23.Bölüm

1314 Kelimeler
Lara’nın gidişiyle üzerime çöken sessizlik, görüşme odasının kasvetli duvarlarında hapsolmuştu. Görevli kadın, kolumdan nazikçe tutup beni kaldırdı. Yanağımdaki sızı, ablamın bana olan inancını değil, Emir’e olan bağlılığını simgeliyordu. Artık tek başınaydım. Beni, Çocuk Destek Merkezi olarak adlandırılan büyük bir binaya getirdiler. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir okul binasına benziyordu, ama burası, travmatik geçmişleri olan çocukların sığınağıydı. Yetimhane denmese de, benim için burası yeni bir hapis gibiydi; gerçi bu sefer gardiyanım bir saplantılı adam değil, devletin soğuk kurallarıydı. İçerisi sıcak ve temizdi, ama hava resmi ve mesafeliydi. Beni, yaklaşık sekiz kişinin kaldığı geniş, sade bir odaya yerleştirdiler. Her şey yeni ama ruhsuzdu. Odamdaki ranzanın alt katına yerleştim. Yanımdaki ranzanın üst katında oturan, benden biraz büyük, kısa saçlı, sert bakışlı bir kız, beni baştan aşağı süzdü. Hiçbir şey söylemedi ama bakışları “Sen de mi buradasın?” der gibiydi. Eşyalarımı dolaba yerleştirirken, elime Lara’nın bana aldığı yeni telefon geçti. Ablamın elinden yediğim tokat, bu telefonun her parçasını anlamsızlaştırmıştı. Telefonu kapattım ve dolabın en dibine, kıyafetlerin arasına sakladım. Emir’in mesajları, Lara’nın ihaneti… artık hiçbir şeye inanmak istemiyordum. Akşam yemeği salonu kalabalıktı. Herkes fısıldayarak konuşuyor ama kimse birbirinin gözlerine bakmıyordu. Herkesin bir hikayesi vardı ve bu hikâyeler, ağır bir sessizlikle havada asılı kalıyordu. Ben de tabağımdaki yemeğe odaklandım, kimsenin dikkatini çekmemeye çalıştım. Yemekten sonra beni, merkezin psikoloğu olan genç bir kadınla tanıştırdılar. Adı Deniz’di. Gözlerinde ne acıma ne de yargılama vardı; sadece sakin, profesyonel bir ilgi. “Merhaba Eylül,” dedi yumuşak bir sesle. “Biliyorum, zor bir dönemden geçiyorsun. Burası senin güvende olacağın yer. Kimse sana zarar veremez.” Deniz’e baktım. Güvende mi? Emir serbestken, ablam bana inanmazken, güvende olabilir miydim? “Ablam… ablam bana inanmadı,” diye fısıldadım. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Deniz, sandalyesinden kalkıp yanıma oturdu. Bana dokunmadı ama yakınlığı güven veriyordu. “Biliyorum, bu çok acı. Aile üyelerinin sana inanmaması, yaşadığın travmanın üzerine bir de ihanet ekler. Ama unutma, buradaki herkes sana inanıyor. Polis, sosyal hizmetler, ben… biz buradayız. Senin gerçeğin, onların yalanından daha güçlü.” O an, Deniz’in sözleri Lara’nın tokadından sonra ilk defa bir şifa gibi geldi. Evet, Emir’i serbest bırakmış olabilirlerdi ama onunla savaşan birileri daha vardı. Yatağıma döndüğümde, ranzanın alt katında yorganın altına girdim. Ağlamaktan yorulmuştum ama içimde artık sadece çaresizlik değil, yeni bir kararlılık filizleniyordu. Bu yetimhane, benim sığınağımdı. Buradan güç toplayacak, psikolojimi toparlayacak ve bir gün Emir’i de Lara’yı da yüzleştirecek gücü bulacaktım. Gözlerimi kapattım. Bu, yeni hayatımın ilk uykusuydu; soğuk duvarlar arasında ama en azından Emir'in gölgesinden uzakta. --- Karakoldan çıktığımda yüzümde zaferin soğuk bir gülümsemesi vardı. Polis beni serbest bırakmıştı. Yetenekliydim, manipülasyonda ustaydım ve en önemlisi, Lara bana inanmıştı. Eylül'ün histerik beyanı, benim “iyi niyetli enişte” rolüm karşısında kağıt gibi erimişti. Fakat bu tatmin, Ayşe denen o deli kadının bana attığı tokatın ve Eylül'ün polis korumasına alınmasının getirdiği öfkeyle zehirleniyordu. O iğrenç kadın bütün planımı bozmuştu. Eylül’ü benden almıştı ve şimdi kız, o siktimin yetimhanesinde, benden fiziksel olarak uzaktaydı. Eve geldim. Lara salonda bir heykel gibi oturuyordu. Gözleri şişmişti, ama bakışlarında bana karşı bir sadakat ve korku karışımı vardı. “Emir! Serbestsin… Ben biliyordum,” dedi, sesi inançsızdı ama kendini zorluyordu. Yanına oturdum, yorgun bir kahraman edasıyla onu kollarıma çektim. “Elbette serbestim, hayatım. Ben suçlu değilim. O küçük kızın uydurduğu bir masaldı hepsi.” Lara göğsüme yaslandı. “Ama… neden? Neden böyle bir şey yapsın?” “Çünkü annesini kaybetti,” dedim, sesimi daha da yumuşatarak. “Ve benden nefret ediyor. Belki de bizi kıskanıyordu. Biliyorum, o tokat… sana çok acı verdi. Ama anlamalısın, o hasta. Ve ben, sırf bu yüzdendir ki, onun yanıma gelmesini istiyordum; kontrol altında olması gerekiyordu.” Lara'nın kalbini kazandığımı biliyordum. Onun için gerçek, benim yalanımdı. Evliliğimizin sahte huzuru, onun için kardeşinin travmasından daha önemliydi. Bu kadın, benim en büyük zayıflığım ve aynı zamanda en güçlü kalkanımdı. Ancak Eylül'ün devlet korumasına alınması zihnimde bir karıncalanma yaratıyordu. O yetimhane… o duvarlar. Orası benim için erişilebilir bir yer değildi. Ona mesaj atamıyordum; telefonunu kapatmıştı. Artık doğrudan bir kontrolüm yoktu. Bu, benim için kabul edilemez bir durumdu. Kontrolün elden kaçması damarlarımdaki kanı kaynatıyordu. Odama geçtim, viskimi doldurdum. Bardağı elimde sıkarken intikam planları yapıyordum. Eylül benim elimden alınmıştı, ama ben vazgeçecek değildim. O, bana aitti. O, benim yarım kalmış eserimdi. Şimdi oyunun kuralları değişmişti. Lara'nın bu olay yüzünden zayıflayan psikolojisini kullanarak onu tamamen kendime bağlamalıydım. Onu, Eylül'ün “hastalığına” tamamen ikna etmeliydim. Eylül'ü devlet korumasından geri almak için yasal yolları zorlamalıydım. Amacım, onun velayetini almak ya da en azından düzenli ziyaret hakkı kazanmak olmalıydı. Aile bağlarını, duygusal manipülasyonu kullanacaktım. O yetimhane denilen yeri uzaktan izletecektim. Eylül'ün her adımını, her nefesini bilmeliydim. O duvarlar beni uzun süre dışarıda tutamayacaktı. Bardağımdaki viskiyi tek dikişte bitirdim. Öfkem bir kararlılığa dönüşmüştü. Eylül'e bir mesaj göndermiştim: “Sen benimsin.” Ve ben bu sözü tutacaktım. O, benden uzaklaştıkça saplantım daha da büyüyordu. O yetimhane—Eylül'ün yeni sığınağı—çok yakında o sığınağın kapıları benim için açılacaktı. Eylül, özgürlüğün ne kadar kısa sürdüğünü acı bir şekilde öğrenecekti. Ben Emir. Ve benim oyunum, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar karmaşık ve uzun solukluydu. Eylül yeni bir hapishaneye girmişti, ama gardiyanı her an kapıda belirebilirdi. --- Yetimhanedeki (Çocuk Destek Merkezi'ndeki) ilk birkaç hafta, sisli bir kâbus gibi geçti. Deniz Hanım’la yaptığım terapiler dışında hayatım, Lara’nın tokadı ve Emir’in tehditlerinin yankısından ibaretti. Ranzamın alt katı, benim tek güvenli alanım; dünyanın pisliğinden korunduğum tek yerdi. Fakat insan, doğası gereği bir yere tutunmak zorundaydı. Burada, bu büyük binanın içinde, hepimiz aynı dilden konuşuyorduk: terk edilmişliğin ve travmanın dili. Yavaş yavaş odamdaki diğer kızlarla iletişim kurmaya başladım. Hepimiz gençtik ama hepimiz hayatın en ağır yüklerini taşımıştık. En yakınımda üç kız vardı. Onlar da benim gibi yaralıydı; yaraları onlara bir tür sertlik ve güven vermişti. Melis: Odanın en sessiziydi. Siyah, uzun saçları vardı ve gözleri hep uzaktaydı. Melis, bebekken bir alışveriş merkezinin tuvaletinde bulunmuştu. Ailesini hiç tanımamıştı; bu yüzden onun acısı, benimkinin aksine bir boşluktan ibaretti. O, kimliğini arayan bir gölgeydi. Zeynep: Tamamen zıttıydı. Kısa, kıvırcık saçlı, enerjik ama bakışları öfkeyle dolu. Zeynep, babasının annesini bir tartışma sırasında vahşice öldürüşüne tanık olmuştu. Onun acısı, korkunç bir dehşet ve ihanetti. Bu durum, onu erkeklere karşı duvar örmeye zorlamıştı. Cemre: Grubun en neşeli ve dışa dönük görüneniydi, ama neşesi hep kırılgan bir çizginin üzerindeydi. Cemre'yi annesi, “daha iyi bir hayat” vaadiyle bu merkeze bırakıp gitmişti. Cemre'nin acısı ise reddedilişti; sürekli annesinin geri gelmesini bekliyordu. Bir akşam, yemekten sonra odada ranzalarımızda otururken Melis aniden sessizliği bozdu. “Sen niye geldin buraya?” diye sordu, sesi düşük ve direkt. Zeynep ve Cemre hemen bana baktılar. Bu, burada sorulan en yaygın soruydu ama cevabı en zor olanıydı. Derin bir nefes aldım. Emir’in adını söylemek hâlâ midemi bulandırıyordu. “Eniştem… ablamın kocası… bana… zarar verdi. Ablam inanmadı. Teyzem beni kurtardı, sonra devlet aldı.” Cemre dudaklarını büktü. “Teyzen iyiymiş. Benimki sadece bırakıp gitti.” Zeynep ise sinirle ranzasının demirini sıktı. “Enişte mi? Hep bu pislikler! Benim babam da anneme zarar verdi. Bütün erkekler aynı, biliyor musun?” Melis, sessizce bana yaklaştı. “Senin ailen var ama seni buraya koydular, değil mi?” Başımı salladım. “Ablam beni suçladı. O adama inandı.” Bu itiraf aramızdaki buzları eritti. Onlar benim ihanetimin derecesini anlamışlardı. Onlar da aile, sevgi ve güven kavramlarının ne kadar boş olduğunu biliyorlardı. Zeynep ranzasından aşağı atladı, bana yaklaştı. “Bak, artık o ablan falan yok. O adam da sana dokunamaz. Burası güvenli. Ama güçlü olmalısın.” Cemre, yüzünde hafif bir gülümsemeyle ekledi: “Şimdi, biz varız. Burası bizim çetemiz. Kimse birbirini bırakmaz. Tamam mı?” O an, o yalan dolu dünyanın yıkıntıları arasında kendime ait bir şey buldum. Bu üç kız, benim yeni ailemdi. Onların kırık ruhları, benim kırık ruhumu anlıyordu. Onların acıları, benim acıma bir isim veriyordu. Melis, Cemre ve Zeynep: farklı şehirlerden, farklı travmalardan gelmiştik. Ama bizi birleştiren zincir, ailelerimiz tarafından atılmıştı. Ve şimdi o zincirleri kırmak için birbirimize kenetlenmek zorundaydık. Yatağımda oturup yeni arkadaşlarıma baktım. Emir’in tehditleri ve Lara’nın ihaneti hâlâ yakıyordu, ama artık o karanlıkta tek başıma değildim. Artık savaşacak bir grubum vardı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE