Emir, Eylül’ü şiddetle odaya sürükleyip kapıyı kapattıktan sonra sırtını kapıya yasladı. Nefesi hızlanmıştı; öfkesi henüz dinmemişti ama zaferin soğuk tadı, her şeyi bastırıyordu.
Hemen ardından Lara, panikle Emir’in yanına koştu. Yüzü bembeyazdı; az önce şahit olduğu sahnenin dehşetiyle titriyordu.
“Emir! Ne yaptın sen? Onu... onu zincirleyecek misin? O benim kardeşim!” Lara’nın sesi, çaresiz bir fısıltıydı.
Emir, Lara’ya döndü. Yüzünde merhametin kırıntısı bile yoktu. Kontrolünü yeniden ele geçirmişti ve bu gücü Lara’ya sonuna kadar hissettirecekti.
“Senin kardeşin, benim oğlumun taşıyıcısı olacak, Lara. Ve o oğlan gelene kadar o kızın benim kontrolümde kalması gerekiyor. Senin görevin bitti.”
Emir, Lara’nın kolundan tuttu ve onu evin kapısına doğru sürüklemeye başladı.
“Şimdi dinle beni iyi. Sen hemen İstanbul’a dönüyorsun. O evde normal hayatına devam edeceksin. Bu kız bebek verene kadar onu görmeyeceksin, bu evi aramayacaksın, bu olayı kimseye belli etmeyeceksin.”
Lara dehşetle itiraz etti:
“Ama Emir, ben... ben böyle yaşayamam! Onu burada tek başına bırakamam!”
Emir kapıyı açtı ve Lara’yı dışarı itti.
“Yaşarsın, Lara. Yaşayacaksın. Eğer bir kelime daha edersen, bu işin bedeli sadece bu kız için değil, senin için de çok ağır olur. Unutma, ben kanıt yetersizliğinden serbest kaldım ama elimde senin ihanetinin kanıtı var. Sen de polise yanlış beyanda bulundun. Şimdi uslu bir eş ol ve oğlumuzun gelmesini bekle.”
Emir’in tehdidi, Lara’nın son direncini de kırdı. Kocasının gözlerindeki ölümcül kararlılığı gördü. Arabasına bindi ve gözyaşları içinde, kardeşini arkasında bırakarak o dağ evinden hızla uzaklaştı. Esareti kabul etmişti.
Lara’nın arabasının motor sesi ormanda kaybolduğunda, Emir kapıyı kilitledi ve odaya geri döndü.
Eylül hâlâ yerde oturuyordu. Yanağındaki kızarıklık, Emir’in tokadının iziydi. Gözlerinde ne korku ne de yalvarış kalmıştı; sadece derin, boş bir nefret vardı.
Emir yavaşça odaya girdi. Oda sade döşenmişti: tek kişilik bir ranza ve küçük bir dolap. Ranzanın alt demirine takılı ağır bir zincir ve kelepçe dikkat çekiyordu.
Eylül zinciri gördüğünde kalbi tekledi.
Emir, Eylül’e doğru eğildi.
“Ablanın ihaneti canını yaktı, değil mi? Ama artık o da rahat. Şimdi sıra sende. Oyun bitti, Eylül. Burası senin yeni hayatın. Ve sen, yaptığın her şeyin bedelini ödeyeceksin.”
Eylül geri geri emeklemeye çalıştı.
“Dokunma bana!”
Emir bunu duymamazlıktan geldi. Eylül’ün ayağını sertçe yakaladı. Eylül çığlık atmaya çalıştı ama Emir’in eli ağzına kapandı.
“Sessiz ol! Kimse seni duymaz burada,” diye tısladı Emir.
Eylül çaresizlik içinde mücadele ederken Emir, kelepçeyi Eylül’ün bileğine taktı ve zincirin diğer ucunu ranzanın kalın demirine sağlamca bağladı.
Zincirin tok sesi odanın içinde yankılandı.
Emir, kelepçeyi kilitleyip ayağa kalktı. Eğilerek Eylül’ün ağzındaki elini çekti.
“Artık kaçamazsın. Ders çalışamazsın. Kimseye ulaşamazsın. Sen, benim için buradasın.”
Eylül gözyaşları içinde zincirine baktı. Özgürlüğü elinden alınmıştı. Bütün o umut, o sahte kurtuluş, demir bir zincirle bağlanmıştı.
Emir odayı kolaçan etti. Dolabın kapağını açtı ve Eylül’ün bavulunu hızla yere boşalttı. Ardından Eylül’e döndü.
“Şimdi, o yetimhanedeki arkadaşlarınla yaptığın şakalaşmaların, bana attığın iftiraların ve o polislere verdiğin ifadelerin bedelini ödeyeceksin. Her şeyin. Hazırlıklı ol, Eylül. Ceza vaktimiz yeni başlıyor.”
Emir, Eylül’ü zincirlenmiş bir halde bırakarak odadan çıktı. Kapının kilit sesi, ormanda esen rüzgârın sesinden daha soğuk ve acımasızdı.
Eylül, karanlıkta, bileğindeki zincirin soğukluğunu hissederek, mutlak esaretin başladığını anladı.
---
Emir, kapıyı kilitledikten kısa bir süre sonra odaya geri döndü. Elinde bir şişe su ve küçük, beyaz bir hap vardı. Eylül, ranzanın altındaki zeminde, bileğindeki zincirle başını dizlerine dayamış, hareketsiz bir şekilde oturuyordu. Gözlerinde ne korku ne de itiraz vardı; sadece tükenmişlik vardı.
Emir, sanki sıradan bir şey yapıyormuş gibi, yanına çömeldi.
“Ağrın olmalı,” dedi. Sesi yumuşaktı ama bu yumuşaklık, zehrin kaplaması gibiydi. “O tokat biraz sert oldu. Bunu iç.”
Hapı Eylül’ün gözüne doğru uzattı. “Bu, güçlü bir ağrı kesici. Rahatlamana yardımcı olur.”
Eylül, Emir’in gözlerine baktı. O, bir günahkâr değil, kurtarıcı rolündeydi şimdi.
“İstemiyorum,” diye fısıldadı Eylül. Her şeye rağmen son kırıntı direncini kullanıyordu.
Emir’in yüzündeki sabır maskesi anında çatladı. Eylül’ün çenesini sertçe kavradı.
“Bana itaat edeceksin, Eylül. Artık seçim hakkın yok. İç bunu.”
Hapı Eylül’ün ağzına zorla attı ve hemen ardından suyu da ağzına dayadı. Eylül, boğulmamak için refleks olarak yutmak zorunda kaldı. Acı kesicinin etkisiyle, belki de direncim kırılır, diye düşündü.
Emir, Eylül’ün çenesini bıraktı. “Aferin. Uslu olursan, canın yanmaz.”
Eylül, zorla yuttuğu hapın etkisini birkaç dakika sonra hissetmeye başladı. Bu, normal bir ağrı kesici hissi değildi. Vücuduna yayılan, sıcak, tuhaf bir gevşeme dalgasıydı. Zihnindeki bulanıklık artıyor, korku ve nefret duyguları garip bir uyuşukluğun altında kalıyordu.
Emir, bu değişimi yakından izliyordu. Hapın etkisini göstermesiyle birlikte yüzüne o saplantılı arzu geri geldi.
Eylül’ün yanına oturdu; zincirinin ne kadar izin verdiğini hesapladı. Yavaşça, Eylül’ün saçlarını okşamaya başladı.
“Güzel Eylül’üm,” diye mırıldandı. “Sana ne kadar sahip olmak istediğimi biliyor musun? Sen, benim aklımdan hiç çıkmadın.”
"Sana ne kadar sahip olmak istediğimi tahmin edemezsin, Eylül," diye mırıldandı Emir, sesi kalın ve boğuktu.
Eylül, zincirlenmiş bileğiyle ranzanın kenarına yaslanmış, gözleri yarı kapalıydı. Vücudu ilaçtan dolayı sıcak ve gevşemişti. Bilinci, kalın bir tülün arkasındaydı; dış dünyadan gelen uyarılar, çarpıtılarak beynine ulaşıyordu. Korku ve tiksinti, arzunun sahte gölgesine yenilmişti.
Emir, Eylül’ün yüzünü elleri arasına aldı. Yüzünde, uzun süredir beklediği zaferin vahşi bir ifadesi vardı. Eğildi ve Eylül’ün dudaklarına yapıştı. Bu öpüş, önceki zorla olanlardan farklıydı. Daha derin, daha ısrarcıydı, çünkü Emir artık karşılık beklemiyordu, sadece alacağını biliyordu.
Eylül'ün dudakları, ilacın etkisiyle yumuşaktı. Emir, öpücüğünü daha da derinleştirirken, bir eli Eylül'ün boynundan aşağı, göğsüne doğru kaydı.
Emir’in parmakları, Eylül’ün giysilerinin üzerinde, hassas noktalara baskı yapmaya başladı. Bu dokunuşlar, Eylül’ün vücudunda karışık ve bulanık tepkilere yol açıyordu. İlaç, vücudunun isyan etme yeteneğini yok etmişti; aksine, bu dokunuşlar altında Eylül’ün göğsünde garip bir karıncalanma başlıyordu.
Emir, Eylül'ün üzerindeki bu hipnotize edici etkiyi fark etti. Bu, onun için bir güç gösterisiydi.
Eylül’ün nefesi hızlandı, ama bu nefes alma hızı korkudan değil, ilacın vücudunda yarattığı anormal uyarılmadan kaynaklanıyordu. Emir, bu uyarılmayı gördüğünde yüzünde iğrenç bir memnuniyet belirdi.
Emir, öpüşten ayrılmadan, Eylül’ün göğüslerini avuçlarının içine aldı ve sertçe sıktı. Eylül’ün ağzından boğuk bir inleme kaçtı, ama bu, acıdan çok ilacın etkisinin bir tepkisiydi.
Emir, alçak bir sesle Eylül’ün kulağına fısıldadı: "Beni istiyorsun, değil mi? Bana yalan söyleyemezsin. Vücudun bana itaat ediyor. Tıpkı ablanın bana ettiği gibi."
Emir, Eylül'ün bluzunun düğmelerini hızla açtı. Artık geri dönüş yoktu. Eylül’ün bilinci, son kez çaresizce çığlık atmaya çalıştı ama ilaç, zihnini bir pamuk yığınına çevirmişti. Gözlerinden akan yaşlar, ruhunun isyanıydı, ancak bedeni yabancı bir iradenin kontrolündeydi.
O gece, dağ evinde, Emir, Eylül’ün zincirini, sadece ayak bileğiyle değil, ruhuyla da perçinledi. İlaç, direnişi yok etmiş, geriye sadece Emir’in saplantısının vahşi tatmini kalmıştı. Eylül’ün çaresiz bedeni, Emir’in iğrenç arayışına teslim oldu.
---
Sabah olduğunda, Eylül hâlâ ranzaya zincirlenmiş durumdaydı. Gözleri kapalıydı, ilacın etkisi büyük ölçüde geçmişti ama vücudu yorgunluk ve dehşetle uyuşmuştu.
Emir, zaferin ardından gelen sükûnetle odaya girdi. Elinde bir tepsi vardı; içinde kahvaltı tabağı ve bir bardak su.
Eylül, Emir’in varlığını hissetti. Gözlerini zorlukla açtı. Gecenin dehşeti, bilincine ağır bir yumruk gibi indi. Zincirini hissetti, bileğindeki kelepçenin soğukluğu acıyı hatırlatıyordu.
Emir, tepsiyi yere koydu ve Eylül’ün yanına çömeldi.
"Uyan bakalım, güzelim," dedi Emir, sesi sakin, neredeyse babacandı bu, durumun çarpıklığını daha da artırıyordu.
"Aç olmalısın. Dünden beri hiçbir şey yemedin."
Eylül, gerçekten de açtı. Yetimhaneden ayrılmadan önce doğru düzgün yemek yememişti ve dün geceki travmanın ardından midesi kazınıyordu. Açlık, mantığına karşı koyan ilkel bir dürtüydü.
Emir, tabağından bir parça peynir ve ekmek aldı. Ama bunu Eylül’e uzatmadı. Önce o lokmayı kendi ağzına götürdü ve yavaşça çiğnemeye başladı.
Gözleri, sürekli Eylül’ün yüzündeydi.
Eylül, tiksintiyle ona bakıyordu. Ne yapacağını anlamaya çalışıyordu.
Emir, lokmayı yeterince çiğnediğinde, ağzını Eylül’ün yüzüne yaklaştırdı.
"Aç ağzını," diye emretti.
"Bütün kontrol bende. Ben sana bakacağım."
Eylül'ün midesi bulandı.
Bu, gördüğü en iğrenç, en aşağılayıcı şeydi. Ancak şiddetli açlık, zihninin itiraz etme yeteneğini köreltmişti. Eğer yemek istemezse, Emir ona zorla bir şeyler yapabilirdi.
Gözleri dolu dolu, çaresizce başını salladı ve ağzını hafifçe açtı.
Emir, çiğnediği lokmayı, Eylül’ün ağzına itti. Yemeğin dokusu iğrençti ama Eylül, bunu hemen yutmak zorunda kaldı. İtaat, onun hayatta kalma mekanizması haline geliyordu.
Emir, bu eylemden derin bir tatmin duydu. Eylül'ü, sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda en temel ihtiyaçlarında bile kontrol ediyordu.
"Aferin," dedi Emir. "Uslu olursan doyarsın."
Emir, Eylül'e birkaç lokma daha aynı şekilde yedirdi. Eylül, açlığın verdiği utançla ağlamaya başladı.
Yemeği bitirdiğinde, Eylül’ün dudakları kuru ve çatlak görünüyordu. Yutkunmakta zorlandı.
"Su," diye fısıldadı Eylül, sesi kısılmıştı. "Lütfen, su."
Emir gülümsedi. Bardağı aldı. Eylül, nihayet normal bir şekilde su içebileceğini düşünerek rahatladı.
Ama Emir, bardağı ağzına götürdü ve sesli bir şekilde bardağın içine tükürdü.
Eylül, dehşetle dondu kaldı.
Gözleri faltaşı gibi açılmıştı.
Emir, bardağı Eylül’e uzattı.
"Al bakalım. Susuzluğuna iyi gelir. Şimdi içebilirsin."
Bu, Emir’in, Eylül’ün ruhundaki son onur kırıntısını da ezme eylemiydi. Emir'in iğrençliğini ve gücünü en saf haliyle göstermesiydi.
Eylül, titreyerek bardağa baktı. Susuzluk, boğazını yakıyordu. O pisliği içmek zorundaydı. Zincirlenmişti, aç bırakılmıştı ve şimdi, insan onuru da elinden alınıyordu.
Emir, onu izliyordu. Eylül’ün tereddüdü, onun zevkini artırıyordu.
Eylül, gözleri kapalı, dişlerini sıkarak o iğrenç suyu yuttu.
Emir, bir kahkaha patlattı. Bu, onun için bir zafer anıydı.
"Gördün mü, Eylül? Artık sana ne yaparsam yapayım, itaat ediyorsun. Bu zincir, sadece bileğinde değil, aklında da. Seni kırmak, düşündüğümden daha kolay oldu."
Emir, tepsiyi alarak odadan çıktı. Kapı kilitlenirken, Eylül yerde büzülmüş, hem açlık hem de bu akıl almaz aşağılanma yüzünden kusmak üzereydi. Ama artık sadece bir emir ve zincir değil, tükürülmüş bir bardak su da onun esaretinin sembolü olmuştu.