuraları bir toplamış olsan eminim hem senin hem de benim moralim için çok daha yararlı olurdu, dedim."
"Peki, o ne dedi bu sozler üzerine?"
"Hiçbir şey demedi. Yavaşça televizyonu kapattı, ceketini aldı ve çıkıp gitti."
"Yapma..."
"Evet, çıkıp gitti! Eve saatler sonra, sabaha karşı döndü. "Tabii, o sinir bozukluğuyla ders çalışmak da hak getire... Aramızın bozulduğuna mı yanayım, benim için çok değerli sa atleri ziyan edip ders çalışamadığıma mi." "Ah, canım benim. Nasıl, bari daha sonra barıştınız mı,
yoksa bana şov mu yapıyordunuz?" Başını salladı Sila. "Yok, yok; çoktan barıştık ama genel olarak tadımız yok." "Geçecek canım," dedim, "bu günler de geçecek. Ve de çok
yakın bir gelecekte sen sonsuz başarılı bir doktor, Serhat'ımız
da işinin başında olduğunda, bu gunleri animsayıp, hey gidi
günler hey, diyeceğiz.
Dolan gözlerini sildi Sila. "Umarım Serra, umarım."
"Elbette! Hele de sen... Nelerden geçtin sen, bunu mu aşa
mayacaksin. Mümkün değil. "Ama şimdiiii, hemen üstüne bir şeyler geçiriyorsun ve biz
bu evden çıkıp gidiyoruz." "Canım hiç çıkmak istemiyor. Otur oturduğun yerde Ser
dışarı."
"Hayır efendim, hemen ve derhal ve de kesinlikle çıkıyo
ruz."
"Nereye gidiyoruz peki?"
"Bir zamanlar moralim çok bozuk olduğunda annemin be ni götürdüğü yere... Ben küçücük bir kız çocuğu iken ve de babam randevumuza gelmeyi unuttuğunda kalbim kırılmıştı
ve çok ağlamıştım. "Bunun üzerine annem beni kolumdan tuttuğu gibi Vak ko'ya götürmüştü, o şıkır şıkır vitrinlere baktıkça, içimiz açıl mıştı. Kafede oturup pasta yemiştik, daha daha sonra da annem bana burçlu bir yastık almıştı. Hálá saklarım."
"Şimdi sen de aynı yöntemi bana uygulamak istiyorsun, öyle mi?"
"Evet efendim, aynen öyle."
"Alemsin."
"Hah şöyle, gül biraz... Hem bak kızım, ömür kısa hayat
fani..." "Filozofluğa da başladın bakıyorum."
"Tabii kızım, iş olacağına varır. Sen elinden geleni yapıyor sun, öyle değil mi? Öyle! O zaman gerisini takmayacaksın ka fana....
"Tamam, tamam," diyerek beni susturmaya çalıştı Sıla. Böylece sevgili defter, arkadaşımın elinden tuttum; gittik. gezdik, bir şeyler yedik, içtik, havamız değişti.
Ve de, orada dolaşırken dolaşırken vereceğim kişilerden çok beni mutlu eden iki nesneye rastlamam mi....
Birincisi, Sıla'ya burçlu yastık!
Hemen atladım.
"Bunu alıyorum," dedim.
"Ciddi olamazsın Serra, lütfen bırak şu yastığı..."
"Hayır efendim, çok ciddiyim. Ustelik biliyorum, sana
uğur getirecek bu yastık." "Çocukluk yapıyorsun Serra," dedi ama hele de 'uğur' söz
cüğünü duyunca, bal gibi bağrıa bastı yastığı.. Derken, aynı reyonun hemen yanında mankenin omuzları
na atılmış bordo bir şal görmem mi.... "Bugün benim şanslı günüm, Sila."
"Yine ne gördün?" "Şu bordo şala ne dersin?"
"Sü-per, derim."
"Ben de seninle aynı fikirdeyim. Ve onu görür görmez bili yor musun ne düşündüm."
"Doğmak?"
"Buraya gelirken vaktim olmadı, babaanneme bir şey ala madım; na." apar topar ve eli boş olarak çıktım kadının karşısına.
"Büyükler pek bakmazlar böyle şeylere, sen kendin geldin
ya..." "Gerçekten de öyle ama yine de... ufak da olsa bir şey ge tirmek isterdim. Oysa şimdi..." dedim, Sıla'nın kolunu çim dikleyerek, "Oysa şimdi tam da gönlüme göre bir armağan bul muş vaziyetteyim. Hadi, gidip soralım fiyatımı..."
Bize yardımcı olan genç kız, "Şallar indirimde efendim," demez mi... "Görüyor musun Sila," diye fısıldadım kulağına, "sanslı günümdeyim demedim mi sana az önce. Baksana indirimdey
miş. Ama heyecanımdan ne biçim fısıldamışsam, kız gülerek bana baktı ve. "Hem de yüzde elli indirim var. Yarı fiyatına alacaksınız demektir bu..."
Oley, diye bağırmamak için kendimi zor tuttum, ne de ol sa evli barklı kadınız şunun şurasında.
Boylece o bordo şalı da babaanneme aldım mı sana... Iki adet cuk oturan armağan.... Ay, bir mutlu oldum, bir mutlu...
Daha sonra Sila'yla vedalaşırken, "Bak," dedim, "bunalınca
beni ara, birlikte ağlar, güler, açılırız. Arkadaşlar ne güne du
ruyor." "Zaten sizler de olmasanız..." diyerek sarıldı bana.
Ondan ayrılınca koşturarak eve geldim. Babaannem ne diyecekti acaba? Paketi açarken yüzünü görmek için ölüyordum.
Baktım, pencerenin önünde oturmuş, geleni gideni izliyor. "Nasıl gitti ziyaretlerin?"
"Herkesin sevgi ve saygıları var." "Sag olsunlar."
Paketi masanın üstüne bıraktum. Az sonra sofrayı kurmak için gelecekti nasıl olsa... "Safiye aradı."
"Ya..."
"Eğer bir maniniz yoksa, bu gece size oturmaya gelmek is tiyorum, dedi. Ben de, ne manimiz olacak ki, buyur gel, de dim. Yemekten sonra gelecek."
"Çok iyi."
"Sahi, memnun oldun mu?"
"Hem de nasıl..."
"lyi! Oyalanmadan yemeğimizi yiyelim o zaman," diyerek
masaya yöneldi.
"Burada bir paket var."
"Evet."
"Odana kaldırsana..."
"O benim değil ki..."
"Senin değilse kimin?" "Ne bileyim..."
"Allah Allah, gökten zembille inmedi ya bu buraya." "Eh, açıp bakalım bari. Belki içinden kime ait olduğunu anlarız."
"Nasıl açarız, baksana hediye paketi yapılmış. Ne kadar da süslü." Yan yan bana bakıyor, neler olup bittiğini anlamaya çalışı
yordu. "Bunun altından yine senin bir marifetin çıkacak gibi
ya... "O zaman aç şunu babaanne. Aç da ne var görelim." Büyük bir dikkatle fiyongu çözüp kurdeleyi katladı. Üstün
deki minik gülü de özenle bir kenara koyduktan sonra sonun da paketi açtı.
"Şiştim valla babaanne. Açabildin şunu nihayet..." "Ne yapsaydım," dedi ters ters, "sizler gibi cart diye kâğıt ları yırta yırta mı açsaydım."
Ve kutunun kapağını kaldırıp, ince kâğıtları kenara çekince, şal tüm ihtişamıyla ortaya çıktı.
Babaannem öyle şaşırmıştı ki, bakıp duruyordu. "Dur babaanneciğim," dedim ve şalı alıp omuzlarına koy dum.
"Haydi gel, gidip aynaya bakalım." Böylece birlikte yatak odasma yollandık ve ceviz gardro bun boy aynasının karşısında, ben biraz geride, o onde durup
aynadaki aksine baktık.
"Babaanneciğim, o kadar yakıştı ki..." "Yani şimdi bunu sen mi aldın?" diye sordu küçük bir sesle.
"Evet, canım benim."
"Ama olur mu, pahalıya benziyor bu. Kim bilir kaç para
verdin." "Unuttun mu, ben çalışan ve kendi parasını kazanan bir kadınım." "Bir kutu kurabiye getirseydin pekäläydı; bu çok büyük ol du. Hem siz yeni evlisiniz, etiniz ne, budunuz ne....
"Begendin mi? Sen onu soyle..."
Beğenmez olur muyum." dedi şalı okşayarak, "baksana
yumuşacık." Sonra uzanıp beni optu. "Çok teşekkür ederim,
evladım."
Duygulanmıştı, hem de çok....
Bulaşıkları yıkayıp kaldırmıştık ki, Safiye Teyze geldi. "Serra kızımız için geldim bu akşam."
Saygılı bir ses tonuyla, "Sag olun efendim," derken babaan
neme de bir bakış fırlatmaktan kendimi alamadım.
O hep beni eleştirir ya, doğru durust konuş, diye; işte şim
di ona, bak gerektiğinde senin istediğin gibi de konuşmasını biliyorum ben, mesajını veriyordum. Safiye Teyze koltuğa yerleşir yerleşmez, "Kadriye Hanım, o ne güzel şal öyle," demez mi....
Ah sevgili defter ah, babaannemi gorecektin. Nasıl da gururlanarak, nasıl da mutlulanarak, "Torunumun hediyesi," dedi.
Eh, bu da dünyalara bedeldi doğrusu... Derken telefon çaldı!
Ve - tam da tahmin ettiğim gibi Özgür anıyordu.
"Benim kızlarım nasıl?"
"Kızların, senin en sevgili kızını ağırlamakla meşguller."
"Yaa, kimmiş o?"
"Bak bir de soruyor. Safiye Teyze tabii ki..." "Tahmin etmeliydim."
"Biz burada Kadriye-Safiye-Serra üçlüsü şeklinde muhab
bet ediyoruz."
Özgür'ün kahkahaları bizimkilere kadar ulaştı.
"Oh, ne güzel! Keşke ben de orada olsaydım," deyince te lefonu önce Safiye Teyze'ye, sonra da babaanneme verdim. Epeyce bir konuştular "damatla", sonra yine ben aldım. "Akşam otobüsüyle geliyorum, sakın beni almayı unutma," dedim.
"Bakıyorum son gününü de babaannenle geçiriyorsun,"
dedi Özgür sanki bilmiyormuş gibi.
Ben de oyunu sürdürerek, "Tabii," dedim, "son günümü de
babaannemle başbaşa geçirip öyle dôneceğim." Artık bizimki pek bir mutlu oldu, Safiye Teyze'yle karşılık li bakışıp gülüştüler.
Bu arada, "Seni çok özledim," diye fısıldadı Özgür. "Ben de," dedim.
"Seni çok seviyorum," diye devam etti.
Yine, "Ben de seni," dedim.
Bu iki cin kadının önünde de rahat konuşulmuyordu ki...
Gözlerini ve kulaklarını dikmiş, bakıyorlardı. "Haydi," dedim havadan sudan konuşurmuşuz gibi, "yarın
görüşürüz." O yine, "Seni çok özledim," diye fısıldayıp telefonu kapattı. İşte böyle sevgili defter.
Ne gündu ama..
Her işte bir hayır vardır, derler ya, belki de babaannem için gelmem Sila'ya yarayacak. Cunku Istanbul'a döner dönmez ilk işim arkadaşları toplayıp Sila'ya nasıl yardımcı olabiliriz, onu konuşmak olacak.
Umarım bir şeyler yapabiliriz.
Umarım...
26 Nisan, Çarşamba
Bu sabah ofise erken gittim ki. işe girişmeden mailleri, faksları okuyup aradan çıkarayım. Bu öyle vakit alıyor ki, bir türlü işe başlayamıyorsun. Doğal olarak iş de Serra Hanım'ı beklemiyor. Mail'lere bakarken... bakarken... Dilek'in adını görmem
mi... Bana ne gondermiş olabilir, diye merakla açtım ve "Aman Tanrım," oldum!
Müthiş bir haber vardı, sevgili defter, müthiş!
Dilek.. Evet... Dilek...
Hamileymiş!
Ve cadı kız bunu bizlere mail atarak bildiriyor. Üstelik tam tamına iki aylık hamileymiş.
lyi ki etrafta henüz kimseler yoktu çunku bilgisayarın ba şında tepinip, yaşasın, yaşasın, diye bağırırken hiç de saygın bir iş kadını portresi çizmediğim kesindi.
Acele Dilek'i aradım, telefonu meşgul sinyali veriyordu. Bu kez Melis'i denedim ve en azından bir kişiye, "Derhal bilgisa yarını aç," deme keyfini yaşayabildim. Tekrar Dilek'in numarasını tuşladım ve bu kez onu yakaladım.
n
2₁
2,
"Tebrikler arkadaşım, tebrikler... Bu ne güzel haber böyle...." "Sag ol Serra, ilk bizim takıma haber vereyim, dedim. Da ha sonra da annemlere ve akrabalara... Tabii ki annemlere ve Ulaş'ın ailesine bizzat gidip söyleyeceğiz. Umarım annem ters bir laf edip keyfimizi kaçırmaz."
"Amma da pimpiriklisin."
Işi şakaya boğmaya çalışıyorduk ama ikimiz de yoğun bir duygusallık içindeydik o anda. Nasıl olmayalım ki....
Bu haber, yeni bir insan, yeni bir hayat demekti.
Ve Dilek için bundan böyle hiçbir şey aynı olmayacaktı.
Her şey ama her şey değişecekti.
Çünkü artık o bir anne olacaktı.
Ulaş da baba...
Inanılır gibi değil.
Aslında Melis hamile olduğunu söylediğinde elbette heye
canlanmıştım.
Hepimiz heyecanlanmıştık. Ama Dilek - işte bu çok başkaydı!
Sanki Dilek'le konuyu derinlemesine duyumsadım. Önemini daha bir kavradım.
Çocuk konusu eskiden Himalayalar kadar uzak ve soğuk, dolayısıyla dinlemesi bile abesken, şimdi o Himalayalar'ın gi derek görüş alanıma girmekte olduğunu, konuya daha bir ya kınlaştığımı hissediyorum.
Belki de onun için Dilek'in bebek beklediği haberi beni bunca etkiledi.
Her şey ne kadar göreceli... Genç kızken, evlilerin, hele de çocukluların muhabbeti nasıl da sıkıcı gelirdi. Şimdiyse bekâr arkadaşların sorunları sözkonusu oldugun da öylesine dinliyor ve biz evlileri ilgilendiren konulara dönü veriyoruz..
Hem de hiç farkında olmadan. Telefonu kapar kapamaz yine çaldı.
Arayan Esin'di.
"Dilek'in haberini aldın mı?"
"Bir kez daha teyze oluyoruz, Esin." "Ne demezsin," dedi ve ekledi Esin. "Bugün oğle yemegin
de buluşuyoruz, ona gore."
"Yapmayın! Akşam üstu olmaz mıydı?" "Aslında Melis de akşam üstü bana gelin, dedi; ama Di lek'le Ulaş bu akşam ailelerini ziyaret edip güzel haberi vere ceklermiş. O zaman biz de Dilek'i kutlamak için kısa da olsa
öğlen, yemekte buluşalım, dedik. "lyi de, ben fazla kalamam, çok işim var."
"Dilek'in durumu da sıkışıkmış ama bugün böyle olsun da, daha sonra rahat bir zamanda toplanırız nasıl olsa..." Böylece oğle yemeğinde buluştuk. Dilekçiğimin yüzü ışıl
ışıldı. Hepimiz sarılıp, onu kutladık. Melis de kocaman bir na
zar boncuğu getirmiş mi sana..
Derken soru bombardımanı başladı. "Soylemeden iki ay nasıl dayandın?".
"Ne zaman anladın?"
"Cinsiyeti belli mi?"
Ve Dilek, gözlerinde muzip ışıltılar, tüm soruları cevapladı. Evet, iki ay söylemeden dayanmıştı çünkü erken haber ve
rip sonra da düş kırıklığı yaşansın istemiyordu.
Evet, doktora gidince kesin olarak öğrenmişti.
Hayır, cinsiyeti henüz belli değildi. "Bence erkek olacak." dedi Melis, bilmiş bilmiş.
"Nereden bildin?"
"Baksana yüzü şımdiden güzelleşmiş." "Eee, kız olsaydı guzelleşmeyecek miydi?" "Eskiler oğlan olursa parlar, kız olacaksa kararır, derler." der demez kıyamet koptu.
"Affetmişsin sen onu..."
"Sen de kıza hamileydin, ne karardın ne bir sey....
"Lafa bak..."
"Bu tür insanların modası geçti kızım, artık son sözú so nografi söyleyecek."
"Tamam, tamam, teslim oluyorum," dedi Melis, ellerini ha vaya kaldırarak. Sonra da ekledi: "Çocuklar, cumartesi günü bende toplanıyoruz ve rahat rahat çene çalıyor, bu haberin ta dını çıkarıyoruz. Ne dersiniz?"
"Uygundur," sesleri yükseldi. Böylece o bir saat sonunda herkes alelacele birbiriyle öpuş
tü ve gidecekleri yere dağıldı. Bu güzel haber beni nasıl da etkiledi, sevgili defter. Düşünsene, Dilek'le Ulaş sadece bir çifttiler bugüne dek.
Birbirlerinin partnerleriydiler.
Oysa şimdi bir aile olacaklar onlar. Işte aradaki fark
Aradaki o buyük fark.
Bir aile olmak...
Tum sorumluluklarıyla Tüm güzellikleriyle...
29 Nisan, Cumartesi
Melis oyle bir cay sofrası hazırlamıştı ki, hani bir kuş sütü eksikti denir ya, aynen öyle.
"Kızım, ne bu! Doldurmuşsun masayı! Kim yiyecek bu ka dar şeyi!" diyen Dilek'e, Melis, "Sen!" dedi. "Sen artık iki can taşıyorsun, onun için de bol bol yemen gerek.
"Yok yaa..." dedi Dilek, sanki hemen oradaki her şeyi yi
yip, anında bin kilo oluverecekmiş gibi.
Melis kahkahadan kırılıyordu. Belli ki bu abartılı sofrayı muzurluk olsun, diye hazırlamıştı. "Evde ne var ne yok doldurdum buraya... Sırf senin yüzü
nu görmek için," diyor, gulup duruyordu. "Eglen bakalım," dedi Dilek, "zaten annemle birbirimize
girmişiz, bir de sen eglen." "E, bravo Dilek," dedi Esin, "daha ne oldu şunun şurasın da..."
"Bence sen anneni kafanda çok büyütüyorsun," dedi Melis,
"Onun için her lafın altında bir kasıt arıyorsun."
"Öyle mi?" Melis ona yan yan bakarak, "Bence öyle," dedi. Ben de Melis'e destek vererek, "Habibe Teyze, okul yılla rinda bize çok tatlı davranırdi," deyiverdim.
Ama gerçekten bizleri kollardı. Esin, "Haydi anlatsana, neler oldu?"
"Önce Ulaş'ın annesiyle babasına gittik ve onemli haberi verdik. Tabii ki çok ama çok sevindiler." Sonra bana döndü Dilek. "Aynı senin deden gibi meğer onlar da şaraptan anlar larmış ve evlerinde çok kaliteli ve değerli şaraplar bulunur muş. Kutlamak için hemen bir şişe açtılar; tabii ben içmedim ama onlar yeni bebeğin şerefine kadeh kaldırdılar. Boylece ke yifler yerinde, oradan çıktıktan sonra annemlere gittik.
"Sen de annenleri en sona atmışsın, laf aramızda," dedi Melis. "Ilk once bizler, sonra kayınvalide, kayınpeder, en son da da sizinkiler... Valla, ben olsaydım bozulurdum."
"Nasıl olsa bozulacak bir şey bulacağı için onu en sona bi raktım. Keyfimi kaçırmadan diğerleriyle rahat rahat bir kutla yayım, geri kalanı da bir biçimde göğüslerim, diye düşün dum."
Çok acımasızsın be Dilek..."
Dilek bu sözleri duymazlıktan gelerek devam etti. "An nemle babama söylediğimde..." "Dur bir dakika, dur bir dakika... Çok önemli bir ayrıntıyı atladın. Nasıl söyledin onlara?"
Boş boş baktı Dilek, Melis'e. "Nasıl, nasıl soyledim?"
"Canım yani hangi sözcüklerle?" "Ilahi Melis! Bir torununuz olacak, dedik, başka ne diye cektik ki..." "Guzel! Şimdi devam edebilirsin," dedi Melis, yüzünde tat
min olmuş bir ifade. Su Melis bazen o kadar çok ayrıntıya takılıyor ki, asıl ko nuya bir türlü gelemiyoruz. Bunun, 'nasıl söyledin'i var mı...
Dilek anlatmaya devam etti. “Bizi kucakladılar ve annem hıçkıra hıçkıra aglamaya baş ladı. Hani, herkesin bir gozleri dolar ya... Kayınvalidem de çok duygulandı mesela ama bunlar mutluluk gözyaşlarıdır,
gözlerini silersin, olur biter, değil mi?
"Hayır, bizde öyle olmuyor işte. Annem oyle bir ağlıyor ki,
sanki bir bebek haberi değil de, ölüm haberi vermişiz." "Allah korusun," dedi Melis hemen tahtaya vurarak. "Nitekim babam, Habibe ne oluyorsun, topla kendini. Boyle güzel bir günde çocukların keyfini kaçırma," dedi. "O ise, ne yapayım elimde değil, diyor hıçkırmaya devam ediyordu. Bu arada abuk sabuk konuşuyor, keşke rahmetli an nem hayatta olsaydı da, torun çocuğunu görseydi, gibi laflar ediyordu.
"Neyse sonunda sustu, gitti, yüzünü yıkadı. Bu arada ba
bam bizimle konuşuyor, annemin yarattığı havayı dağıtmaya
çalışıyordu.
"Aglama faslı bitince, sıra annemin öneri ve öğütlerine gel mişti." Dilek'e belli etmeden bakıştık, zavalli Dilek dercesine...