Lara ablamla görüşme odasından çıktığımda, ruhumda bir fırtına dinmiş gibiydi. Ablam bana inanmıştı. Emir abinin yurtdışında olması, bu korkunç kâbusun bittiği anlamına geliyordu. O an hissettiğim sevinç, yetimhanenin soğuk koridorlarını aydınlatmaya yetiyordu. Artık güvende olacaktım; hem de en güvendiğim kişinin, ablamın yanında.
Ancak bu büyük mutluluk, içimde hızla büyüyen bir üzüntüyle gölgelenmeye başladı. Arkadaşlarım... Melis, Zeynep ve Cemre. Onlar, bu merkeze atıldığımda tutunduğum tek limandı. Hikâyemi yargılamadan dinleyen, beni savunmaktan çekinmeyen tek insanlardı. Şimdi onlardan ayrılmak zorundaydım.
Odamıza döndüğümde, kızlar ranzalarında sessizce oturuyorlardı. Lara ablayla olan görüşmemin nasıl geçtiğini merak ettikleri belliydi.
“Nasıldı?” diye sordu Zeynep, sesi her zamanki gibi direkt.
Derin bir nefes aldım. Yüzümdeki mutluluğu gizleyemiyordum.
“Ablam... bana inandı.”
Üçünün de gözleri şaşkınlıkla açıldı.
“Gerçekten mi?” diye sordu Melis, nadiren gösterdiği bir heyecanla.
“Evet,” dedim; sesim titriyordu. “Ona her şeyi anlatmışlar. O da Emir’in yalanlarına daha fazla dayanamamış. Onu terk edecek. Ve ben... ben buradan gidiyorum. Ablamla yaşayacağım.”
Cemre, ranzadan hızla aşağı atladı. Yüzünde hem sevinç hem de hüzün vardı.
“Ne kadar harika! Artık o pislik seni bulamaz!”
Hepsi sevinçle beni kucakladılar. Ama sarılma bittiğinde, sessizlik çöktü. Gitmem benim için mutluluktu, ama onlar için bu, kurdukları küçük ailenin parçalanması demekti.
Zeynep yere bakarak homurdandı:
“İyi işte. Senin için hayat yeniden başlıyor. Biz burada çürümeye devam ederiz.”
Yanına oturdum, kolunu tuttum.
“Öyle söyleme, Zeynep. Siz benim kurtuluşum oldunuz. O tokat... ablamın bana vurduğu o tokattan sonra siz olmasaydınız, sanırım dayanamazdım.”
Melis, gözlüğüyle oynayarak konuştu:
“Biz de seni seviyoruz, Eylül. Artık bizim de dışarıda bir bağlantımız var. Eğer bir gün o pislik Emir sana yaklaşmaya kalkarsa, bizi ararsın. Hepimiz geliriz.”
Bu söz, benim için her şey demekti. Onların sınırlı dünyalarında bile bana yer vermişlerdi.
Ayrılık vaktim gelmişti. Eşyalarımı topladım. Odaya son bir kez baktım. Ranzalar, beton duvarlar... Burası, benim güvendiğim son sığınaktı. Şimdi, ablamın sözlerine güvenerek oradan ayrılıyordum.
Son bir kez, dördümüz birbirimize sarıldık. Sıkı, hüzünlü ve sözlerle dolu bir sarılmaydı bu.
“Kendine iyi bak, Eylül,” dedi Cemre; ağlamamak için zor tutuyordu kendini.
“Akıllı ol. O adama dikkat et. Ablan bile olsa, temkinli ol,” diye uyardı Zeynep; sert ama sevgi dolu sesiyle.
Melis ise sadece başını salladı.
“Bize yaz.”
Merkezin kapısından Lara ablayla dışarı çıktığımda, yüzümü serin bir sonbahar rüzgârı okşadı. Yeni bir başlangıçtı bu. Ablamın beni koruyacağı, Emir’in ise binlerce kilometre uzakta olacağı bir başlangıç.
Lara ablamın elini tuttum. Kalbimde buruk bir veda acısı vardı; ama aynı zamanda büyük bir umut yeşermişti. Artık güvende olmalıydım. Ablam nihayet gerçeği görmüştü.
---
Eylül’ün kollarımdan ayrılıp yetimhanenin kapısından benimle birlikte dışarı çıktığı an, kalbime buz gibi bir hançer saplandı. Kardeşimin yüzündeki o saf sevinç ve minnettarlık ifadesi, yaptığım ihanetin büyüklüğünü anlamamı sağlıyordu. O, en son umuduna yani bana sarılıyordu. Ve ben, onu bilerek bir kurdun inine götürüyordum.
Arabayı sürerken, dikiz aynasından arkadaki koltukta oturan Eylül’e baktım. Mutluydu, rahatlamıştı. Onun bu huzuru, benim vicdan azabımı katlıyordu.
Telefonumu sessizce aldım ve parmak uçlarımla Emir’e bir mesaj yazdım.
Gönderen: Lara
Mesaj İçeriği:
"Yoldayız. Onu ikna ettim. Çok sevindi, her şeye inandı. Birazdan orada oluruz. Hazırlığını yap. Geri dönüş yok."
Telefonu torpidoya fırlattım. Arabanın rotası, Emir’in holdinge ait, ormanlık alanda gizlenmiş, şehirden tamamen izole edilmiş o dağ evine doğruydu. Burası, Emir’in bazen “kafa dinlemek” için kullandığı, aslında tamamen gizlilik üzerine kurulu bir sığınaktı.
Eylül, camdan dışarıyı izlerken neşeyle konuşuyordu:
“İstanbul’a dönüyoruz, değil mi abla? Hangi semtte oturacağız? Benim eski okulum...”
Onun bu masum planları, boğazımı düğümlüyordu. Sesimi zorlukla ayarladım, yorgun bir hüzünle konuşmaya çalıştım.
“İstanbul’a gitmiyoruz, bebeğim. Henüz değil,” dedim. “Emir’in yokluğunda o evde rahat edemeyiz. Etrafta bu kadar dedikodu varken, biraz gözlerden uzak olmalıyız. Seni, Emir’in sevdiği bir dağ evine götürüyorum. Orası çok sakin, deniz kenarından biraz yukarılarda. Birkaç hafta orada dinlenelim, sonra her şeyi hallederiz, olur mu?”
Eylül biraz şaşırdı ama hemen kabul etti.
“Peki abla. Nerede olursan, ben oradayım.”
İşte bu... Bu koşulsuz güven, beni mahvediyordu. Bir an için freni çekip arabayı durdurmayı, Eylül’e sarılıp her şeyi itiraf etmeyi düşündüm:
“Emir’in seni ne için istediğini biliyor musun?”
Ancak o anda, Emir’in sesi zihnimde yankılandı:
“Eğer o oğlan gelmezse, bu evliliğin, bu hayatın biter. Bedelini sen ödersin.”
Emir, benim bütün hayatım, itibarım, hatta hayatta kalma garantimdi. Bu evlilik biterse, ben kimdim? Sadece kısır, iflas etmiş bir iş kadını.
Eylül’e döndüm, yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim.
“Benimle geldiğin için teşekkür ederim, bebeğim,” dedim. Sesim hüzünle doluydu ama Eylül bunu vicdan azabı olarak yorumladı.
“Asıl ben teşekkür ederim, abla. Sen benim tek ailemsin,” dedi Eylül.
Ona baktım ve gözlerim doldu. Çelişkili sözlerimle vicdanımı rahatlatmaya çalıştım.
“Sen... sen bana büyük bir umut oldun, Eylül. İnanamazsın. Senin sayende... her şey yeniden başlayacak. Yeni bir hayat, yeni bir başlangıç.”
Yeni bir hayat ve yeni bir başlangıç... diye düşündüm acı içinde.
Ama bu, senin için bir kâbus; benim içinse bir kurtuluş olacaktı.
Araba, ormanın derinliklerine giden stabilize bir yola saptı. Güneş batıyordu ve gökyüzü, kırmızının ve siyahın tonlarına bürünmüştü. İleride, ağaçların arasında, taş bir dağ evinin çatısı görünüyordu. Işıkları yanıyordu.
Emir, bizi bekliyordu.
Lara’nın kalbi, bir davul gibi göğsünde gümbürdüyordu.
---
Lara’nın arabası, orman yolunun sonunda durduğunda gökyüzü tamamen kararmıştı. Dağ evi, taş ve ahşaptan yapılmış, dışarıdan bakıldığında huzurlu görünen ama şimdi bir tuzağın karanlığını yansıtan bir yapıydı. Evin geniş camlarından sızan sıcak ışık, dışarıdaki soğuk havayla keskin bir tezat oluşturuyordu.
Eylül, arabadan inerken derin bir nefes aldı. İçinde hem huzursuzluk hem de ablasının yanında olmanın verdiği güven vardı.
“Ne güzel yermiş, abla. Gerçekten çok sakin,” dedi gülümseyerek.
Lara, Eylül’e bakmadı. Yüzü kaskatı kesilmişti, gözleri paniklemişti. Kapıyı açtı ve Eylül’ü içeri buyur etmek için yöneldi.
“Hadi canım, biraz hava soğuk. İçeri girelim,” dedi; sesi alçak ve titrek çıkmıştı.
Eylül, ablasının sesindeki garip tonu fark etti ama bunu yorgunluğuna yordu.
Tam o sırada evin kapısı açıldı. Kapıda Emir duruyordu. Üzerinde kalın bir kazak vardı; yüzü dinlenmişti ama gözlerinde avcının zafer parıltısı vardı. Gülümsemesi soğuk ve hesapçıydı.
Eylül’ün kanı dondu. Bütün o sevinç, bütün o umut saniyeler içinde dehşete dönüştü. Ablası yalan söylemişti. Emir yurtdışında değildi.
“Hoş geldin, Eylül,” dedi Emir. Sesi kadife gibiydi ama tehditkârdı.
Eylül, refleks olarak arkasına döndü ve ablasına baktı. Lara’nın gözlerinde, pişmanlıktan çok daha derin bir şey vardı: korku ve suçluluk.
“Abla?” diye fısıldadı Eylül, sesi ihanetin acısıyla kırılmıştı. “Ne oluyor? Neden Emir burada? Sen… sen yalan mı söyledin?”
Lara, gözlerini kaçırdı. Dudakları titriyordu, konuşamadı. Sessizliği, en büyük itiraftı.
Emir, Lara’nın yanından hızla geçti. Bir yırtıcı hayvanın avına yaklaşması gibiydi. Eylül’ün kolunu yakaladı; tutuşu kemiğini kıracak kadar sertti.
“Lara görevini tamamladı. Artık o da rahat, sen de,” dedi Emir, yüzündeki gülümseme daha da genişlerken. “Oğlumuzu yapana kadar bu ev, senin yeni hapishanen.”
Eylül acıyla inledi, kolunu kurtarmaya çalıştı. Bütün korkusu yüzeye vurmuştu.
“Emir abi, lütfen! Yapma! Korkuyorum!” diye yalvardı, gözyaşları hızla yanaklarından süzülüyordu. “Bırak beni! Ben geri gideceğim! Ablam…”
Emir, Eylül’ün yalvarışını umursamadı. Aksine, bu sözler gücünü artırıyor gibiydi. Eylül’ü sertçe kendine çekti ve dağ evinin kapısından içeri itmeye başladı.
“Ablan mı? Ablan seni bana kendi elleriyle teslim etti, Eylül! O benim karım, ve ben her zaman onun önceliğiyim. Şimdi uslu ol. Karşılığında ne istediğimi biliyorsun.”
Emir, Eylül’ü koridorun sonundaki odaya doğru sürüklerken Eylül son bir çabayla direndi.
“Hayır! Ben senin isteğini yapmayacağım! Ben sana ait değilim!” diye bağırdı.
Bu direnç, Emir’in zaten gergin olan sinirlerini tamamen kopardı. Eylül’ün kolunu bıraktı, yüzüne döndü ve güçlü bir tokat savurdu. Tokadın sesi, dağ evinin sessizliğinde yankılandı. Eylül acıyla bir inilti bıraktı ve yere yığıldı.
Emir, Eylül’ün başını zorlukla kaldırdığını gördü. Gözleri, saf bir acıyla, hemen arkasında duran Lara’ya baktı.
Lara, kapının eşiğinde donmuştu. Elini ağzına kapatmış, dehşetle o sahneyi izliyordu. Eylül’ün yüzündeki tokat izi, Lara’nın vicdanına saplanmış bir kılıç gibiydi. Emir’e ihanet etmektense kardeşine ihanet etmişti ve şimdi bu ihanetin sonuçlarını çıplak gözle görüyordu.
Emir, Eylül’ü kolundan sertçe kavradı ve yerden kaldırdı.
“Bana ait değilsen, bu benim için bir sorun değil,” dedi soğukkanlılıkla. “Seni bana ait yaparım.”
Emir, Eylül’ü odaya sürüklerken Lara, titreyen bacaklarıyla arkasından bakakaldı. Bu, artık Emir’in saplantısının değil; Lara’nın anlaşmasının bir sonucu olan karanlık bir esaretti.
Dağ evinin kapısı, sessizce Eylül’ün arkasından kapandı.