Kalbinin heyecan ile vuruş hızını hissediyordum. Bu zamana kadar hiç parfüm kokusunu içime doya doya çekmemiştim alerjim olduğu için ama şimdi, bu tanımadığım adamın bedenini kendime o kadar çok bastırıyordum ki onun kokusundan başka bir koku yoktu şu an etrafım da. Kollarım sıkıca onu sarıyorken gözyaşlarım durmuştu ne kadar öyle o şekilde kalmıştık bilmiyordum, tek bildiğim saçlarım arasında narince dolaşan parmakları ve
" Üzülme ben senin annen olurum"
Demesiydi. Bu sözleri ile göğsüne sığındığım adam bana o kadar tanıdık geliyordu ki, yıllardır sanki birini arıyormuşum da bulmuşum gibi bir his uyandırıyordu içimde. Gözlerimi açtığım da dünyaya dönüş yapıyordum sanki etrafıma baktığım da yeni tanıdığım adamın göğsünde ağladığımı, yeni fark ediyordum aptal kafam! Yine yaramı anın da göstermiştim en ufak sevgi belirtisi gördüğüm de. Bu huyumdan nefret ediyordum başka insanlardan sevgi gördüğüm de hemen içimi döküyordum, kalbimin en köşesindeki yaramı hiç bilmediğim adama anlatmıştım. Başımı dikkatle yavaş şekilde kalbinden çekiyorken gözleri ile karşılaştım sıcak nefesinin buğusu, yanaklarıma değdiğinde irkildim nefeslerimiz birbirine karışıyorken ela gözlerinde kendimi kaybediyordum. Aramız da gözle görülecek şekil de bir yakınlaşma olduğun da yaranın üzerinde ki, yarabandı gibi kendimi ondan hızla çektiğim de buradan hemen yok olmak istiyordum. Şu an yer yarılsaydı da ben gerçekten içine girseydim o durumdaydım. Aramızdan rüzgar bile esmeyecek yakınlaşmayı söküp aldığım da şu an ikimiz de birbirimize bakıyorduk sadece. Ne düşündüğünü o ela gözlerin gözlerime bakıyorken neler düşündüğünü tahmin etmek bile istemiyordum, tek bildiğim şu an tek düşündüğüm yıllar sonra başka bir insana yaramı anlatmam ve onunla temas halinde bulunmamdı. Serhat'a sarılmam nadir olduğu için daha doğrusu doğru düzgün hiç sarılamadığımız için, bu adama böylesine kalbinin atışlarını hissedecek derece de sıkıca sarılmak tuhaf olmuştu. Yutkundum sanki boğazımda bir parça varmış gibi yutkundum onun görmemesini sağlamak için, parmaklarım boynuma gittiğin de nefes alış verişim normale dönüyordu. Gözlerim önüne düşen siyah kaküllerimi kulağımın arkasına koyduğum da utançla gözlerine yöneldi bakışlarım, nefesinin hızlı olduğunu hızla kalkan ve hızla inen göğsünden anlayabiliyordum. Bana neden öyle bir cümle kurmuştu bilmiyordum ama o cümleye sanki o kadar ihtiyacım varmıştı ki, yıllardır duymayı beklediğim cümle gibi alışkan ve bir o kadar da sıcak geliyordu. Üzülme ben senin annen olurum... Bu cümle sanki yıllardır kafam bir su kovasında duruyormuş' ta ben nefes almayı bu sözle sağlamış gibiydim. Düşünceler ona bakmamı sağlıyorken aramız da ki iki veya 3 adımlık boşluğu geriye doğru atılan adımları daha da açıyordu, gözlerine daha da baktığım da derin gözlerinin dolduğunu hissediyordum ya da bana öyle geliyordu bilmiyorum. Adımları en geriye gittiğin de raflara çarparak durduğun da bedeni çenesi ve dudakları titriyordu, anlam veremediğim bir tepkiyi dışa doğru vuruyorken sanki ona acı veriyormuşum gibi gözlerini kapatmıştı. Ne olduğunu ona tepki verdiren bu kadar şeyin ne olduğunu anlamak için adım atma cesaretini gösterdiğim de, gözleri kapalı sanki ona adım attığımı hissetmiş gibi elini durmam için uzattığın da adımlarım olduğu yerde buz kesmişti. Çatık kaşlarım altın da ona ne olduğunu anlamaya çalışıyordum şu an karada çırpınan bir balık gibiydim, ona yaklaşmak ve yanında olmak istiyordum tüm vücudu titriyordu bunu kolay şekilde görebiliyordum. Hani şimşek seslerinden geceleri korkan çocuklar olurdu ya gözlerini sıkı sıkı kapatır o seslerin gitmesini beklerlerdi, şu an karşımda ki adam küçük bir erkek çocuğu gibi gözlerini kapıyordu açtığın da ise yavaş yavaş yuvasından gözlerini şimşek sesi gitmişti galiba. Kapıya hızla yöneldiğin de ela gözlerini de kokusunu da, o sözlerini de kalbimden yeni yeni oluşan duyguları da yanında beraber alıp götürmüştü çoktan... Yarabandı'nın yara kısmı ben bant kısmı o olmuştu rolleri çabucak değişmiştik kendini birden çekip alan, o olmuştu ben değil neden ona acı birşeyleri hatırlatıyor gibi hissettiğimi bilmiyordum anlamıyordum. Gözlerinde ki o bakış kalbinde kırılmış parçaları varmış gibi sanki onları gözlerinden görmeme o an izin vermiş gibi bakıyordu bana. Galiba bu basit üniversite kütüphanesin de sadece yaramı anlatan ben değil o da olmuştu, ama onun anlatma biçimi farklıydı dudaklarından bir kelime dahi işitmemişken gözleri sayfa sayfa okunacak bir derdi anlatıyordu o an bana. Arkasından adımlarını takip ettiğim de hızla gidişi o öfkesi veya her neyse zincirinden kopmuş gibi gitmesini sağlamıştı yanımdan. Tüm bunları kafamdan dağıtmaya çalışıyorken kampüs çıkış kapısına hızla ilerliyordum kendi dertlerim yetmezmiş gibi bir de, milletin dertleri ile ilgi alaka olamazdım o zaman beynim iflas eder kalbim dururdu kesinlikle. Kafamdaki dönen düşünceler o kadar hızlı yürümeme sebep olmuş ki merdivenli yokuşun biraz aşağısında kalan eski koca, binanın yanına geldiğimi bile yeni fark ediyordum. Başımı koca eskimiş taşlı binaya kaldırdığım da derince bir nefes aldım, bakışlarım binadan gökyüzüne kaydığın da gözlerimi kapattım şu an beni izleyen birileri eğer varsa muhtemelen deli olduğumu düşünürlerdi. Gözlerimi kapattığım an sesler sanki yanımdaymış gibi geliyordu.
Hicran... Çocukluğumun en güzel yanı sendin....
Gözlerimi daha sıkı yumduğum da seslerin gitmesini istiyordum kafamın içinden.
Sana gitme dedim lavinia ama sen yine de gittin...
Nefes alış verişlerim yokuş çıkmışım gibi hızlandığın da, kalbim artık tüm bu sözlere mazur kalmaktan ölüyordu yavaşça.
Üzülme...
Yutkunduğum da bir ses daha katılmıştı yanıma.
Ben senin annen olurum...
Gözlerimi açtığım da yeni nefes almayı öğrenen balık gibi olmuştum bu ses tüm kafamın içindeki sesleri susturduğun da, en önemlisi onun sözlerini bastırdığın da içimde kalbimde beynimde ne savaşı veriyordum ben? Anlamıyordum tüm bu olanları tüm bu sözleri o aptal çiçekleri o aptal mesajları, o aptal imaları kalbimde ki koca aptal aşkı! Şu an ruhum o kadar çok bağırıyordu ki tüm bedenim titriyordu her acı ses tonunda bağırmasına, dışımdan sadece tenime gözyaşlarımı bastırıyordum ancak gücüm buna yeterliydi sadece. Bir kez daha annemin o yokluğunun soğukluğunu hissetmek bedenimi öyle bir kışa maruz bırakıyordu ki yıllardır bu soğuğa maruz kaldığım da, onun gözlerine bakıyordum ve ısınıyordum anın da ama onun gözleri her seferin de soğuğuma soğuk katarak beni öylece bırakıyordu hep. Ve benim kalbim o soğuktan çatlamıştı bir sürü çatlak doluydu hepsinde ya annemin ya da onun, yarattığı kendi elleri ile açtığı o çatlaklar doluydu ve ben yıllardır tek başıma sarmaya çalışıyordum. Ama o kadar zordu ki yeşil gözleri bana bakıyorken onun aşkından nefes bile doğru düzgün alamazken beni görmemesi, beni duymaması bu çatlakları paramparça ediyordu. Yoruldum ben çok yorulmuştum kalbim öylesine doluydu ki onunla ona bir hiçmiş gibi davranmak çok zor oluyordu benim için. Onu bir kere görmek binlerce yol yürümüş gibi nefessiz ve mecalsiz kalmamı sağlıyordu, ve ben daha fazla bu şekilde yorulamazdım. Onun varlığı onun gözleri onun o çocukluğumu buram buram hatırlatan kokusu, bunlardan kaçmam gerekliydi evet kaçmıştım da ama peşimi asla bırakmayan korkulu rüya gibi olmuşlardı artık bana. Eylül ayı kendini çabucak bırakmıştı burada çoktan ekime girmiştik bile ben günleri saymayı bırakmıştım çünkü her takvim yaprak döktüğün de, onu babamı çok özlediğimi fark ediyordum e tabi bir de baş belam olan arkadaşımı. Onları bu kadar özleyeceğim aklıma bile gelmezdi yeşil gözlerinden kaçarsam eğer gidersem, ona olan aşkımın biteceğini düşünüyordum ne aptal düşünce ama on senedir yapamadığım şeyi burada mı yapacaktım. Dik uzun merdivenlere baktığım da artık evime gitmek istiyordum kendimi hiçbir şey düşünmeden yatağa atmak ve uyumak istiyordum, dik yokuşlu yorucu merdivenlerden bacaklarım çıkıyorken artık iflas bayrağı her an çekmeye hazırdım. Yorgun yeşil gözlerim pembe evime baktığın da durakladım filiz teyze orada oturmuş beni bekliyordu sanki, beni fark ettiğin de kırışık yüzüne bir gülümseme belirdi sıcacık anne gülümsemesi. Bende gülümsedim küçük mahallem 'de beni ilk defa bir kadının hatta bir anne edasıyla karşılamayı o kadar çok özlemiştim ki, filiz teyze bilmeden bana çok büyük mutluluklar yaşatıyordu ama bunu ona söylemek istemedim utanırdım hemde çok. Yorgunluk hissi bedenimi aniden terk ettiğin de bu tatlı teyzeye yaklaştım.
" Bak sana ne getirdim gözyaşlarına en iyi gelen şey tatlıdır"
Yanında yeni fark ettiğim tabağı avuçlarımın içine bıraktığın da gülümsedi yine yaşlılığın verdiği eksik dişleri ile, örgü yeleğine sokulduğun da kaplumbağa edası yürümesi ile onu izliyordum. Avuçlarım arasında tuttuğum tabağı eve girince hemen mideme indirecektim evet, yemekhane yemekleri o kadar kötüydü ki üniversite' de yemeği bırak mideme bir kraker bile girmiyordu. Anahtarları bulduğum da çantamı başka bir köşeye ayakkabıları başka bir köşeye atmıştım bile çoktan. Mutfak tezgahına ilerlediğim de avuçlarım da tuttuğum tabağı açmak için adeta savaş veriyordum, tabağı açtığım da bakmama bile fırsatım kalmadan hafsanur' un arama çağrısı gelmişti bile. Uzun uzun özlem giderdikten sonra ona Serhat'ı soruyordum ben gittikten sonra, mahallede neredeyse hiç gezmiyormuş fırına dahi adım atmayı bırakmıştı. Sadece arada sırada hafsanur oturduğumuz parkın bankında gördüğünü söylemişti, kalbime bu haberler daha da umut tohumu ekerken hüzün aniden tüm omuzlarıma oturuyordu bile. Filiz teyzenin dediği geldi aklıma gözyaşlarına en iyi gelen şey tatlıdır...
Tezgâh üzerin de beni bekleyen tatlıma ufak bir bakış attığım da kalbimden bir şeylerin kırıldığını hissettim.
Çilekli pasta...
İşte yine aynı yerdeyim okuldan geliyorum tezgaha bakıyorum hemen annem pastamı yapmıştır diye ama pastam yok, annem de yok çilek almaya gittiğine o kadar eminim ki beni bırakmayacağına o kadar eminim ki o pastamın orada olacağına o kadar emindim ki... Ama ortada ne pastam ne annem vardı annem gittikten sonra asla bir daha çilekli pasta yemedim, çilekli pasta yapan fırınlarından önünden asla geçmezdim baktığım da bile kalbim acırdı ha birde annem gittikten sonra asla bir daha doğum günü kutlamadım. Babam her sene çikolatalı pasta alır önüme getirirdi bunu artık bildiğimden dolayı bende hep kaçardım, parkta banka giderdim orada saatlerce sessizce etrafı izler eve geri dönerdim. Böyle geçmişti yıllardır doğum günlerim nefret ediyordum o günden nefret ediyordum çilekli pastalardan, nefret ediyordum annemin olmamasından ama elimden ne pasta yapmak ne de annemi geri getirmek asla gelmiyordu. Boğazım sigara içmişim gibi o kadar doluydu ki şu an her defasında bu eve geldiğim de böyle olmasına anlam veremedim, mutfak tezgahından kayan parmaklarım ile birlikte yere oturduğum da parmaklarım kalbime gidiyordu. O kadar acıdığını hissediyordum ki kalp acıdığı zaman acısı hemen gözlere iniyordu, yaşların süzülmesine izin vermeden merdiven basamaklarına çoktan çıkmıştım bile. Ardımda çilekli pastayı ve kalp kırıklığımı bıraktığım da yine gidiyordum işte adımlarım bu sefer nereye götürecekti beni bilmiyordum, açıkçası şu an umurumda bile değildi sadece bu kötü anılardan kurtulmak istiyordum. Bu kötü anıları unutana kadar annemin elim de olan tek resmine her gece sarılarak ağlamıştım elimde tek bir resmî vardı, diğer resimleri babam öfkesinden ve nefretinden hepsini yakmıştı gözlerim önün de aile fotoğraflarımıza dair ne varsa hepsi gözlerim önünde kül olmuştu. Babamın yıllardır yarasını anlamazdım ama o parmağında ki yüzüğü asla çıkarmazdı hâlâ da öyle duruyor, annem konusu olduğun da hep kaçardı çok çalışıyordu annem gittiğinden beri yüzünü zar zor görüyordum. Anlayacağınız yıllardır evde ne annem ne de babamın varlığı vardı bir tek babaannem ile kalıyordum o beni büyütmüştü, ama babaannemi kaybettikten sonra evde bir daha asla anne şefkati olmadı. Babaannemin kaybından sonra babam daha çok çalışır oldu ben ise kendi kendime büyümüştüm. Düşünceleri gözlerimi kapattığım da atmak istedim bunlar beni çok yoruyordu derin bir nefes çektiğim de ciğerlerime gözlerimi açtım, nereye geldiğimi daha yeni anladığım da etraf çok sessizdi kocaman ağaçların yer verdiği kadar yaprakların arasından gökyüzünü izledim. Bir parka getirmişti beni ayaklarım galiba pek kimsenin uğramadığı bir parka bir kaç tane bank vardı sadece etrafta, sokak lambaları biraz aydınlattığın da ağaç yaprakları altın da kalan parka göz gezdirdim iyice. Ekim rüzgarı her nefesim de buğusunu gösteriyordu bana parkın en sessiz köşesine ilerlemek istedim eski günlerde ki gibi sessizlikte oturmak istiyordum, ilerlediğim de adımlarım ela gözlerini gördüğün de dondu yere sabitlenen adımlarımı da alarak gitmek istedim ama yapamadım. Ekim soğukluğu burnunu hafif kızartmıştı uzun kirpikleri altın da kalan ela bakışları çok yorgun gibi görünüyordu üniversitede ki haylaz bakışları, yakışıklı yüzü sanki maske takıyormuşçasına yüzünden düşmüştü şu an sanki 21 yaşında ki genç değil de yaşlı bir adam oturuyordu o bankta. Yaşadığı şeylerin acısı yüzüne resim edildiğin de loş sokak lambaları acı dolu yüzüne hafifçe vuruyordu, birbirimize baktığımız da hiçbir şey yapmadı dudakları aralanır gibi olduğun da durdu demek istediği şeyden vazgeçmişti anlaşılan. Geriye doğru adım atarak arkamı döndüğüm de gitmek istiyordum bir kaç adım atmıştım ki durdum, omuzlarımın üzerinden ona baktığım da sessizlik içinde oturuyordu bu şımarık haylaz adamın böyle olması çok garip ve merak verici birşeydi. Gözlerimi kapattığım da derin bir of çekmiştim kalbim onu böyle bırakmaya el vermiyordu ona anlamadığım bir merhamet vardı içimde, aramızdaki bir kaç adımlık mesafeyi hemen kapattığım da sessizce yanına oturdum ama tepki dahi vermemişti. Bakışlarım yumruklarını sıkıca sıkan parmaklarını gittiğin de dikkatle onu izliyordum kendini sıkmaktan parmaklarının, eklem yerleri soğuğun da etkisi ile aynı anda hem kızarmış hem de beyazlamıştı. Soğuktan kuruyan dudaklarımı ıslattığım da parmak uçlarım ellerine gitmek için can atıyordu korkak şekilde soğuktan kızarmış parmak uçlarımı, yumruklarını sıktığı ellerine uzatmıştım parmak uçlarım tenine değdiğin de irkildi. Gözleri beni bulduğun da bir kaç saniye öylece kaldık yine ela gözlerinde ki o hikayeyi görüyordum okumak çok istiyordum o hikayeyi bilmek, ama o hikayeyi' de gözlerini de çoktan almıştı benden. Parmak uçlarım altın da kalan ellerini benden çektiğin de öylece kaldım şu an yaralı bir aslan gibiydi yine yaralanmış ama yarasına asla el değdirmeyen aslan, ayağa kalktığın da yutkundu siyah paltosunun içine daha da gömüldüğün de onu izliyordum. Paltonun cebine giden kızarmış parmak uçlarını takip ettiğim de cebinden küçük bir ahşap müzik kutusu çıkarmıştı, bana yaklaştığın da bakışlarım ela gözlerini takip etti parmaklarımı parmakları sardığın da avucuma ahşap müzik kutusunu bırakmıştı. Parmak uçları ellerimden kaydığın da beklenti dolu bakışları beni izliyordu çatık kaşlarım altın da kalan yeşil gözlerim, müzik kutusuna kazınmış ismi okudu Davy Jones... Kapağı açtığım an tatlı ve aynı zamanda dünyanın en hüzünlü melodisi çalmaya başladı. Her melodi parkı sardığın da hüzünlendim o kadar tatlı ve bir o kadar hüzünlü melodi nasıl olabilirdi ki? Başımı kaldırdığım da ela gözleri yine sanki o şimşek sesi gelmiş gibi kapanmıştı yüzüne dikkatle odaklandığım da alt dudağı titriyordu resmen, bu melodiler kendini kaybetmesine neden oluyordu sanki müzik kutusunun ahşap kapağını aniden kapattığım da melodi kesildi. Park tekrar sükûnetine kavuştuğun da gözlerini araladı yine boğazı yutkunduğun da yanıma oturdu sessizce, ekim rüzgarları saçlarımı uçuşturuyorken sessizlik içinde oturuyorduk. Ne ben bir kelime demeye cesaret edebiliyordum ne de o bir kelime etmeye hevesliydi başımı yukarı ağaçların yapraklarının izin verdiği kadar, kalan gökyüzüne kaldırdığım da seyrediyordum yanımda ki adamın varlığını unutmuştum bile. Soğuktan kızaran burnumla derin bir nefes aldığım da dertlerimi unutuyordum buna çok ihtiyacım vardı hem. Sonunda içimde ansızın gelen cesareti bulduğum da hiç düşünmeden sordum.
" Gerçek aşkı ne zaman fark ederiz?"
Beklenti dolu bakışlarımı ona çevirdiğim de bana cevap vermesini bırak bakmıyordu bile ama ben inat ederek cevap vermesini bekleyene kadar, evime gitmeyecektim bu bankta o kaç saat boyunca oturursa otursun bende onunla kalacaktım. Seslice nefes aldığın da gözlerini devirdi sonra haylaz gülüşü dudaklarını aldığın da ben de gülümsedim, yanaklarımın soğuktan mı yoksa utançtan mı kızardığını ben bile bilmiyorken konuştu tatlı sesi ile.
" Derdi de, dermanı da aynı kişi de bulduğun da."
Aşkın daha güzel bir tanımı olamazdı soğuktan çıkan nefesinin buğusunu izledim ben Serhat'ta ikisini de buluyordum beni hem dert sahibi, hem de aynı anda derman sahibi de yapabiliyordu yeşil gözleri ile. Yanımda oturan adamın dudakları aralanmışken biraz kırdığım kabuğu altından bir kaç bir şey öğrenmek istiyordum. Onun kabuğunu kırdığı anlar çok nadirdi belliydi dertlerini kolay anlatmayan birine benziyordu bu hüznünün üzerine maske takıyordu, yalancı bir haylaz gülümseme ve yalancı haylaz ela gözleri ve bu şımarık tavırlar onun maskesiydi. Bunu şimdi kolaylıkla çözebiliyordum ona son bir cesaret ile içimde kalan soruyu sormak istedim.
" Peki sen? Sen buldun mu?"
Yine bir beklenti içinde onu izliyordum belki bir umut onun sınırlarını ve zincirlerini zorlar ve bana cevap vermesini sağlayabilirdi. Beklenti içinde hâlâ onu izliyordum gözlerini sıkıca yumuyordu ekim rüzgârları şiddetle daha çok estiğin de paltomun içine daha da sıkı sarıldım, bu dramatik gibi olan sahneyi doğa daha da dramatize etmek istiyordu sanki rüzgar öyle estiğin de aniden yanımdan kalktı. Ayağa kalktığın da gözlerimiz birbirini bulmuştu hemen ela gözleri şu an öylesine delice ve öfke ile bana bakıyordu ki bir an ürktüm, üniversitede ki o haylaz bakışlardan şu an karşım da eser yoktu yutkunduğum da ayağa kalktım bende. Bir şeyler diyeceğini anlamıştım ama diyeceği şeyler her neyse o kadar zorluk çekiyordu ki bunları dışa vurmaktan, bir şeyler söylemek istiyordum ama şu an sanki yanlış bir an gibi geliyordu sessizce onu dinlemeyi tercih ettim. Bana doğru yaklaşan adımlarını izlediğim de durdum aramız da bir adımlık mesafe kaldığın da bakışlarımı, gözlerine çevirdim beni aniden omuzlarımdan tuttuğun da kalbim milyon kere atıyordu galiba. Beni kendime getirmek için sanki hafifçe omuzlarımdan salladığın da, haykırır şekil de konuştu tüm o haykırmada gözlerimi sıkıca yumuyordum.
" Ne öğrenmek istiyorsun! Sana her baktığım da vefat eden sevdiğim kızın gözlerini hatırladığım mı?"
Gözlerimi daha da sıkı yumduğum da parmakları omuzlarıma o kadar baskı uyguluyordu ki farkında bile değildi.
" Sana her baktığım da kalbimin paramparça olduğunu mu! Sana her baktığım da sevdiğim kızın senin gözlerinden bana bakıyormuş gibi hissettiğimden mi! Sana her baktığım da hem sevdiğim kızın hem annemin acısını hatırladığımı mı? Hayır bunların hiçbirisini hatırlamıyorum anladın mı?"
Parmakları baskı uyguladığı omuzlarımdan aşağı akıyorken gözlerimi açmaktan korkuyordum nefes alış seslerimiz birbirine karışıyorken tüm parkta sesi yankılanmıştı. Yutkunduğum da gözlerimi yavaşça araladım parmakları kollarım da asılı duruyorken söylediği şeyleri yeni anlamışcasına bana bakıyordu, hızla atan kalbim korkudan titriyordu sanki ne yani ona bunları mı hatırlatıyordum! O sözler, o haykırışlar, dudaklarından çıkan her kelime için kalbinden kopan o parçalar hepsine şahit ben ve bu parktaki yaşlı ağaçların dökülen yaprakları olmuştu. Ekim rüzgarları sadece ağaçların yapraklarını değil birilerinin yapraklarını' da sarartmıştı galiba ya da ben bu sözleri sindirmek için, bir yol bir düşünce bir tutunacak dal arıyordum. Nefeslerimizin buğusu loş sokak lambaları altın da kendini belli ediyorken birbirimize bakıyorduk kavga etmiş ve yaralanmış şekilde, ikimiz de bir yana dağılmıştık sanki ben parkın ortasında duruyordum o ise en dipte ki noktasın da. Bu sözleri sindirmeye çalışırken onun sadece ışıkların izin verdiği kadar görebildiğim bedenini bakıyordum, koca parkın sessizliği içinde sadece bir kaç hıçkırık dolu ağlama duymuştum ona ait. Yaklaşmak yanında olmak çok istedim ama bu sefer de yanına gidersem beni istemeyeceğinden korktum bende çocukluk aşkımı hatırlayınca, hep yalnız kalmak istiyordum kendimi onun yerine koyduğum da çok iyi empati kurabiliyordum evet. Yanımda ilk defa bir erkeğin hıçkırık dolu ağlamalarına şahit oluyordum elim ayağım birbirine girmişti, ne yapacağımı ona nasıl yaklaşmam gerektiğini bilmiyordum. Ona yaklaşmak için adım attığım da sözleri aramıza duvar gibi örülmüştü bile.
" Ne öğrenmek istiyorsun sana her baktığım da kalbimin paramparça olduğunu mu?..."
Adımlarım sözleri ile yere sabitlendiğin de daha fazla ileri gidemedim bile bile bu acıyı ona yaşatmak istemiyordum, mahalleme dönmem gerektiği fikri hem çok doğru hem de çok cazip geliyordu böylesi ikimiz içinde daha iyiydi daha sağlıklıydı hem. Soğuktan kızaran yanaklarımı paltomun içine sakladığım da üşümüş parmaklarımı cebime sokuşturuyordum adımlarımı hızlı hızlı attığım da parkın çıkış noktasına gelmiştim bile, ama onun koca parkı saran bir kaç ağlamaklı hıçkırığı ile durdum istemsizce durdum hem de kalbim onu böylece bırakamıyordu lanet olsun. Ceplerim içinde kalan parmaklarımı yumruk yapıyordum kendime sinirle sıktığım da olduğum yere geri dönmüştüm bile, o ise hâlâ aynı yerinde öylece duruyordu ona yaklaşmak için sözlerini askıya aldığım da adım atıyordum yanına.
Dudaklarımı araladığım da yutkundum cebimden ellerimi çıkardığım da omuzuna gidiyordu parmak uçlarım derken, telefon çalma bildirim sesi her şeyi berbat etmişti sinirle dişlerim arasından derin bir nefes aldığım da telefonuma kaydı bakışlarım.
Serhat Abi...
Rehberde ki isim telefonumun ekranına düştüğün de tüm bedenimi bir alev almıştı sanki şu an soğuk ekim ayı yerine, sıcaktan kavuran temmuz ayına geçiş yapmak durumundaydım. Resmen soğukta ecel terleri döktüğüm de parmaklarım ismin de geziniyordu öylece ne yapacağımı, beni neden niye bu saatte aradığını çok çok merak ediyor ve düşünüyordum. Yanımda ki adamın hıçkırık dolu sesi kesildiğin de ona kaydı bu sefer de bakışlarım bana ve telefona anlamayan bakışlar atıyorken, onun da gözleri telefonumun ekranın da koca harflerle yazan isme bakıyordu. Dışarıdan bile belli olacak panik yapıyordum galiba ama onun aramaları nadir olduğundan hiç ismini görmeye alışık değildim. İçinde olduğum durum geldi aklıma şu an bu telefonu açamazdım kalbimde onun araması ekranıma düştüğün de havai fişekler çoktan patlıyordu bile, ama şu an yanımda doğru düzgün tanımadığım adamın bana ihtiyacı vardı bana değil hatta birine ihtiyacı vardı ve çevresinde kalan tek kişi bendim. Onu böylece bu ruh halinde arkamı dönüp bırakamazdım hele o haykırışları gözlerinde ki acı, yanında kalmam için yeter ve artardı bile. İçim yana yana aramasını meşgule attığım da kalbimin acısı omuzlarıma biniyordu. Daha fazla acı çekmemek için telefonu hızla cebime attığım da derin nefes alarak başıma giren ağrıları ovmaya çalışıyordum, bir süre parkın taşlarını süsleyen sarı turuncu renkler de yaprakları izlediğim de başımı kaldırdım hafifçe. Başımı hafifçe bile kaldırdığım da gözlerimiz anın da birbirini yakaladı gözlerine daha da derin baktığım da, yine maskesini yüzüne takmıştı bile çoktan kesinlikle. Ela bakışları yine haylaz olmaya başladığın da onun adına üzülüyordum bu kadar çok fazla acı varken yüzünün hiç tanımadığı bir, duyguyu sürekli olarak yansıtması çok zor olmalıydı o sürekli haylaz ve dudakların da yalandan sahici bir gülümseme taşıyordu. Bu durumdan sıkıldığımı belli edercesine bıkkınlık ile nefes aldığım da hiç çekinmeden sordum, çünkü eğer düşünürsem muhtemelen utançtan ya da onu kırmaktan korkacağımdan soramazdım.
" Neden gülümsüyorsun?"
Yine ukalâ şekilde gülümsedi anlamıyordum ya yüz ifadem komikti ya da içinde olduğumuz durum ya da, o buna alışkındı belki de hüznünü yenme metottu kendine bunu belirlemişti acının üzerine gülümseme yöntemi... Onun o itiraflardan sonra gözlerime bakarak söylediği yaraları sonrasın da her beden hareketini takip etmeye çok çalışıyordum, dudakların da haylaz bir kıvrılma gözlerin de ise ben şımarık herifin tekiyim bakışları kendini belli ediyordu. Aramız da ki fazla olmayan boşluğu yavaş adımlarla doldurduğun da parkta yankılanan, bana doğru gelen her adım sesin de kalbim bir kelebek gibi titriyordu. Aramız da küçük bir boşluk kaldığın da sanki bir duvar varmış gibi aniden adımları sabitlendi, karanlıkta parlayan ela gözlerine baktığım da yüzüne ve sakallarına hafif vuran sokak lambaları yüzünde ki hüznü ortaya az da olsa çıkarıyordu.
" Acılar geldiğin de teker teker değil, tabut tabut gelir"
William Shakespeare o kadar çok kitaplarını onun yüzünden okumuştum ki sadece bana ve ona ait olduğunu düşünüyordum tüm dizelerin, ama bu ela bakışlı adam yıllardır benim okuduğum cümleleri gözlerime bakarak söylediğin de bize ait olmadığını anlıyordum. Zaten bize ait de olamazdı çünkü ortada ben vardım o vardı ama biz yoktuk, olamazdık da o benim abim ben onun kız kardeşi olarak kalacaktım sonsuza dek acı ama gerçekti. Koca parkın ortasın da burnumuzdan çıkan nefeslerimizin buğusunu görebilecek, soğuklukta durduğumuz da bu bakışma olayını ben sonlandırdım. Derin bir nefes aldığım da nefesimin buğusu yine gözler önüne seriliyordu, kızarmış burun ucumla gülümsedik kendi hâlime hafifçe kıkırdadığım da o da bana eşlik etti. Sanki az önce iki düşman gibi birbirimize bakıyorken şimdi deli gibi gülümsüyorduk ilginçti bu adam çok ilginçti hemde, birbirimize gizli gizli bakıyorken gülümseyen dudaklarını izledi bakışlarım. Gülümsediğinde yanakların da beliren o iki çukur çok güzel duruyordu yüzünde, haylaz bakışları ve şımarık tavırları yerine hep bu iki çukuru gösterseydi keşke. Boğazında da bir şey varmış gibi boğazını hafif bir öksürük ile temizlediğin de üşüyen ellerimi ısıtmaya çalışıyordum, bakışlarım bana uzattığı hafif kızarmış parmak uçlarına baktığın da fısıldadı sessizce.
" İstersen seni evine bırakayım saat geç oldu hem "
Dudaklarını ısırdığın da hafifçe bir kaç bir şey daha demek istediğini anlıyordum, o yüzden beklenti dolu bakışlarla onu izlemeye devam etmeyi tercih etmiştim.
" Hem ellerin soğuktan çok kızarmış istersen ısıtabilirim ama istersen yani"
Ben de dudaklarımı bu sözleri ile kemirmemeye başladığım da karşımda ufak bir erkek çocuğu gibi utançla bana bakan, ela gözlere hayır diyemezdim hafif bir tebessüm yüklendi dudaklarıma başımı olumlu anlamda salladığım da onun da dudakları takip etti dudaklarımı. Ellerimi ona tutuklanıyormuş gibi uzattığım da gülümsedi daha da ben ise şimdi bu olanlara anlam vermeyi bırak, beynimin en ufak hücresini bile kullanamayacak haldeydim. Parmak uçlarıma dokunduğu an tüm bedenim irkildi sanki bir uyarı veriyormuş gibi kalbimi daha da hızlandırdı onun elime teması, parmak uçlarımdan tuttuğun da onun da ellerinin buz gibi olduğunu anlamıştım. İkimizin de elini paltosunun cebine koyduğun da kalbim ben buradayım diye göğüs kafesim de kendini belli ediyordu, o an mideme bir şeyler olduğunu hissediyordum sanki yediğim yiyecekler havada uçuyormuş gibi. Yanaklarım yine her zaman ki gibi elma şekeri rengini almıştı eminim cebinde olan parmak uçlarımı o kadar çok gerilmekten sıkıyordum ki, umarım bu gerilmeyi anlamazdı eğer anlarsa merdivenlerden 2 saniye içinde koşardım kesinlikle. Sokakları yarı aydınlatan lambaların altın da ellerimiz paltonun cebin de olarak, yürümeye devam ettiğimiz de mahallenin adresinden başka tek bir kelime etmemiştik. Sanki aramız da gizli bir konuşmama mühürü atmışız da ikimiz de buna çok iyi şekil de uyuyor gibiydik. Mahallenin eski koca binasını geride bıraktığımız da mahallenin ismini taşıyan turuncu tuğlalı evin önüne gelmiştik bile, ela bakışlarının ilk incelediği şey ölümüne dik yokuşu olan mahallenin hakkını veren merdivenler olmuştu. Bir merdivenlere bir bana baştan aşağı baktığın da dudakları hazla yukarı kıvrıldı.
"Bu küçücük boyunla buradan uçarsın sanıyorum"
Dudaklarını daha da geniş gülümseme alıyorken sinirle ellerimi cebinden çekmiştim çatık kaşlarım altın da kalan, yeşil gözlerimi devirdiğim de kollarım yine göğsüm de bağlanmış vaziyetini almıştı bile. Başımı gururla omuzun hizasına çevirdiğim de bir kaç kıkırdama sesi duyuyordum, bakışlarım haylaz ela bakışlarını yakaladığın da omuzuna bir yumruk attım. Yumruğum soğuktan kızarmış eklem yerlerimi o kadar acıtmıştı ki ona bunu belli etmeyene kadar akla karayı seçmiştim. Parmak uçları omuzunu ovaladığın da zafer kazanmış şekil de, kuyruğunu dik tutan kediler gibi merdivenlere yönelmiştim bile.
" Aşığın dili karşısında kaba kalır Baküs' ün tatlı dili."
Sesi tüm mahalleyi sardığın da merdivenin yokuşların da durdu adımlarım.
" Mertliğe gelince Hesperus kızlarının bahçesinde
Altın elmayı almak için ağaca tırmanan Herkül gibi
Cesur değil midir aşk?
Sfenks gibi gizemli, akıllı Apollun 'un
Saçının telinden yaptığı lavtası gibi
Tatlı ve melodik bir şeydir aşk"
Bedenimi ve bakışlarımı kitap ' dan okuduğu mısralar ile ona çevirdiğim de gülümsedi.
" Bir o kadar benim dudaklarımdan ışıkların altın da bile güzelliğini belli eden yeşil gözlere iyi geceler dileği dilemem gibi..."
Bu son dediklerinin mısra da geçmediğini biliyordum. Bu sözler kalbim de bir yerde sıcaklığına kavuşuyorken ela gözleri de, adımlarının sesleri de çoktan mahalleden ve benden gitmişti bile...