Günler, o dağ evinde, bileğimdeki soğuk kelepçenin ritmiyle geçiyordu. Dışarıdaki ormanın sesi, bana özgürlüğün alaycı bir fısıltısı gibi geliyordu. Artık sadece bir esir değildim; Emir’in, beklediği erkek çocuğunu dünyaya getirecek bir araçtım.
Emir’in zorla yedirdiği yemeğin ve o iğrenç bardak suyun ardından, ruhumdaki bütün direniş enkaz haline gelmişti. Tek amacım, hayatta kalmak ve o pazarlığı gerçekleştirmekti: Uslu durmak, bir erkek çocuk doğurmak ve belki o zaman zincirlerimden kurtulmaktı.
Emir, kontrolünü asla elden bırakmıyordu. Gündüzleri, beni odaya kilitliyor, sadece yemek ve temel ihtiyaçlar için geliyordu. Yemeği artık kendi ağzından değil, normal bir şekilde yediriyordu; ancak her lokma, onun bana olan mülkiyetini hatırlatıyordu.
Fakat en korkuncu, geceleriydi. O azdırıcı ilacın etkisinin yavaş yavaş geçtiğini anladığından, artık o hapı düzenli olarak ağrı kesici adı altında vermiyordu. Ama geceleri yanıma geldiğinde, şiddet ve manipülasyonun daha kaba yöntemlerini kullanıyordu.
O gecelerden birinde, Emir kapıyı açıp içeri girdi. Yüzü yorgun, ama gözleri saplantılıydı. Yanıma oturdu.
"Sana bir söz verdim, değil mi?" dedi, sesi fısıltı gibiydi ama tehdit doluydu. "Uslu durursan, oğlumuzu senden almayacağım. Ama biliyor musun, uslu olmak yetmiyor."
Emir, zincirimi gösterdi. "Bu zincir, bana olan itaatini sembolize ediyor.
Ama senin içten de bana itaat etmen lazım."
Oturduğum yerde titredim. Vücudumun her kası gerilmişti.
"Sana itaat ediyorum, Emir," diye fısıldadım.
"Hayır, etmiyorsun," dedi Emir. "Gözlerinde hâlâ o nefreti görüyorum. Ama merak etme, zamanla o da geçecek. Zamanla, bu odada sadece benim sesimi duyacaksın."
Emir, yanıma yaklaştı. Ellerini, yüzümü okşamak için uzattı ama bu okşama, bir işkence aleti gibiydi.
"Bana bir erkek bebek vereceksin, Eylül. Ben, bu holdingin varisi olacak bir oğlan çocuğu istiyorum. Ve sen, bu amaca hizmet etmek zorundasın."
Emir, o gece, benim kabullenişimi sınadı. Direncimin ne kadar kırıldığını görmek istedi. Artık ilaç yoktu, bu yüzden her dokunuşu, zihnime keskin bir acıyla ulaşıyordu. Ama ben, doğacak çocuğuma tutunmak için, bütün o tiksintiyi içime gömdüm.
Zincirli hayatımda, o küçük odayı kendime bir cehennem değil, geçici bir sığınak olarak görmeye zorladım.
Emir’in beklentilerini yerine getirmek, benim kurtuluşumun tek yolu gibi görünüyordu. Her şey, o lanet olası erkek bebek umuduna bağlıydı.
Ablamın ihaneti, artık canımı acıtmıyordu. Çünkü o, benim için çoktan ölmüştü. Geriye sadece Emir'in karanlık gölgesi ve kalbimin derinliklerinde sakladığım küçücük bir umut kalmıştı.
Ben Eylül. Ve zincirlerimdeki hayatım, hayatta kalmak için atacağım her adımla şekillenmeye başlıyordu.
---
Deniz Hanım’ın acil başvurusu ve sert çıkışı, nihayet beklenen etkiyi göstermeye başlamıştı. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Koruma Birimi, Emir’in geçmiş sicilini, Lara Hanım’ın çelişkili beyanlarını ve en önemlisi Eylül’ün kayıp olduğuna dair artan şüpheleri artık görmezden gelemiyordu. İstanbul çevresindeki izole dağ evleri üzerine yapılan hızlı bir soruşturma, Emir'in holdingine ait, Samanlı Dağları eteklerinde erişimi zor bir mülkün varlığını ortaya çıkardı.
Deniz Hanım’a nihayet umut veren bir geri dönüş yapıldı.
“Deniz Hanım,” dedi telefondaki memur, sesi ciddiydi. “Soruşturmayı derinleştirdik. Eylül'ün ablası Lara Hanım’ın bize verdiği ‘rehabilitasyon merkezi’ bilgisiyle, Emir Bey'in mülklerinden birinin koordinatları eşleşiyor. İzole bir dağ evi. Savcılıktan arama izni çıktı. Ekipler yolda.”
Deniz Hanım rahat bir nefes aldı, fakat hemen ardından yeniden gerildi.
“Peki, merkezin müdiresi Neşe Hanım’ın durumu ne olacak? O, bize Lara Hanım'ın bilgilerini doğruladı ve Eylül'ün kimseyle görüşmemesi gerektiğini söyledi.”
Görevlinin sesi alçaldı.
“Maalesef bu konuda da şüpheli bir durum var. Eylül'ün merkezden çıkışı, bazı protokollerin dışına çıkarak hızlandırılmış. Eylül’ün dosyası üzerinde çalışan memurlardan biri, Neşe Hanım’ın banka hesaplarında tam da Eylül'ün ayrıldığı gün yüksek miktarda bir havale tespit ettiğini bildirdi.”
Gerçek, Deniz Hanım’ın yüzüne tokat gibi çarptı. Neşe Hanım da Emir’in adamıydı. Emir, sadece Lara’yı değil, merkezdeki yetkiliyi de satın alarak Eylül’ü yasal olmayan yollarla eline geçirmişti. Yetimhane, Eylül için son güvenli liman olmalıydı; ama o bile Emir’in parasıyla zehirlenmişti.
“Hemen harekete geçmeliyiz,” dedi Deniz Hanım. “Neşe Hanım, Emir’i uyarabilir.”
O gün, yetimhanede rutin bir akşam yemeği saatiydi. Zeynep, Melis ve Cemre, yemekhanenin köşesinde fısıldaşıyorlardı. Eylül’ün yokluğu ve Neşe Hanım’ın soğuk tavrı, onları karamsarlığa itmişti.
Tam o sırada, yetimhanenin dış kapısından polis sirenleri duyulmaya başladı. Sirenler, merkezin bahçesinde aniden sustu. Yemekhanedeki bütün çocuklar merakla camlara koştu.
İçeri girenler, sivil polisler ve Çocuk Koruma Birimi’nden yetkililerdi. Yüzleri sert ve kararlıydı.
Polisler doğrudan Neşe Hanım’ın odasına yöneldi. Neşe Hanım, odasında oturmuş telefonda biriyle konuşuyordu. Gözleri pencereye kaydığında polisleri gördü ve yüzü bembeyaz oldu. Elindeki telefonu titreyerek masanın altına düşürdü.
Polisler kapıyı açtı.
“Neşe Hanım, hakkınızda bir çocuğun yasadışı yollarla yetimhaneden çıkarılmasına yardım etmek ve rüşvet almak şüphesiyle arama emri var. Hemen bizimle geliyorsunuz.”
Neşe Hanım’ın panik içinde polislerle götürülüşünü, koridorun ucundan izleyen Zeynep, Melis ve Cemre birbirlerine baktılar. Bu, onların başlattığı bir şeydi. Eylül için umut, nihayet yeşermişti.
Zeynep, gözleri dolmuş bir şekilde fısıldadı:
“Deniz Hanım başardı.”
Melis, tezgâhtan bir kâğıt mendil alıp Cemre’ye uzattı.
“Şimdi, Eylül’ü bulma sırası.”
Polis ekibinin bir kısmı Neşe Hanım’ı alıp götürürken, diğer kısmı acilen dağ evine gitmek üzere hızla arabalarına bindi. Yetkililer, Neşe Hanım’ın son dakikada Emir’i uyarma ihtimaline karşı zaman kaybetmek istemiyordu.
Artık savaş, İstanbul’un kalabalığından Samanlı Dağları’nın izole, karla kaplı doruklarına taşınmıştı. Eylül’ün kurtuluş umudu, o dağ evine doğru yol alan polis araçlarının tekerlek seslerinde gizliydi.
---
(Emir'in Gözünden)
Emir, dağ evinde, salonun büyük şöminesi başında viskisini yudumlarken, Eylül'ün odasından gelen sessizliğin keyfini sürüyordu. Kızı kırmış, sindirmiş ve artık istediği amaca hizmet etmeye hazır hale getirmişti. Kontrol tamamen ondaydı.
Cebindeki telefon titremeye başladığında Emir keyifle gülümsedi. Lara olmalıydı; muhtemelen vicdan azabından veya hayatına dönme arzusundan boğuluyordu. Telefonun ekranında beliren isim ise Neşe'ydi.
Emir kaşlarını çattı. Bu kadar doğrudan bir telefon beklemiyordu. Neşe Hanım'ın sadece kriz durumunda araması gerekirdi.
“Ne var, Neşe?” diye sordu Emir, sesi otoriterdi.
Neşe Hanım'ın sesi telefonda paniğin keskin çığlığı gibiydi. “Emir Bey, mahvolduk! Polisler… merkezde! Beni gözaltına alıyorlar! O psikolog kadın, Deniz, bir şeyler ayarlamış. Hakkınızda soruşturma… arama emri falan diyorlar!”
Emir'in yüzündeki keyif anında silindi; yerini saf, buz gibi bir öfke aldı. Viskisi boğazında düğümlendi. Arama emri… Bu, Lara’nın ya da o yetimhane çetesinin tahmin ettiğinden çok daha hızlı hareket ettiği anlamına geliyordu. O lanet olası kız, gitmeden bile sorun yaratmaya devam ediyordu.
“Ne saçmalıyorsun sen?!” diye gürledi Emir. “Telefonu kapatma! Nereye gidiyorlar? Adresi biliyorlar mı?”
“Dağ… dağ evi…” Neşe Hanım'ın sesi hıçkırıklara karışmıştı. Arka plandan polislerin sesleri gelmeye başladı. “Biliyorlar! Çok hızlı geliyorlar!”
Tam o anda Neşe Hanım'ın elinden telefon düştü. Emir'in kulağına sadece telefonun zemine çarpma sesi ve Neşe'nin boğuk bir çığlığı geldi.
Emir, elindeki bardağı şöminenin yanındaki taşa fırlattı. Bardak paramparça oldu. Kan beynine sıçramıştı. Başarısının tadını çıkarmasına saniyeler kala her şey altüst olmuştu.
Eylül'ün yakalanmasına izin veremezdi. Eğer Eylül polise zincirlenmiş ve uyuşturulmuş halde bulunursa, Emir'in güçlü konumu bile onu kurtaramazdı. Bu, sadece taciz davası değil; yasadışı alıkoyma demekti.
Hızla Eylül'ün tutulduğu odaya koştu. Kapıyı anahtarla açtı ve içeri daldı.
Eylül, yorgun ve bitkin bir halde yatağında uzanıyordu. Emir'in ani girişiyle irkildi.
Emir, konuşmaya bile tenezzül etmedi. Öfkesi o kadar büyüktü ki yüzü kasılmıştı. Doğrudan ranzanın altındaki zincirin kilidine yöneldi. Anahtarı titreyen elleriyle hızla kilide soktu.
Çank! Zincir açıldı.
Eylül anlamsızca bileğine baktı. Özgürdü, ama bu özgürlük hissi korkuyla doluydu.
Emir, Eylül’ün kolunu yakaladı. Tutuşu öylesine sertti ki Eylül acıyla inledi.
“Kalk, çabuk! Kalk ve sesini kes!” diye tısladı Emir; yüzü Eylül'ün yüzüne çok yakındı.
Emir, Eylül'ü ayağa kaldırdı. “Bana bak! Eğer tek bir kelime edersen, tek bir ses çıkarırsan, seni buraya gömerim; kimse de bulamaz! Anladın mı?”
Eylül, çaresizlik içinde başını salladı. O an bu adamın ne kadar tehlikeli olduğunu yeniden hatırlamıştı.
Emir, Eylül'ü koridordan hızla sürükledi. Arkada bıraktıkları dağ evi bir anda hapishaneden kanıt mahalline dönüşmüştü.
Emir'in amacı basitti: Eylül'ü arabasına atmak ve bu lanet olası dağ evinden, polisler gelmeden kaybolmak. O, ne pahasına olursa olsun yakalanmayacaktı. Avın kaçışı başlamıştı.
---
(Eylül’ün Gözünden)
Emir, Eylül'ü kolundan sertçe kavrayıp dağ evinin arka kapısından dışarı, garaja doğru sürüklüyordu. Dağ havası soğuktu, ama Eylül’ün vücudu korkudan yanıyordu. Arkada polis sirenlerinin zayıf uğultusu henüz duyulmuyordu; fakat Emir’in telaşı, zamanlarının kısıtlı olduğunu gösteriyordu.
“Hızlı ol!” diye tısladı Emir, Eylül’ün kolunu daha da sıkarak.
Garaj kapısını açmak için anahtarı kilide soktuğu o bir saniyelik dalgınlık anı, Eylül için tek şanstı. Emir’in tutuşu gevşemişti. Eylül, bütün gücünü topladı ve kolunu sertçe Emir’in elinden çekti.
Zincirin çözülmüş olmasının verdiği özgürlükle, Eylül hızla koşmaya başladı. Amacı sadece kurtulmaktı; nereye olursa olsun! Patika yoldan ana yola doğru can havliyle koşuyordu.
Emir, anlık şaşkınlığın ardından öfkeyle kükredi ve Eylül’ün peşinden koşmaya başladı.
“Dur orada! Dur dedim sana, Eylül!”
Eylül, çıplak ayaklarıyla çamurlu toprakta yalpalıyor, her an düşecek gibi koşuyordu. Arkasından gelen Emir’in sert nefes sesleri, kalbine bir balyoz gibi iniyordu.
Tam ana yola ulaştığında, gözleri umutla parladı. İleride, yola park etmiş, farları yanan siyah, lüks bir jip duruyordu. Kurtuluş! Belki polisti, belki de yardım edebilecek biriydi.
Sevinçle aracın yanına koştu. Kurtulduğunu düşünerek derin bir nefes aldı.
Ancak jipin kapısı açıldı ve içeriden çıkan kişi, Eylül’ün bütün umutlarını bir anda dondurdu.
Bu, ablası Lara’ydı.
Lara’nın yüzü solgundu, makyajı akmıştı ama gözleri soğuk bir kararlılıkla yanıyordu. İstanbul’daki evinde olması gerekirken buradaydı.
Eylül’ün sevinci, bir anda dehşete dönüştü. Ablasının ihaneti, geçici bir zayıflık değil; planlanmış, soğukkanlı bir işbirliğiydi.
Lara, elinde tuttuğu bir anahtarı, arkadan koşan Emir’e doğru fırlattı.
“Al! Hemen gidelim!”
Emir, fırlatılan anahtarı havada yakaladı. Soluk soluğaydı, ama Lara’yı gördüğü anda bir anlık rahatlama yaşadı.
“Lara, ne işin var burada? Beni uyarmalıydın!”
“Sırası değil, Emir! Polisin yolda olduğunu biliyorum! Arabayı çalıştır!”
Lara, dönerek Eylül’ün kolunu yakaladı. Bu tutuş, Emir’inkinden bile daha soğuk ve acımasızdı.
Eylül, ablasının ihanetiyle yıkılmıştı. Gözyaşları durmuyordu.
“Abla! Ne olur yapma! Lütfen! O… o bana ne yaptı, biliyor musun? O, beni zincirledi!”
Eylül, son bir umutla ablasının gözlerine baktı. “Ne olur abla! Bırak beni!”
Lara’nın yüzünde en ufak bir merhamet belirtisi yoktu. Tam aksine, öfke ve kıskançlıkla parlıyordu. Eylül’ün yakarışları karşısında sinirleri gerilmişti. Elini kaldırdı ve Eylül’ün yüzüne şiddetli bir tokat indirdi.
“KES SESİNİ!” diye bağırdı Lara, sesi Emir’in sesinden bile daha histerikti.
“O adam benim kocam! Ben bu hayatı, bu soyadı kaybetmeyeceğim! Sen bize bir erkek çocuk vereceksin, sonra gideceksin! Şu an gidemezsin! Daha hamile bile değilsin!”
Lara, Eylül’ü zorla arabanın arka koltuğuna itti ve kapıyı kilitledi. Emir hızla şoför koltuğuna geçti.
Araba, polis sirenleri duyulmaya başlamadan hemen önce, ana yolda hızla kayboldu. Eylül, arabanın içinde, gözyaşları içinde yalnızca ablasının yüzündeki o nefret dolu ifadeyi görüyordu.
En son umut, en büyük ihanete dönüşmüştü.
Eylül, artık tamamen yalnızdı iki canavarın ortasında.
---
Siyah jip, Samanlı Dağları’nın virajlı yollarında hızla ilerlerken, arkalarında polis sirenlerinin sesini bırakıyordu. Arabanın içindeki hava, Lara’nın tokatından sonra ağır bir dehşet ve ihanet kokusuyla doluydu.
Eylül, arka koltukta titreyerek oturuyordu. Ablasının tokadı, Emir’in tokadından daha çok yakmıştı. O an, zihnindeki son kale de yıkıldı. Kontrolsüz bir histeriyle, zincirlenmiş günlerin, aşağılanmanın ve şimdi ablasının ihanetinin tüm acısı dışarı fışkırdı.
"SİZDEN İĞRENİYORUM!" diye çığlık attı Eylül. Sesi yırtıcı, yaralı bir hayvanın sesi gibiydi. "İkinizden de! Birbirinize aitsiniz! Siz birer canavarsınız! Keşke o polisler sizi bulsaydı! Keşke ölseniz!"
Lara, ön koltukta yerinde sıçradı. Eylül’ün bu kontrolsüz çıkışı, bütün planlarını tehlikeye atıyordu.
"Kes sesini, aptal! Bizi yakalatacaksın!" diye bağırdı Lara, korku ve öfkeyle Emir'e döndü. "Emir, durdur şu arabayı! Sustur şunu!"
Emir, direksiyonu sertçe kırarak arabayı yol kenarındaki ıssız bir cepte durdurdu. Arabanın motoru titreyerek durduğunda, içerideki sessizlik, Eylül’ün çığlığından daha korkunçtu.
Emir, arkasına dönmedi. Torpidoyu açtı ve içeriden küçük, siyah, ruhsatsız bir silah çıkardı. Çıt! Emir, tetiği çekti. Silahın sesi, ölümcül bir kesinlikle odada yankılandı.
Emir, silahı, Eylül’e değil, Lara’nın alnına doğrulttu.
"Sen," dedi Emir, sesi duygusuz, ölümcül bir tonda. "Susturamıyorsun. Sürekli hata yapıyorsun. Benim itibarımı tehlikeye attın. Senin yüzünden oğlumuz henüz dünyaya gelmedi. Ve sen, benimle gelmeyeceksin."
Lara, dehşetle dondu. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. "Emir, hayır! Lütfen! Ben senin karınım! Ben..."
Lara’nın sözleri, silahın sağır edici sesiyle kesildi.
BUM!
Kurşun, Lara’nın alnına isabet etti. Lara’nın cansız bedeni, koltuğun üzerine yığıldı.
Eylül, arka koltukta bu korkunç ana şahit oldu.
Emir'in karısını, ablasını, kendi gözlerinin önünde vurmuştu. Korku, dehşet ve şok; hepsi birleşti ve Eylül’ün bilincinde bir kararma yarattı. Ağzını açmaya çalıştı, çığlık atmak istedi ama boğazı düğümlenmişti. Dili tutulmuştu. Tek bir ses bile çıkaramıyordu.
Emir, silahı indirdi. Yüzü, yaptığı eylemden en ufak bir duygu taşımıyordu; sanki sıradan bir işi halletmiş gibiydi.
Sakinlikle arkasına döndü.
Silahı alıp dikkatlice temizlemeye başladı. Ardından, hala şokun etkisiyle titreyen, konuşamayan Eylül’e uzattı.
"Al," dedi. "Dokun buna."
Eylül, direnemedi. Elini uzattı ve silahın soğuk metaline dokundu. Emir, Eylül’ün parmaklarının izinin silaha bulaştığından emin oldu.
"Güzel," dedi Emir, alaycı bir şekilde gülümsedi. "Şimdi, bu pisliği sen de temizlemiş oldun."
Emir, silahı aldı ve arabanın ön koltuğunun altına attı. Daha sonra aceleyle direksiyonu, kapı kollarını ve Lara’nın oturduğu her yeri dikkatlice temizledi. Kanıt bırakmayacaktı. Arabanın, cinayet mahalli olarak bulunmasını istiyordu.
Emir, arabanın kapısını açtı ve Eylül’ün kolundan tutarak onu dışarı zorladı. Eylül, ablasının cansız bedenine son bir kez baktı, gözlerinden yaşlar akıyordu ama ağzından tek kelime çıkmıyordu.
"Hadi bakalım, oğlumun annesi. Artık burası bitti," dedi Emir.
"Biz, bu ülkeden gidiyoruz. Limana doğru yürüyeceğiz. Kaçak yollardan yurtdışına çıkacağız. Orada, benim kimsenin ulaşamayacağı, sadece bizim olacağımız yeni bir yuvamız olacak."
Emir, Eylül’ü sürükleyerek ormanlık alana doğru yürüdü. Polisler arabayı bulacak, Lara’nın cesedini ve Eylül’ün parmak izlerini taşıyan silahı bulacaklardı.
Emir, sadece bir cinayet işlemiş değildi; aynı zamanda Eylül’ü, karısını öldüren kişi olarak gösterecek, onu yasal ve sosyal olarak tamamen bitirecek bir kaçış planı yapmıştı.
Eylül’ün son umudu, artık sadece sessizliğe hapsolmuştu. Karanlık orman, onların yeni, umutsuz kaçışının başlangıcıydı.