Yeni eve alıştım ama, ahh!.. Bu yeni hayata alışmak ise, çok zor. Edibe hanım ile aramızda adı konmamış bir savaş var ve sanki her geçen günle şiddetini arttırıyor. Ancak, görünen o ki, bu savaşın tek bir galibi var ve ben baştan mağlup oldum bu kahredici savaşta.
Birkaç kez, kocam Ragıp beye bu durumu uygun bir lisanla anlatmak istedim ama, maalesef ki buna hiç fırsat bulamadım. Her daim bizimle olan Edibe hanım, asla buna zaman tanımıyor.
Ona her baktığımda aklıma Ye’cüc ve Me’cüc dedikleri o mahluklar geliyor ve içimi bir korkudur kaplıyor.
Evet, bir yanımla onun bana yapacaklarından çok korkuyorum. Zehir gibi bir aklı var ve maalesef ki o akıl, her daim şeytanlığa çalışıyor.
Aman Allah’ım!.. Birde hiç utanmadan, sıkılmadan aramızda geçenleri oğluna söyleyecek olursam, gözümün yaşına bakmadan beni baba evine geri göndereceği tehditinde bulunup duruyor. Oğlunu evlendirmesindeki maksatta ona laf gelmesini istemediğindenmiş. Son zamanlarda oğulcuğunun hakkında dedikodular dönmeye başlamışmış, onun erkekliğinden şüphe etmeye başlamış elalem de, işte bu yüzden oğulcuğuna evlenmesi konusunda ısrar üstüne ısrar etmiş durmuş. Bana edep dersi verirken, kendi edepsizliğin katmerlisini yapıyor ama, hiç farkında değil. Söylediğine göre, derdi milletin o kahrolası ağzını kapatmakmış, yoksa bu dünyadaki hiçbir kız oğluna layık değilmiş. O, Öyle bir evlatmış ki, bu cihanda eşi benzeri yokmuş. Böyle hastalıklı düşüncelere sahip biri ile zaman nasıl geçer hiç bilmiyorum.
Bazen babam ile konuşup, durumumu ona anlatayım diye düşünüyorum ama, sonra kendi kendime diyorum ki, “hangi yüzle gidip bey babacığıma derdimi anlatayım, onu yeterince üzmedim mi?"
Bunu hatırlayınca hemen düşüncelerimden vazgeçiyorum. Derin bir karanlığın içinde, ışığını kaybetmek üzere olan bir kandil gibiyim. Esasen, bir gün hürriyetime kavuşacağımı biliyorum ama, işte o vakit gelene kadar da ben, benden gitmezdem çok iyi.
Yüreğimde pamuklara sararak sakladığım, saklarken de besleyip büyüttüğüm aşkımın yanına eklediğim can yakan hüznüme, eşlik eden bu sancılı düşüncelerimle, gözlerim işte şimdi yine bahçe kapısında.
Akşam saatlerine eriştiğimiz şu dakikalarda, capcanlı onu bekler oldum.
Oysa bütün gün temizlik yaptırdı bana Edibe hanım cadısı ve bilerek, isteyerek canımı çıkardı. Her yaptığıma bir kusur bulmaktan da hiç geri kalmadı. İki lafından birisi de anneme ve dolayısı ile bana idi.
Prenses gibi yetiştirilmişim. Bez tutmak bile elime yakışmıyormuş. Üstelik sakarmışım. Sağa sola çarpmaktan, evde bedenimle dayak atmadığım tek bir yer kalmamış. Neden böyle olduğunu da biliyormuş. İnadına yapıyormuşum.
Bazen kendimi ona beddua ederken buluyorum. “Dilin tutulsun, sesin çıkmaz olsun!” diyorum ama, sonra hemen aklıma paşa dedem geliyor. Sanki beddua ettiğimi biliyormuş gibi bana kızgın gözlerle baktığına dair bir hayal düşüyor gözlerimin önüne. O kalın, sert duruşlu dudakları hiç kıpırdamadan bana bir şeyler söylüyor.
“Düşmanın da olsa, beddua etmek günahtır!”
“İyide paşa dedem, bana da yazıktır günahtır.”
“Sabret, mükâfat yakında,” diyor hiç düşünmeden paşa dedem ve bana da yine sabır dilemek düşüyor! Ya sabır diyor yüreğim ve dilim sessizce kalbimi tastik ediyor.
Her akşam, artık can simidi olarak görmeye başladığım kocamın eve gelmesini, sonsuz bir heyecanla bekliyorum. Hem onu özlediğim için, hem de annesinin susma saatlerinin geldiği için aslında bu can çekişir gibi bekleyiş.
Ona olan aşkımdan habersiz kocam, sabah her zamankinden daha bir şıktı. Anladım. Onunla buluşacaktı elbette ve ben, ilk günlerde çok sevindiğim bu haberin, şimdilerde ise yasını tutuyorum.
Hatırlıyorum da, birkaç günlük evliydik ve sonunda hasıl olan ilk fırsatta Ragıp bey, bana bir türlü söyleyemediği sırrını nihayet açabildiğinde, ikimizde oldukça rahatlamıştık.
Evin arka bahçesindeki çardakta, ellerimi sıcacık, güçlü ellerinin arasına aldığı o anları hiç unutamıyorum. Yabancı bir erkek ilk kez bana böylede olsa dokunmuştu ve kalbim; bedenime, ruhuma sirayet eden müthiş bir korku ile deli gibi çarpmaya başlamıştı.
“Firuze’ciğim, benim küçük tatlı gonca gülüm.. Lütfen benden korkma. Bunu konağımıza geldiğin o günün ilk gecesinde de söylemiştim, dahası öğrenmen gereken çok önemli bir sırrım olduğunu da söyemeye çalışmıştım ve lakin, valide sultanın meşhur çarpıntıları sana izahatta bulunmamın önüne geçmişti,” demişti.
Korkum, yerini yavaş yavaş derin bir meraka terk ederken, kocam da içini çekerek zaman kazanmaya çalışmıştı.
Boğazını tıkayan bir şey varmış gibi küçük, naif bir öksürmenin ardından yeniden konuşmaya başlamış, bende onu sessizce dinlemeye devam etmiştim.
“Şu an söyleyeceklerimi bir daha benden duyamayacaksın. Seninle evlenmeyi kabul ettim, çünkü bu konuda annemin inanılmaz bir baskısı vardı. Bugün bile o ısrarın sebebini anlayabilmiş değilim. İlk zamanlar buna direnmeyi seçtim ama işte, bazı hallerine sende tanık oluyorsun. Hayatının bu son deminde onu daha fazla üzmemek ve ayrıca, ilerleyen hastalığının hızlanarak onu bitap düşürmemesi için, annemin bu isteğine boyun eğdim. Şartlar ne olursa olsun, sana asla dokunmam. Nitekim, zaten gönlümün çok vakittir bir sultanı var ve maalesef ki, onu da bu hiç istemediğim evliliğimle üzdüm. Bugün sana nasıl açık açık durumumu anlatıyorsam, ona da her şeyi izah ettim. Bu evliliğin gerçekleşmesini hiç istememiş olsada, sonunda o da bu duruma boyun eğdi ve beni beklemeyi seçti.”
Kısa bir sukûtun ardından, gözlerimin içine benden de onay almak istercesine gülümseyerek bakmıştı. Bu öğrendiğim hakikat karşısında çok şaşırmıştım ama, aynı anda bir o kadar da sevinç dolmuştu o gün yüreğim. Sonuçta, ona karşı hiçbir şey hissetmiyordum ve bu evliliğe en az onun kadar bende zorlanmıştım. Gerçi Ragıp beye zevce olmayı hiç istememiştim ama işte, bir anlık gafletimle şimdilerde artık onunla evliyim.
“Velhasılı Firuze.. valide hanım muzdaribi olduğu, ama kendisinin basit bir zatürre olarak bildiği o melun hastalık tüberkülozdan kurtulma şansı hiç yok. Ciğerleri bitmiş durumda ve ömrünün nihayet bulması an meselesi. Onu iyileştirmek için çok uğraştım. Bazen gelişme kaydetsede, en ufak bir zayıflık anında hastalığı maalesef ki hep geri döndü. Annem için çok üzgünüm ama, daha fazla yapabileceğim bir şey yok. Onun aramızdan ayrılmasının ardından bir süre sonra şiddetli geçimsizlik nedeniyle ayrılırız ve sende özgülüğüne kavuşmuş olursun. Seni asla mağdur etmem. Bu konağı sana bırakacağım ve sevdiğimi de alıp, bu ülkeden ayrılacağım. Senden tek ricam, hiçbir şeyi valideme belli etme. Birkaç ay sonra zaten özgür olacaksın. İkimize de düşen sadece sabretmek.”
O gün duyduklarım karşısında nasıl da mesut olmuştum. Kalbimde rengarenk mutluluk kelebekleri uçuşmuştu ve kapıldığım heyecanımla bir anda ona sarılmıştım.
“Çok teşekkür ederim, dünya ahiret abimsin,” demiştim.
Ama heyhaat!.. Şimdi ise, şu zavallı kalbim her geçen gün ile onu daha çok sevmenin bedbahtsızlığını yaşıyor.
İşte bahçenin demir kapısı açıldı ve beni nerede bulacağını biliyormuş gibi, başını kaldırıp cama baktı.
O tatlı tebessümü yüreğimin mutlulukla dans etmesine neden oluyor.
Hemen odamdan çıktım ve adeta koşarak merdivenleri indim.
“Ayıptır ayıp! Ailen sana hiç mi terbiye vermedi? Kocayı koşturarak ve pis pis sırıtarak karşılamakta neymiş Allah aşkına? Az edep, az haya!..”
Duyduklarım karşısında, damarlarımda heyecan ile gezinen kanımın, beynime delicesine bir sıçrama yapmış olmasını hissetmiş olmama rağmen, içimden ya sabır çektim ve hemen toparlandım.
“Haklısınız!” dedim ve sustum. Heyecanımı ve mutluluğumu bastırarak, ölü bir yüz ifadesi takındım.
“Hay Allahım ya!.. Sana somurt demedim gelin! Sen ne beceriksizsin böyle?!.. Oyalanma hadi!.. Git ve kapıyı aç!”
Şeytan diyor ki git gırtlağına çök, nefessiz kalana kadar o boğazını sık ama, işte sabır ehli olmayı sayesinde öğreniyorum. Bazen öyle akıl almaz şeyler söylüyor ki, artık dayanamayıp içimden yine ona beddua ederken buluyorum kendimi.
“Dilin tutulsun, gözlerin kör olsun be Edibe hanım cadısı.. Senin gibi anne de, kaimvalide de yerin dibine batsın!” diye çığlık atıyor yüreğim ama sonra paşa dedemin, yanımdaymış ve yüreğimden kopup gelen o sessiz çığlıkları duyuyormuş gibi bana kızgın bakışları hemen yakalıyor beni. Uyarı dolu o bakışları görmezden gelemiyor ruhum ve tövbeye sığınıyorum.
Naçar olmak ne zor Allah’ım.
Şu yaşadığım azaba daha ne kadar sabredeceğim, işte orası tam bir muamma. Ağırlaşan adımlarımla gidip kapıyı açtım. Yüzümde yerini alan belli belirsiz tebessüme eşlik eden ve maalesef ki gizlemeyi başaramadığım acı, biliyordum ki gözlerime de yansımıştı.
Bu durumu hemen fark eden Ragıp bey, uzanıp alnıma, ancak küçük bir kız çocuğuna duyulan sevgi ile bezeli küçük bir buse bıraktı. Yazık ki artık beni böyle de olsa öpmesinden mutluluk duyamıyorum. Ne de olsa hem annesinin yaşattıkları yüzünden, hem de kocamın bir başkasını seven yüreğinin beni asla istediğim gibi sevemeyeceğini bilmemdendir bu mutsuzluk.
“Hoş geldiniz efendim.”
“Hoş mu buldum acaba?”
Fısıldayarak söylediği bu sözler karşısında, ister istemez gülümsedim.
“Ha şöyle, üzdü mü yine seni?” diye sorduğunda irkildim.
“Her şeyin farkındayım ve aslında sana söylemedim ama, seni hoş tutması konusunda onu birkaç kez ikaz ettim,” dediğinde, buna sevineyim mi yoksa üzüleyim mi daha çok şaşırdım.
“Hiç gerek yoktu.”
“Ne münasebet Firuze. İnsansın sen, köle değil ve aynı sözleri ona da söyledim. Hadi hazırlan, seni annene götüreyim biraz, ya da istersen deniz kenarında dolaşalım,” deyince bir an duraksadım.
Kararsızlığımı görünce, o simsiyah gözlerinde hemen derin bir kuşku yerini aldı.
“Ne yaptı yine?”
“İçeri girin lütfen. Size şikâyette bulunduğuma dair vehimlere kapılmasını istemiyorum,” demek zorunda kaldım.
Ragıp bey, nihayet içeri girdi ve ben de aceleyle hemen kapıyı kapadım. Çıkan tanıdık kilit sesiyle Edibe hanım, “Oğlum hoş geldin,” diye hiç gecikmeden seslendi.
Gözlerini devirdiğini gördüğüm kocam, derin bir iç çekti ve kapıdan salona doğru ilerlerken, “Hoş buldum valide hanım,” dedi. Sesi oldukça keyifsiz ve hatta, biraz da kızgın çıkmıştı.
“Hayır olsun evladım, canını sıkan bir şey mi var?”
Çoktan işkillenen Edibe hanımın artık gizleyemeyi başaramadığı kızgın bakışları, oğlunun ardından salona girdiğim anda hemen beni buldu.
Gözlerimi onun öfkeli bakışlarından kaçırmamak için kendimi zor tuttum. Biliyordum; bakışlarımı ondan kaçıracak olursam, saçma sapan şüphelerinde haklı olduğuna dair düşüncesine, kendisini iyiden iyiye inandıracaktı.
“Benimle ilgili ne dedi bu kız sana a benim güzel evladım, yine beni sana şikâyet etti değil mi?”
Şaşkına dönen kocam ve ben, birbirimize bakakaldık.
Bu kadarı da çok fazlaydı. Hem az önce kocam ne demişti?
“Sen köle değilsin, insansın!.”
Sahi!.. İnsan mıydım ben?
Bu soru ve ona neden olan o cümle, kulaklarımda tüm gücüyle tekrar ve tekrar yankılanıyordu.
Yanaklarımı ateş basmıştı ve bu benim için tehlike alâmetiydi. Biliyordum ya, biliyordum. Damarıma bilerek basıyordu ve beni çileden çıkarmak istiyordu.
Bir soru düştü aklıma.
Ben niye bunlara katlanmak zorundayım ki? Hasta ruhlu bir kadının ölmesini beklerken, bir kocanın hem de beni hiç sevmeyeceğini bildiğim bir adamın, sevdiğine kavuşmasına neden yardımcı olayım ki?
Kimim ben, neyim ve bir anlık aptallığım yüzünden tüm hayatımı neden çöpe atayım?
“Haddinizi bilin Edibe hanım!”
Salonda çınlayan o ses bana mı aitti?
“Buraya kadar!.. Bitti!.. Derhal boşanma işlemlerini başlatın Ragıp bey ve sakın beni kararımdan vazgeçirmeye kalkmayın!”
O sözleri söyleyen ve her ikisini de sonsuz bir şaşkınlığa mahkûm ederek odasına koşan ben miydim?
Bir yandan deli gibi ağlıyordum ama, asla pişman değildim. Tam tersine sanki omuzlarımdan büyük bir yük kalkmıştı. Yeniden ben, Firuze olmuştum.
Küçük bir valize, ne olduğuna bakmadan tıktığım özel eşyalarım ve giysilerimle artık bu evi ebediyyen terk etmeye hazırdım. Kapadığım valizimi elime aldım.
Hava kararmaya yüz tutmuş olsada asla kararımdan vazgeçmeyecektim. Yerin dibine batsın bu umutsuz aşkım da, evliliğim de, Edibe hanım da.
Zar zor taşıdığım valizimle, merdiven basamaklarını dikkatlice ve aynı anda hızlıca inmeye başladım. Çok kızgındım, kırgındım. Hızlanan nefesimi kontrol altına almaya çabalıyordum ve salona ulaştığımda Ragıp bey, hiç tereddüt etmeden önümü kesti. Uzanıp valizimi almaya kalkınca, kendimi geri çektim.
“Lütfen bana engel olmayın Ragıp bey!.. Daha fazla bu saçma sapan evliliğin bir parçası olmayacağım. Benden bu kadar!” dedim tüm öfkemle.
“Firuze lütfen, izin ver. Bu durumu düzeltmeme izin ver,” dediğini duyduğumda nefesimi tuttum. Kendimi fitili yakılmış bir dinamit lokumu gibi hissediyordum.
Tutunamadı dilim, baskın çıktı öfke dolu yüreğim ve üçümüzün arasında sır olan gerçeği haykırdı sesim.
“Neyi düzelteceksiniz ha Ragıp bey, evliliğimizin en başından beri sahtekârlık koktuğunu mu yoksa annenizin sizi kendi gözlerinden bile kıskandığı gerçeğini mi değiştireceksiniz? Emin olun efendim!.. Şu dünyada sizi annenizin felaketinden koruyacak hiçbir güç yoktur. Beni size eş, kendisine gelin olarak almamış anneniz. Bir hizmetkârım ben. Elalemin dilini torba gibi büzmek için sizinle evlendirilmiş bir kurbanım ben. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, tam bir sığıntıya yapılan tavırla, yatağımı annenizle ve sizinle paylaşmak zorunda kalan bir beslemeyim ben. Hani hatırlıyor musunuz, bir sabah uyandığınızda beni yerde yatar bulmuştunuz ve uyandırmıştınız. Yataktan düştüğümü söylemek zorunda kalmıştım. Yalandı, hem de kuyruklu bir yalandı o izahat. Siz bir bebek gibi günün yorgunluğuyla mışıl mışıl uyurken, anneniz bizzat kendisi yatağımdan beni kovmuştu ve bana yeri layık görmüştü. Kahretsin ki tüm bunlara sizi sevmek bahtsızlığına düştüğüm için katlanmıştım ama, artık bitti! Allah’ta sizde şahitsiniz ki, şu ana dek size annenizle ilgili tek bir olumsuz kelam etmedim. Etmezdim de, ama artık canıma yetti. Bu izdivacın ruhuna el Fatiha!..”
Duydukları karşısında sonsuz bir şaşkınlık yaşayan sadece Ragıp bey değildi. Normal de oğlunun yardımı olmadan ayağa kalkamayan Edibe hanım, soluğu benim yanımda aldı ve bir anda elini havaya kaldırıp, yüzüme savurmak istedi.
Niyetini bana şeytan görmüş gibi alevler saçarak bakan gözlerinden okumuştum. Valizi yere bırakmam ile, yüzüme savurmak istediği elini, bileğinden yakalamam bir oldu.
“Sakın!.. Ben bu güne kadar hiç kimseden tek bir fiske yemedim ve asla buna müsade etmem. Adınız gibi edebinizi takının Edibe hanım! Oğlunuz sizin olsun ama şunu bilin ki, ölümünüz gerçekleşmeden oğlunuz da sizi terk edecek. Anne değilsiniz siz. Başka, bambaşka bir şeysiniz!”
Bileğini hızla bıraktım ve yerden aldığım valizim ile kapıya yöneldim.
Kapıdan çıkarken kocamın annesine, “Yazıklar olsun size anne. Biliyor musunuz? Firuze çok haklı ve zamanla bunu sizde anlayacaksınız!” dediğini duydum. Göz yaşlarımla ıslanmış yüzüme, acı dolu bir tebessüm düştü.
Gidiyordum baba evine ve açıkçası başıma ne geleceğine dair hiçbir fikrim yoktu. İstediğim tek şey, babamın ayaklarına kapanıp beni affetmesi ve onun beni yerden kaldırıp, tıpkı eskisi gibi “Canparem,” diyerek sarılmasıydı. Hiçbir şeye ihtiyaç duymadığım kadar, o şefkatli kollara muhtaçtım.
Geliyorum babacığım!.. Sarılacak mısın bana ha, sarıp sarmalayacak mısın şu garip, yaralı yüreğimi?