4. Bölüm

3149 Kelimeler
"Tabii ya... Beni en sinir eden de ne biliyormusun. Ne var bunu büyütecek, evde ne varsa onu yerler, bunlar yabancı mi demesi... Oysa onun arkadaşları için ben hâlâ yabancı sayılı rim, iyi bir izlenim bırakmak istiyorum. "Hem o erkek... Buzdolabından alıp pat diye sofraya koy sa kimse bir şey demez ama ben aynı şeyi yapsam, bal gibi de eleştirirler. Olacak iş mi Tanrı aşkına..." "Biliyor musun Serra, erkekler klasik anlamda misafir ağır lamayı bilmedikleri, o emekten haberdar olmadıkları için, ne var bunda, diyorlar. Bunu ben neye benzetiyorum biliyor mu sun?" "Neye?" "Dedem son zamanlarda hiç sokağa, çarşıya çıkmaz oldu ya, onun için ne fiyatlardan haberi var, ne bir şey. Geçen geli şimde aldıklarımı ona gösteriyordum. Bilirsin, kadın giysileri ne bakmayı sever. Mesela bir bluz gösteriyorum, kaça aldın, diyor. Şu kadar, diyorum, üff amma pahalıymış, diyor. Sonra başka bir şeyin fiyatını soruyor, yine üff sizi fena kazıklamış lar diyor. Sonunda dayanamadım, dedeciğim bunların hepsini ucuzluktan aldım, ne kazıklanması, dedim. Bu kez de, Allah sizlere akıl fikir versin, demez mi..." Bu kez Sırma öfkeliydi, ben gülüyordum. "Haydi mutfağa geçelim, sana sebzeli spagetti yapacağım." "Oley!" Ben yemeği hazırlarken, o da geçip karşıma oturdu. "Biliyor musun Serra, bazen düşünüyorum da, evlendik ve hayatın heyecanlı bir yanı bitti." "Bu da nerden çıktı ki şimdi?" "Yani... şöyle..." Söylemek istediklerini toparlamakta zorluk çeker gibiydi. "Insan bekarken, her yolculuğa çıktığında, acaba yanıma kim oturacak? Acaba bu o mu? Hayatımı değiştirecek erkek mi, diye düşünür ya..." "Hiç de böyle düşünmemiştim." "Nasıl düşünmemiştin, bal gibi de düşünmüştün. Hatırlamiyor musun?" "Aman Sırma, çocuktuk o zaman..." Sırma beni duymazlıktan gelerek devam etti. "Sonra diyelim bir partiye gideceksin, acaba hayatımın erkeği orada mı karşıma çıkacak diye düşünürsün ya... Özetle, hayatında bir heyecan, bir sürpriz öğesi vardır hep." "Oysa şimdi..." Durdu, düşündü biraz ve sözlerini tamam ladı. "Bu heyecan öğesi, bu pırıltılı beklenti kalmadı. Hayatımızın o dönemi kapandı." Bayağı bayağı hüzünlenmişti. "Kızım sen kafayı mı yedin? Neler saçmalıyorsun?" dedim, kendimi tutamayarak. "Anlasana beni... O romantik dönem kapandı. Buna üzülüyorum." "Sen Deniz'i sevmiyor musun?" "Ne alakası var Serra..." "Ne demek ne alakası var. Bal gibi alakası var. Sen önce be nim soruma cevap ver. Deniz'i seviyor musun sevmiyor musun?" "Elbette seviyorum, ne biçim soru bu!" "Seviyorsan niye böyle abuk sabuk konuşuyorsun?" "Ay Serra, üff... Bir türlü derdimi anlatamıyorum sana... Ben sadece o romantik beklentiler dönemi bitti, diyorum. Hoş bir şeydi o umutlar, o heyecanlar..." Benim ona hâlâ boş boş baktığımı görünce, "Tamam, tamam! Konuyu değiştirelim, sana ne demek istediğimi anlatamayacağım anlaşılan," dedi. "O zaman şu tabakları sofraya taşı sevgili kuzenim benim. Evet, ne diyorduk, benim aklım senin o yüksek fikirlerine erişemiyor ne yazık ki. Benim bilebildiğim, o romantik fikirleri genç kızlarken hepimiz yaşadık, sonra da romantik duygula rimizin hedefi olan erkeklerle evlendik, şükürler olsun. "Ve şimdi de evlilik denen o çok çalkantılı denizde g batırmadan yol almaya çalışıyoruz." "Romantizmi yitirmek ne kötü," diye içini çekti, sonra is yan edercesine ekledi: "Ama - bunu kaybetmeyenler de var." "Yaa... kimmiş onlar?" "Dubai'de bir Amerikalı karı koca var. Karısı anlattı. Sa gemiyi bahları kocası onu Shakespeare'den soneler okuyarak uyandı. Durdu, o malum hülyalı bakışlarıyla beni süzdü ve devam etti: "Çok kıskandım Serra, çok. Deniz'e dedim ki, bak ne er kekler var. Senin hiç aklına gelmez böyle şeyler." Ağzımdakileri püskürtmemek için kendimi zor tuttum. Lokmamı yutar yutmaz gülmeye başladım. nyormuş." "Sirma, sen adam olmazsın! Zavallı doktor eniştemizi dü şünüyorum da, gece nöbetinden gelmiş... adam zaten saatler dır ayakta... Sonunda kendini yatağına atabilmiş ve kurşun gibi bir uykuya dalmış. "Ammaaa... her şeye karşın senden evvel uyanacak ve sa bahın köründe sevgili eşini şiirler okuyarak uyandıracak. "Ne diyebilirim ki... Inanılmazsın!" Tevekkeli değil, teyzem hep, ne zaman büyüyecek bu kız, . "Çok komik," dedi. Sonra ekledi, "Sanki her gün nöbette... Bunun hafta sonu da var." "Valla sana bir şey söyleyeyim mi, eğer Özgür beni şiir oku yarak uyandırmaya kalksa herhalde kafasına yastığı yerdi." "Aman sen de... Zaten senin romantizmle hiçbir zaman il gin olmadı ki..." "Şuna bak! Pekala da oldu ama onun da bir zamanı var, ayaklarını yere basmanın da..." Yemeklerimizi bitirmiş, dondurmalarımızı alıp koltuklara gömülmüştük ki telefon çaldı. "Hayırdır." dememe kalmadan, "Eniştemizdir," dedi Sırma o bilmiş tavrıyla. Gerçekten de arayan Özgür'dü. "Yolculuğun nasıl geçti?" diye sordum sesimi düz tutmaya çalışarak. Ne soğuk olmalıydı (öyle ya, Ankara'ya varınca ara mıştı), ne de sevindirik (aradım diye bak nasıl da sevindi, her şeyi unutuverdi dedirtmemeliydi). Ince ayar anlayacağın... "lyidir! Siz nasılsınız? Sirma geldi, değil mi?" "Evet, Sirma burada." Sırma hemen seslendi: "Selam enişte." Özgür'ün hafifçe güldüğünü duydum. "Onu optüğümü söyle." "Seni öpüyor." "Ben de onu, ben de onu," diye ahizeye doğru bağırdı Sırma. "Haydi size iyi eğlenceler, yarın görüşürüz." "Tamam," dedim ve ekledim. "Işlerin rast gitsin." Telefonu kapatınca Sırma taklidimi yaptı. "Işlerin rast gitsin! Ne kadar da havalıyız öyle Serra Ha nim." "Sen de ne kadar yalakaydın öyle... Enişteler menişteler, telefona seslenmeler..." "Kızım, senin aran bozuk olunca, aile daha iyi davranacak. Bu işin kuralı bu..." "Nedenmiş o?" "Sana manevra alanı bırakabilmek için..." "Benim aklım ermez senin o manevralarına." "Tabii kızım, sen onunla soğuk nevale konuşmalar yaparken, ben de morozluk yapsam... olmaz! Denge bozulur! Hani iyi polis, kötü polis var ya, onun gibi bir şey. Ben iyi polisi oy nayacağım ki, sen nazlanmanı sürdürebilesin. Kapiş?" "Korkulur senden Sırma!" "Ne fayda," diye içini çekti tıpkı babaannem gibi. "Kendi. me bir yararı olmadıktan sonra." "Pek dertliyiz bakıyorum." "Evliliğimiz giderek monotonlaşıyor. Heyecan kalmad heyecan..." "Ne demek istiyorsun?" "Nasıl anlatsam, örneğin Deniz'i gördüğüm zaman kalbim kut küt atardı." "Yine başa döndük gibi bir his var içimde." "Nasıl yani?" "Şu romantizm konusuna dönüş yaptık gibime "Aman Serra, sus da dinle. O da bana bakarken erirdi sanki. geliyor." "Ama şimdi erimiyor!!!" "Sen alay et daha..." "Kızım, Deniz'i görünce mutlu olmuyor musun?" "Oluyoruz herhalde." "Ee, daha ne?" “Ama o geliyor, beni öpüyor, yemeğimizi yiyoruz ve TV iz liyoruz. Haftada bir iki de dışarı çıkıyor, yemeğe, sinemaya fi lan gidiyoruz." "Evlilik kurumuna hoş geldiniz, Sırma Hanım." "Öyle deme ama Serra. Örneğin Dubai'de bir başka çift var. Ne zaman bir araya gelsek, bu karı koca hep el ele tutuşarak oturur, adam sürekli karısıyla ne kadar mutlu olduklarını an latır. Yok nasıl her yere birlikte gidiyorlarmış da, yok karısı ne şahane yemekler yapıyormuş da... Karısı da ondan hep sevgi lim, sevgilim, diye söz eder, adamın adı yokmuş gibi... Üste lik bunlar bin yıllık evli." "Geçiniz." "Nedenmiş?" "Şov yapıyorlar da ondan." "Hiç de değil, hem sen onları tanımıyorsun bile..." "Tanımama gerek yok, burada da var öyle etrafa gösteriş yapanlar. Bakın biz ne kadar harikayız, pozlarında olanlar." "Ne diye şov yapsınlar ki?" "Valla bilemem belki de samimidirler, ote yandan ilk za manlar hariç böyle herkesin gözüne sokarcasına opüşüp kok laşanların bir sorunu var gibime geliyor. Yok mu bunların ev leri?" "Aman sen de..." dedi ve huzunle sözlerini tamamladı. "Hem bak, sen de, ilk zamanlar hariç, dedin." "Evet, dedim. Ne olmuş?" "Yani bir zamanlar romantizm varmış ama giderek olmuş," dedi ve ekledi... "Tabii bazıları bunu devam ettirebiliyor, bi zim gibilerse... "Sırma!" "Efendim." "Sen derhal Dubai'deki o arkadaş grubundan çıkıyorsun. Anlaşıldı mı?" "Nedenmiş?" "Anlattıklarına bakılırsa çok abuk bir grup da ondan. Ne bu, yok uluorta biz ne harikayız şovu yapanlar, yok sabah sa bah şiir okuyarak uyandırma servisini oynayıp sonra da bu nun reklamını yapanlar..." Sırma kıkırdadı. "Zaten o iki çift hep birbirleriyle yarışıyor, hem de her ko nuda." "Gördün mü? Mesele aydınlanmıştır. Aydınlandığına göre senin de gidip kendine doğru dürüst arkadaşlar bulman gerek. Şöyle normal, sıradan vatandaşlar olsun." "Sana da bir şey söylenmez," diye homurdandı. İçimi bayan bu konu böylece kapandıktan sonra Sırma'ya sürprizimi açıkladım. Tam onun seveceği tür bir aşk filmi al mıştım o gece izlememiz için. Başrolde de Jennifer Aniston vardı. "Yaşasin! En büyük Serra! En büyük Serra!" diye tempo tutmaya başladı avaz avaz. "Sus kızım, apartmanı ayağa kaldıracaksın." Filmi izlemeye hazırlanıyorduk ki, birden, "Aaa, sen bun larla mı yauyorsun," diye bir soru fırlattı Sırma. Onu bunca şaşırtan nedir diye üstüme baktım. "Nasıl ya. ni?" "Böyle penye pijamalarla mı yatağa giriyorsun?" "Üstümde gordugune göre, yanıtım evet olmalı, öyle değil Ben?" "Kocan varken de mi?" "Kocam varken veya yokken diye iki ayrı gardrobum yok Sırma." "E, pes vallahi." "Bıri lutfen bana neler olup bittiğini söyleyebilir mi?" "Yani şu üstündeki pijama var ya..." "Evet..." "Bak ne diyeceğim, Sen böyle giyinmeye devam edersen, tüm çekiciliğini yitirirsin, bilmiş ol." Bir koşu gidip aynada pijamama baktım. Mavi-beyaz eko seydi. Pek de güzeldi bence. "Nesi var," dedim. "Üstelik tam da uykuya uygun renkler. Mavi insanı sakinleştirir." "Kızım," dedi upki çocukluğumuzda beni süslemeye ça lışırken sabırlı olmaya gayret eder tavırlarıyla, "Bu pijama kız larla yatıya giderken giyilir. Hiçbir itirazım yok. Ammaaa... yeni evli bir bayan böyle şeyler giymez." "Ne giyer peki?" "Bir kere şöyle fışır fışır bir şeyler olmali... Incecik askıli olmalı..." lyi, soğuktan donup ölelim bari..." "Yaşlılar üşür ve kat kat giyinir. Sen gençsin kızım, unut tun mu? Hem lafımı kesme. Evet, ne diyordum, dekolte, fışır fışır bir şeyler olmalı. Ayrıca uzun olmalı, sen yürürken etek leri dalgalanmalı. Ve de düz renk olmalı, ne bu desenler boy le, ala bula..." "Renklerini de ismarlayacak mısın?" "Elbette! Pastel olacak, uçuuuk somonlar, uçuuuk maviler, beyazlar... Peri kızı gibi olmalısın. Sonra, bu gecelikleri bir omek sabahlıklarla kullanacaksın tabii." "Sen böyle mi giyiniyorsun?" "Hem de ne biçim! Gece hazırlığım bayağı sürüyor." "Buna hiç şaşmadım! Sen evli değilken de yatağa girişin bir merasim, sabah kalkıp hazırlanman ayrı bir merasimdı." Yaptığı işten gururlanan bir ifadeyle, "O hazırlıklara başka şeyler de ekledim," dedi. "Yaa, neymiş bunlar?" "Aldırmaz gibi davranıyorsun ama bak bal gibi de ilgileni yorsun, seni seni..." dedi bana parmağını sallayarak. "Seninle ilgili her şey oyle sıra dışı ki Sırmacığım, ilgilen memek olası değil." "Bir kere artık yatarken de koku surüyorum." "Olamaz! Yataga parfüm sürüp de mi giriyorsun? Zavalli, zavallı Deniz. Bütün gece kâbus görüyordur herhalde." "Saçmalama Serra! Tabii ki o bildik ağır parfumlerden kul lanmıyorum." "Ya ne?" "Hafif, çoook hafif bir koku. Örneğin lavanta kokusu..." "Limon kolonyası olmaz mı?" "Ay, hayır Serra!!! Limon kolonyası insana hastalıkları ha tırlatır bir kere. Şöyle hoş bir koku, hafiiif, çok hafiiif," derken gözlerini sözcüklere uydurarak süzdürüyor da súzduruyordu. Bu kız beni öldürecek! Vallahi ve de billahi öldürecek! Zavallı, zavallı Deniz! "Başka?" "Haa, bir de Deniz yatağa girdiginde, ben tuvalet masama oturup agır hareketlerle saçımı tarıyorum. Yani, onun beni ay na karşısında saçlarımı tararken görmesini sağlıyorum." "Hani şu eski zaman filmlerinde olduğu gibi mi?" "Aynen." "Iyi de o túr sahnelerde kadınların saçları hep uzun olur "Yani Serra, insanı konuştuğuna, konuşacağına pişman seninse saçın kısa..." ediyorsun. Yok kısaymış, yok uzunmuş, ne fark eder. Önemli olan o romantik havayı yaratmak." "Sırma, şurada ne kadar abuk şeyler tartıştığımızın farkın da mısın? Yok gecelikmiş, yok pijamaymış... Bir duyan olsa, bunların zeka düzeyi yerlerde sürünüyor, derdi herhalde. Hem sen bırak bunları da asıl önemli olanı anlat bana. Gün delik yaşamda neler yapıyorsunuz, günleriniz nasıl geçiyor, özetle yaşamın nasıl?" Şöyle bir düşündü Sırma, "Genel olarak iyi ama doktor eşi olmak meğer çok zormuş." "Nasıl yani?" "Hep yalnız kalıyorsun. Öyle uzun saatler çalışıyorlar ki... Ayrıca gece nobetleri var, ani durumlarda hastaneye çağrılma olasılığı her zaman var. Bir yemeğe gidiyorsun, bip bip çağnı aleti ötüyor ve kocan seni bırakıp gidiyor. Hiç de hoş değil!" *Peki, daha kaç yıl orada kalacaksınız?" Biliyorsun, iki yıl diye geldik, aslını istersen bana kalsa hemen dönerim. Deniz'e gelince, kesin kararını vermek için biraz daha düşünmek istiyor." "Neden?" "Türkiye'de iyi bir iş ayarlamadan dönmek istemiyor. Devlet hastanelerinde maaşlar düşükmüş; ne onca yıl çalışıp  dinmenin, ne de emeğinin karşılığını alabiliyorsun, diyor. Bu gün ikimiziz ama yarın çocuklarımız olunca masraflarımız ar racak, onların geleceğini düşünmek zorundayım, diyor." "Peki, özel bir hastanede çalışsa... Daha önce Alman Has tanesi'nde çalışıyordu." "Bana bir şey söylemiyor ama sanırım araştınıyor," diyerek içini çekti. "Hadi, hadi," dedim. "Oyle acıklı acıklı içini çekip durma. Senin kocan değerli bir doktor, öyle olmasaydı Dubai'lerden davet ederler miydi." "Biliyor musun Serra, bazen düşünüyorum da..." "Ne düşünüyorsun?" "Acaba bu işi kabul etmekle hata mı etti?" "Nasıl yani?" "Alman Hastanesi'nde ne güzel bir işi vardı." "Iyi ama bu da cazip bir teklifti." "Cazipti ama nereye kadar? Geçici bir iş bu, bir yerde." "Kimileri yabancı ülkelerde uzun süre çalışıyorlar ama Sır anne. "Yok, yok! Hiç bana göre değil. Aslını istersen Deniz de ba yılmıyor Türkiye'den uzak olmaya. Dubai'deki hastane olanak ları ve iyi bir maaş onun böyle bir karar almasına neden oldu." "Canım Alman Hastanesi de kaçmıyor ya, burada anlaşma si bitince oraya başvurur, olur biter." "Tabii eğer kadro varsa... Bunlar hiç de kolay işler değil. Onun için zamanında çok çok iyi düşünmek gerek." "Bence sen senaryolar yazıyorsun." "Keşke öyle olsaydı." "Peki, bu düşüncelerini ona açtın mı?" "Hayır." "lyi ama böylesine yaşamsal konuları karı koca karşılıklı oturup konuşmaz mı? Paylaşmaz mı?" "Teorik olarak paylaşır... canım! Ama pratikte eğer o hazır değilse paylaşamıyorsun işte." "Malum erkek egosu..." "Eh, öyle de denebilir." "Oysa biz nasıl da her derdimizi hemen paylaşırız, değil mi Sırmacıgun?" "Tabii ya... Ayrıca sorunun neyse onu paylaştığın zaman, akıl akıldan üstúndur formülü çalışıyor ve birileri sana yar dimcı bilgiler aktarıyor, yol gösteriyor. Hiçbir şey olmasa içi. ni dokup ferahlıyorsun." "Ama onlar ne dertlerini söylüyorlar, ne akıl danışıyorlar, ne de sorup soruşturuyorlar. Eşleriyle bile doğru dürüst ko nuşmuyorlar." "Anlaşılan bu erkekleri çözebilmemiz için daha kırk firin ekmek yememiz gerek," dedi Sırma onca yakınmanın ardın dan bir kahkaha atarak. "Onlar da bizlerin anlaşılmaz mahlûklar olduğumuzu söylüyorlar." Sırma'dan bir kahkaha daha... zaten bu kız bulutlu havala ra benzer. Bir bakarsın ağlamaklı, yağdı yağacak, bir bakarsın güneş gibi parlamış, kahkahaların bini bir para.... Gecenin geri kalan kısmı da kah film seyrederek, kah dedikodu yaparak geçti. Şimdi o mişıl mışıl uyuyor, ben de seninle başbaşayım, sevgili defter. Içim sıkılıyor. Hem de çok. Nedeni, tabi ki Özgür'le atışmamız. Üzülmeyeyim, diyorum. Bu onemli bir tartışma değil, diyorum. Ama elimde değil, üzülmeden edemiyorum. Tartışmaları, hele hele kus kalmayı hiç sevmiyorum. Kim bilir belki de ben tartışmasını beceremiyorum. Bazı arkadaşlarımı, örneğin Dilek'le Ulaş ne güzel kavga ediyorlar. O soyluyor, bu söyluyor, kimsenin içinde bir şey kalmıyor. Ve - aradan bir saat geçiyor geçmiyor, bir de bakı yorsun, hiç kavga etmemiş gibi konuşarak, sevişerek ilişkileri devam ediyor. Ikisi de hiçbir şeyi içine atmiyor. Ikisi de duşundüklerini rahatça söylüyor. Kimse alttan almiyor. Eşitler Ve - en güzeli, birbirlerine küsmüyorlar. Nasıl beceriyorlar bunu? Ilk fırsatta Dilek'le bu konuyu konuşmalıyım. Üzüntümü Sırma'ya belli etmedim. Zaten böyle tartıştıgi miz zaman anneme de soylemiyorum. Bazı arkadaşlarım her seyi ama her şeyi annelerine anlatıyorlar. Ben bunu hiç doğru. bulmuyorum, sevgili defter. Sen anlatınca annen uzulüyor, üzülünce de peşine düşuyor, ne oldu, ne bitti, diye. Oysa o arada sen sorunu çözmüş oluyorsun. Onun için ne anlat üz, ne de işler yoluna girdi, merak etme, diyerek onu teskin etmeye çabala. Ayrıca, sorunlarımızı ailemize taşımayıp, kendimiz çözme liyiz, diye düşünüyorum. Öte yandan sorun çözülene kadar hiç keyfim olmuyor. Ve bazen bunu saklamak da çok ama çok güç oluyor. Evet, Özgür yarın geliyor. Bakalım, ne olacak? 21 Mart Salı Lay - lay-lom! Güneş yeniden parlıyor! Otoparkçı Mahmut'la yine şakalaşıyorum. Ofiste arılar gibi çalışıyorum. Selçuk'a, "Durumlar nasıl gidiyor?" diye takılıyorum. Evet, artık sadede gelebilirim. Özgür'le barıştık! Çok mutluyum, çoook.... Şimdi şöyle: Salondaki vazonun içi kar beyazı şebboylarla doldurulmus Eve geldiğimde ne göreyim.... Misler gibi... Ve alunda - kar beyazı bir zarf. Zarfı açıyorum. Bir kart... Ve kartta şunlar yazılı. Seni çok seviyorum.' İşte - budur! Üç sözcuk... Üç sihirli sözcük... Ve hayatımızda yarattığı o müthiş, o muhteşem fark. Gün lerdir beni yiyip bitiren öfke, hüzün, sıkıntı anında eriyor... yok oluyor... buhar olup uçuyor... Boşuna dememişler sevilmek insanın en derin duygusal ihtiyacıdır, diye. Derken kapıda dönen anahtarın sesi ve - Özgür... Orada durup bana bakıyor, bakıyor. Ve ben kendimi onun kollarında buluyorum. "Seni çok özledim," diye fısıldıyor kulağıma. "Ben de seni, ben de seni..." "O günden beri geceleri hiç uyuyamadım.' "Ben de... ben de..." Onun yankısıyım sanki. Sonra, "Haydi gel," diyorum, "çantanı bırak da otur yanıma " Yan yana kanepeye oturuyoruz. Elimi elinin içine alıyor. ""Biliyor musun," diyor, "Ankara'da işlerimi bitirir bitirmez babaannene gittim." "Yaa..." Doğrusu şaşırıyorum. Devam ediyor... "Seninle tartıştık diye o denli üzgündüm ki... Bu arada bir de baktım, adımlarım beni babaannenin evine götürmüş. Sanki onunla konuşursam, derdime çare bulabilirmişim gibi bir duygu. Belki de o senin babaannen olduğu için, senden bir parça diye gittim oraya. Bilemiyorum artık." "Çok mutlu olmuştur." dedim Özgür'ün elini okşayarak. "Evet, hem şaşırdı hem sevindi. "Sana hemen bir şeyler yedirmeye çalışmıştır." "Kendi babaannemden antrenmanlı olduğum için içeri gi rer girmez, senden selam getirdiğimi ve çok kısa kalabileceğimi söyledim." "Çok tatlısın Özgür," diyerek sarıldım ona. Babaanneme hangi duygularla gittiğini o kadar iyi anlıyor dum ki... "Peki sen bu muhteşem çiçekleri ne zaman getirip, buraya yerleştirdin?" "Havaalanından doğru eve geldim ama önce yolda durup çiçekleri aldım. Onların desteği olmadan olmaz, diye düşün sırasında. " "Sanat sanatı..." "Ve vazonun içine yerleştirip kartımı bıraktıktan sonra ofise gittim." Neler de düşünmuş canım benim. Sanırım bu tür atışmalar evliliğin cilveleri. Atışa atışa birbirimizi tanıyacağız anlaşılan. Bir yerde okumuştum. Şöyle diyordu, genelde filmler ve romanlar bir düğün sahnesiyle sona erer. Yani mutlu sonla.... Oysa evlilik mutlu bir son değil, Mutlu ve umutlu bir başlangıçtır. bir yol. Mutlu ve umutlu bir başlangıç... ve tabii bu başlangıçtan sonra alınacak uzun Inişli çıkışlı... Sevinçleri, düş kırıklıkları... Mutlulukları, mutsuzluklarıyla, Uzuuun bir yol. 13 Nisan, Perşembe Bugün sana bir iyi bir de kötü haberim var, sevgili defter. Önce hangisini yazmamı istersin? Önce kötüyü yazalım da bitsin gitsin. Efendim, sabahleyin giyinmiş, tam kapıdan çıkıyordum Pembe'yle burun buruna geldim. "Ne o," dedim. "Erkencisin bugün." Öyle ya, Pembe saat 9:30'dan önce gelmez işleri var," dedi. Soluk soluğa, "Konuşmam gereken çok önemli konular Eyvahlar olsun, diye tepindim içimden, çünkü beni de ofiste dünya kadar iş bekliyordu. Saatime baktım. "Pembe, inan çok acelem var. Daha rahat bir zamanda konuşsak..." Yanakları al aldı, gözleri dolu dolu... Yaşlar aktı akacak... Baktım olmayacak, "Tamam," dedim. "sen geç içeri, otur, ben de ofisi arayıp gecikeceğimi bildireyim." Karşılıklı oturduğumuzda gözyaşlarını sildi ama dudakları titreyip duruyordu. "Hayırdır Pembe, neler oluyor? Nedir seni bunca üzen?" "Artık çalışamayacağım," dedi ve bu kez hıçkırıklara bo ğuldu. "Ne? Çalışamayacak mısın? Neden?" Soruları peş peşe sıralıyordum çünkü ortada büyük bir ga riplik vardı. Bir kere Pembe çalışmayı seviyordu, ayrıca para ya da çok ihtiyacı vardı. "Abdullah istemiyor," diye mırıldandı. "Abdullah mi istemiyor? Ama neden?" Pembe duraladı. Anlatsam mi, anlatmasam m, dercesine düşünüyordu. "Soylesene Pembe, Abdullah neden senin çalışmanı istemi yor?" "Mahallede laf etmişler..." diye mırıldandı yine. "Mahallede laf mı etmişler? Ne demişler peki?" "İşte... çalışan kadınlar, yani işe giden kadınlar, benim gi bi..." "Eee..." "İşte... aralarında kötü yola düşen varmış da, onun için ar tık her çalışana o gözle bakılıyormuş...” "Hoppalaaa... Pembe hiç sesini çıkarmadan önüne bakıyordu. "Ve birisi böyle abuk sabuk konuştuğu için Abdullah senin işi bırakmanı istiyor. Bana bunu mu anlatmak istiyorsun?" "Çok özür dilerim, seni de zor durumda bırakıyoruz ama adama bir türlü laf anlatamıyorum. Kahvede insanların yüzü ne ben nasıl bakarım, diyor da başka bir şey demiyor." "lyi ama sen kötü bir şey yapmadın ki..." "Çalışıyorum ya..." "Tabii! Çalışıyorsun, demek ki kötü bir şey yapıyorsun. Sen aklımı koru Tanrım! Bu ne biçim düşüncedir, bu ne biçim anlayıştır." Pembe yine ağlamaya başladı. "Çok yalvardım. Hem, dedim, ben çalışmazsam nasıl geçi niriz, kızı nasıl okuturuz?" "Ne dedi bu sözlere?" "Kız değil mi, nasıl olsa evlenip çoluk çocuğa karışacak. Hem anamız babamız bizi okuttular mı? Okutmadılar ama he pimiz pekâlâ da ekmeğimizi kazanıyoruz, dedi." bu devirde karısının çalışmasını kötü bir...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE