5 Tevazu neydi?

1632 Kelimeler
Yakın mesafedeki evimize nasıl geldim hiç hatırlamıyorum. Aklımı, ruhumu ele geçiren her bir düşünce işkence gibiydi. Bahçe kapısından içeri girdiğim anda adımlarım yavaşladı. Şimdi yüreğimde buz gibi bir korku var. Hiçbir kadın ya da kız, baba evine böyle korkuyla gelmemeli ama işte, düştüğüm şu durum karşısında korkmamak elde de değil ki. Kapının önüne bıraktığım valizimle öylece dikilmeye başladım. Bir kıyametten bir başkasına savrulup duran yaprak misaliydi benim garip ömrüm. Tüm bunlar ne zaman başladı, nerede ve nasıl bitecek hiçbir fikrim yok iken, şu dakikada bildiğim tek şeyi ise kapıyı çalmam gerektiği ama ahh Firuze!.. O cesaretin var mı ki? Olacakları tahayyül etmekte beyhude bir çaba sanki. Zaten gergin olan asabiyetim, beklemeye devam ettikçe bir yay keskinliğini almaya başladı. Avucumun içiyle kapıya vurdum ve durdum bir an. Sonrası, ah sonrası da bir çorap söküğü gibi geldi. Şiddetini git gide arrtıran ve adeta kapıyı yumruklamaya dönüşen o vuruşlarımın etkisiyle çıkan boğuk sesi, yorgun beynim bir balyoz darbesi gibi algılamaya başladığında korkum, dehşet bir hâl aldı. Dilimden hiç durmadan dökülen tek bir kelam vardı. “Baba, baba, babaam!” Kapı açıldığında ve karşımda İfakat teyzemi gördüğümde, nerdeyse nefes nefeseydim. Evsiz kalmış bir kedi gibi tüm sığınma ihtiyacımla hiç düşünmeden aniden ona sarıldım. Çılgınlar gibi ağlıyordum. “Babam nerde İfakat teyzem, babacığım nerde benim?” “İçerde kızım, iki gözümün nuru Firuzem! İçerde, salonda beyefendi! Geç hadi içeri, geç güzel kızım!” Ah bu ses!.. Nasıl da sevgi ve şevkat dolu. Nasıl hasret kalmışım ben bu şevkate. Sımsıkı sarıldığım İfakat annemden zar zor da olsa ayrıldım ve evden içeri ilk adımımı attım. Annem tarafından nasıl karşılanacağımı düşünüyordum ki, salonun kapısından çıktığını gördüm. Nefesimi tutma ihtiyacı duydum. “Firuze, vakitler hayrolsun! Bu ne hâl böyle, niye yalnız geldin, nerede senin kocan?” Düştüğü şaşkınlık dehlizinden art arda sorduğu soruların, başka sorulara gebe olduğunu çok iyi biliyordum. Şüpheyle kısık bakan gözleri, kapıdan içeri alınan valizimi gördüğü anda irileşirken, şimşek hızı ile gözlerimi buldu. “Allah aşkına o valiz de neyin nesi oluyor Firuze?” Annemin, sofada çınlayan tiz sesini duyan babamın da merak dolu bir yüz ifadesi ile salondan çıktığını görünce, kalbimin yarısında umut çiçekleri açmaya başladı. “Açıklayacağım anne!” Sadece iki kelime söyleyebildim. “Elbette açıklayacaksın ve sonra da geldiğin gibi kocanın evine geri döneceksin!” “Ölürüm de gitmem!” “Firuzee!” Annemin çığlık şeklinde ki adımı haykırışı karşısında babamın sabrının tükendiğinin farkındaydım. Beklediğim sert çıkışı sonunda geldi. “Mebrure hanım!.. kendinize gelin lütfen!” Babamın bu sözleri, kaybetmeye başladığım cesaretimi yakaladı ve sımsıkı sarmaladı. Bir an sonra kendimi ona doğru koşarken buldum. Yüreğiminde beni tastik ettiği gibi bey babacığımın ayaklarına kapandım. “Yalvarırım bey babacığım, uğrunuza ölürüm. Göndermeyin lütfen beni o cehenneme!.. göndermeyin bir daha!” Başımı kaldırıp, göz yaşlarımın arasından görebildiğim kadarıyla babamın şaşkınla bezenmiş yüzüne baktım. “Evladım bu ne hâl böyle? kalk yerden, kalk hadi!..” Bana doğru eğilip, o güçlü elleriyle narin bir şeye dokunur gibi beni kollarımdan kavradı ve yerden kaldırdı. Yüzüne daha fazla bakmaya utandım ve tüm sevgimle, hasretimle ona sarıldım. Özlediğim o mis kokusunu, ciğerlerimin her bir hücresine sirayet edenek dek içime çektim. Göz yaşlarım yaramaz çocuklar misali hiç fasıla vermeden yanaklarımı ıslatmanın tatlı heyecanı içindeydiler. Saadet, hüzün ve çaresizliğin getirip yüreğime bir ceza gibi bıraktığı o korkumla, babama daha çok sarıldım. Titreyen bedenimin onun kollarıyla sarmalandığını hissettiğimde, mutluluktan ölebilirdim. “Sen istemediğin sürece hiçbir güç, hiç kimse seni bu evden gönderemez kızım.” Ah duyduğum bu güven veren sözlerle artık yalnız olmadığımı biliyordum, biliyordum ama, o sözlerin yeni bir savaşın fitilini patladığının da pekâla farkındaydım. “Bu kızı hep böyle siz şımarttınız!” “Kız benim, şımartan da benim Membure hanım!.. Keşke paşa dedenizde sizi vaktiyle biraz şımartmış olsaydı. Hiç farkında değilsiniz ama, her daim tenkit ettiğiniz dedenizden hiçbir farkınız yok! Kızım babasına sığındıysa, elbette ona sahip çıkacağım ve bu konu, şu an itibariyle kapanmıştır!” Canımın paresi babamın sözünün üstüne söz etmenin boş bir çaba olacağını bilen annem, sessizliğe gömülürken öfkeli adımlarını da kendisiyle sürükleyerek salona gitti. Tam da beklediğim gibi, “İfakat hanım, bana ıhlamur demleyin. Sinirlerim fazlasıyla gerildi,” diye oturduğu yerden seslendi. Geniş sofada yalnız babam ile yalnız kalmıştık ve hiç istemesemde, göğsüne gömdüğüm yüzümü geri çektim ve başımı kaldırıp çok özlediğim yüzüne baktım. “Daha iyice misin?” “Evet babacığım, teşekkür ederim.” Küçük bir kız çocuğunun elinden tutar gibi hâlâ titreyen elimi hafifçe kavradı ve birlikte ağır adımlarla ilerlemeye başladık. “Bana her şeyi noksansız, hatasız anlatacaksın kızım. Ne olup bittiğini bilmeliyim ki, arkanda daha sağlam durabileyim,” dediğini duyduğumda, bir suçlu gibi yere eğdiğim başımı kaldırdım. Onun bir dağ gibi arkamda duracağını zaten biliyordum ve benden istediği izahatları elbette yapacaktım. Ben babamın çalışma odasına geçeceğimizi düşünürken, onun beni yönlendirmesi ile salona gittiğimizi fark ettim ve ister istemez endişeye kapıldım. Kapıdan girdiğimiz anda annemin ters bakışları ile karşılaştım. Bakışlarının bir an bile elimi bırakmayan babamın eline kaydığında, yüzünden sinirli ama daha çok bizi küçümseyen bir tebessümün geçtiğini gördüm. Kalbim sıkıştı o anda sanki ve sordu yine aklım. Ah bu annelerin benimle derdi neydi ki? “Anlat bakalım,” dedi babam salonun narin ve zarif koltuklarına oturduğumuzda. Tüm olanları anlatmak için yanıp tutuşan ve çoğu vakit lâl olmak zorunda kalan dilim, çözüldü. Yaşadığım her şeyi eksiksiz anlattım. Kimi zaman sustum, kimi zaman hıçkırıklara boğuldum ama anlatabildim. Şunca zaman eteğimde biriktirdiğim taşları bir bir döktüm. Annemin, “Rezilliğin son perdesi!..” dediğini duyunca, bir umutla ona baktım. “İnsan bu saçmalıklar için valizini kapıp baba evine bir dul olarak dönmeyi göze alır mı?” Bu soru karşısında bedenim buz kesti. Oysa annemin de, duydukları karşısında bana hak verdiğini zannetmiştim. Beni sessizce ve sakinliğini koruyarak dinleyen babam, artık dizginleyemediği öfkesi ile bir anda ayağa fırladı. “Mebrure hanım!.. sizin kalbiniz var mı acaba? Gerçekten çok merak ediyorum. Evladınız nasıl bir cehennemden kaçıp geldiğini anlattı az önce ve siz, çok rica ederim söylediklerinize bir bakın. Ağzınızdan çıkanı duyuyor mu kulaklarınız?” Babamın git gide yükselen sesi salonu doldururken, telefon çalmaya başladı. Şu meşhur icata sahip sayılı ailelerden biriydik bizde. Babam sessizliğe gömülen anneme ters bakışlar atarak telofona gitti. “Buyrun!” Bir anda babamın yüzünün kıpkırmızı olduğunu gördüm. “Derhal buraya gelin Ragıp bey!.. Bende sizi arayacaktım, isabet oldu.” Kocamın adını duyduğum anda, zaten göğüs kafesime hızlı darbeler bırakan korku dolu yüreğim, iyice çıldırdı. Kulaklarımı da bombardıma tutan vuruşlarını sayamaz oldum. Annem kapıldığı heyecanı ve telaşıyla oturduğu yerden ok gibi fırlayıp babamın yanında aldı soluğunu ve can hıraş bir şekilde, “Çok rica ediyorum, bari siz aklıselim davranınız. Kızımızın adı dula çıkacak, birkaç ayda baba evine geri döndü diyecekler ve daha kim bilir neler söyleyecekler?” dediğini duymak, buna şahit olmak ölümlerin en acı vereniydi. Duymaz olsaydı ya bu kulaklar o sözleri, görmez olaydı ya bu gözler annemin benden duyduğu utancı ve sanki can çekişir gibi çırpınışlarını. Babam, tüm öfkesiyle anneme dönüp bakarken, ben göz yaşlarına boğulmuştum. “Firuze şimdi mi kızımız oldu ve siz ne çok düşünür oldunuz böyle bir anda çok çok sevdiğiniz kızınızı, yoksa kendinizi mi ve çok kıymetli namınızı mı düşünür oldunuz ha Mebrure hanım?” Her bir kelime ile babamın sesi yükseldikçe yükseldi ve bu sert ton karşısında annem, bir anda adeta kendisini kaybetti. “O çok kıymetli namı bize sizin vermediğiniz gün gibi ortada. Unutmayınız ki bugünkü konumunuza benim paşa dedemin sayesinde geldiniz. Sizi okutan devletten sonra, kesesinin ağzını açıp o çok sevdiğiniz eczanenizi açan benim paşa dedemdir ve siz de çok iyi bilirsiniz ki, bizi ananlar sizin adınızla değil, benim paşa dedemin namıyla anıyorlar.” Salona ölüm sessizliği sindi bir anda. Bedenlerimizi ve ruhlarımızı buza çevirip, sonrasında paramparça eden bir rüzgâr esti sanki. Yüreğimin her bir hücresi babam için kanıyordu. O sözler, kıyametiydi çünkü. Bilirdim ki ben babamı. Çok onurludur, ziyadesiyle gururludur babam ve herkesin bildiği gerçek, şu an burda sır gibi saklanıp dile getirilmemişti. Evet, paşa dedem ilk vakitler mali konularda babama yardımcı olmuştu. Babamı çok sever ve ona saygı duyardı. Benim onurlu babam da, dedeme olan borcunun her bir kuruşunu tek tek biriktirmiş, ona geri ödemişti. Bir an babamın sendelediğini gördüm ve oturduğum yerde sanki deprem oldu. Delicesine bir baş dönmesi beni yakalamış olsa da oturduğum yerden hızla kalkıp babama doğru koştum. Eli kalbinin üzerindeydi. “İyi misiniz babacığım? Lütfen gelin şöyle oturun,”dedim ve onu kolundan tutup az öncesinde oturduğu koltuğa götürmeye çalıştım. Annemin rengi bembeyaz olmuştu. Son anda ağzından çıkanların bin yıl taşınsa da asla altından kalkılamayacak ağırlıkta olduğunu fark etmiş olacaktı ki, şimdi rengi kaçmış o yüzünde mahçubiyet gelip yerini almıştı. Sahi benim annemin ar duygusu var mıydı? Şu olanlar karşısında dehşet bir suçluluk duygusuna kapılmıştım. Edibe hanım konağındaki ızdıraba daha çok dayanacak kadar gücüm olsaydı keşke ve hiç gelmeseydim yeniden bu eve. Pişmanılığımı dile getirecek kelam yok ki şu an bu dünyada. “Kenan bey, ben çok müteessirim. Çok özür dilerim.” Annemin az önceki sözleri, havada asılı kalan ve görülmez iplerle karanlığa bağlanmış olan çamur taneleri gibiydi. İnsanı insan yapan en büyük erdemlerden biri değil miydi yapılan iyiliğin yüze vurulmaması? Tevazu neydi be anne? Sen onu bilir misin ki? Aklıma üşüşen bu can yakan düşüncelerle nefes almayı unutmuştum ki, kapının çalındığını duydum. Ragıp bey gelmiş olmalıydı. Bunca kötü anın üstüne şimdi birde onunla konuşulacakları düşünmek, benim için karabasandan başka bir şey değildi. Kapının açıldığını duyduğumda soluk almayı unuttum. Babam iyi değildi. Ragıp beyle konuşacak hali kalmamıştı. Telaşla masadaki sürahiden bardağına su doldurup yanına koştum. “Lütfen içiniz babam,” dediğimde gözlerimin içine acı dolu gözlerle baktı ve zorda olsa gülümsedi. “Hiç kimseden bir bardak su bile istemek zorunda bırakmasın şu acımasız hayat seni kızım,” dediğinde yüreğime bir hançer sapladı sanki. Nasıl incinmiş olduğunu görebiliyordum. Nemlenmiş gözlerini birkaç kez kırpıştırdı ve daha fazla beklemeden suyunu ağır ağır içti. Salon kapısından içeri giren Ragıp beyin, “Akşamı şerifleriniz hayırlı olsun efendim,” dediğini duyunca, tüm öfkemle dönüp ona baktım. Gözlerimiz buluştuğunda, bakışlarını derin bir utanma ile benden kaçırdı. Gelemez olsaydın keşke!.. ~ ~ ~ ~ ~
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE