Barlas odadan çıktıktan sonra derin bir sessizlik odada yankılandı. Ne bir saat sesi ne dışarıdan gelen ses duyuluyordu. Yatağa uzanmış, tavanı izliyordum. Aklımda bin bir soru, cevapsız bir sürü düşünce vardı. Her şey bir kâbusa dönüşmüştü ve bu kâbustan uyanamıyordum.
O sırada kapı açıldı ve tanıdık bir yüz odaya girdi. Bu, bana yemek getiren kadındı. Yüzü nazik bir ifadeyle aydınlanmıştı. “Bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye sordu. Onun nazik ses tonu içimdeki gerginliği biraz azaltmış olsa da hâlâ temkinliydim. Yattığım yerden doğrulmadan “Hayır.” diye kısa bir cevap verdim.
Kadın, gözlerimi dahi kaldırmadığımı fark etse de aldırmadan devam etti. “Burada her şey sizin için hazırlandı.” dedi ve duraksadı. “Dolabınızdaki kıyafetler, banyodaki bakım ürünleri… Hepsi sizin için özel olarak seçildi. Burada rahat olabilirsiniz.”
Hiçbir şey söyleyemeden yatmaya devam ettim. Kadın ise sözlerini bitirip odayı terk etti. Kapının kilitlenme sesi yeniden odanın içine yayıldı.
Derin bir nefes aldım ve sonunda yatağımdan kalkmaya cesaret edebildim. Ayaklarım yere değdiğinde bedenimin ne kadar yorgun olduğunu bir kez daha hissettim. Adımlarımı yavaşça dolaba doğru sürükledim ve kapağını açtım. Dolap, ünlü markaların pahalı kıyafetleriyle doluydu. Bu kadar güzel şeyin içinde olmak, benim gibi biri için ne bir anlam ifade etmiyordu.
Bir süre kıyafetlere bakarak durdum. Kaç gündür rezalet bir halde olduğumu fark ettim. Dolabın içinden rastgele seçtiğim pembe bir pijama takımı ve bir iç çamaşırı takımını aldım. Kapakları yavaşça kapattıktan sonra banyoya doğru ilerledim.
Sıcak bir duşun ağrılarıma iyi geleceğini biliyordum. Kendime biraz gelebilmek için bu küçük fırsatı değerlendirmeliydim.
Banyoya girip kapıyı kilitlediğimde derin bir nefes aldım. Bu küçücük alan, dış dünyanın bütün ağırlığından kaçabileceğim tek yerdi. Ama her an Barlas’ın odaya girebileceği düşüncesi zihnimi kemiriyordu. Ellerim titreyerek üzerimdeki kıyafetleri çıkardım ve kirli çamaşır sepetine attım.
Sıcak suyu açtım ve suyun ilk damlalarının tenime dokunduğu anda nefesim bir an durdu. O an sanki bedenim, günlerdir hissettiğim o ağır yükten biraz olsun arınıyordu. Suyun altında durdum, gözlerimi kapattım ve hiçbir şey düşünmemeye çalıştım. Ama düşüncelerim öylesine karmaşık, öylesine ağırdı ki hiçbir yere kaçamıyordum.
Annem, kardeşim... Onlar ne durumdaydı? Bu adamın tehditlerinin gölgesinde yaşıyor olmak, içimde derin bir çaresizlik yaratıyordu.
Suyun sıcaklığı beni biraz rahatlatmış olsa da bu his kısa sürdü. Zihnimde yankılanan sorular beni huzursuz bir şekilde oradan çıkmaya zorluyordu. Hızla şampuanımı alıp saçlarımı yıkadım, ardından duş jeliyle üzerimdeki o pisliği arındırmaya çalıştım. Ama su ne kadar temizlese de içimdeki o kirlenmişlik hissi tenime kazınmış gibiydi.
Duştan çıkarken bir an durdum. Havluyu alıp kurulanmaya başladım. Ellerim yüzüme değdiği an, aynadaki yansımamla göz göze geldim. Gördüğüm kişi... O kişi ben miydim? Gözlerim şişmiş ve kızarmıştı, ağlamaktan ve uykusuzluktan neredeyse kapanacak gibiydi.
Dudağımdaki yara kabuk bağlamıştı ama beni daha da yorgun gösteriyordu. Yüzümdeki çizgiler, korku ve acının izleriyle doluydu. Çökmüş, bitkin ve çaresiz birine bakıyordum. Daha fazla bakmaya dayanamadım. Gözlerimi kapatıp aynadan uzaklaştım.
Pembe pijama takımını ve iç çamaşırımı giyinirken kumaşın yumuşaklığı cildime değdiğinde içimde hafif bir huzur dalgası hissettim. Ama bu duygu o kadar zayıftı ki, hemen yerini boşluğa bıraktı. Yavaşça banyodan çıkıp yatağa doğru yürüdüm. Ayaklarım neredeyse beni taşıyamıyordu.
Yatağa uzandığımda bedenim biraz olsun rahatladı. Sıcak su üzerimdeki ağırlığın bir kısmını almış gibiydi, ama zihnim hâlâ aynı yükle doluydu. Örtünün altına girdim, dizlerimi karnıma çektim ve gözlerimi kapattım. Aklımdaki düşünceler bana bir an olsun huzur vermiyordu.
Ama bedenim bu kadar yorgunken, zihnim bir süre sonra düşünmeyi bıraktı. Gözlerim yavaşça kapanırken, karanlığın beni içine çekmesine izin verdim. Uyku, sanki kısa bir süreliğine de olsa gerçeklerden kaçabilmem için bir sığınak gibiydi.
.
Barlas dışarıdaki işlerini bitirip eve döndüğünde aklı sadece Selendeydi. Onu görmek istiyordu. Ancak adımlarını hızlandırarak yukarı çıkmak üzereyken, gömleğindeki kan lekelerine gözü takıldı. Bu şekilde onun yanına gitmesi uygun değildi.
Barlas derin bir nefes alıp kendi odasına yöneldi. Aceleyle üstündekileri çıkarıp banyoya girdi. Soğuk suyun altına girdiğinde bile aklı hâlâ Selen’deydi. Şimdiye kadar aldığı en hızlı duşlardan bir tanesiydi.
Havluyla kendini kuruladıktan sonra çıktı ve üzerini değişti. Hızlı adımlarla Selen’in odasına yöneldi ve kapıyı sessizce açtı. Kızın yatağında kıvrılmış yattığını gördüğünde istemsizce bir iç çekti. Ama aynı zamanda onun huzursuz hareketlerini fark etti; sanki bir şeyden kaçıyormuş gibi sürekli yatağın içinde kıpırdanıyordu.
Barlas yanına usulca yaklaştı. Yüzü, yastığa yarı gömülüydü, ama kaşları çatılmış bir haldeydi. Kâbus gördüğünü anlaması uzun sürmedi. Onun bu hali, Barlas’ın içindeki koruma duygusunu tetikledi. Eğilip yüzüne daha yakından baktı. Hafif nemli saçları yanağının kenarına yapışmıştı, solgun yüzü ise onu daha kırılgan gösteriyordu.
Barlas, yavaşça örtüyü omuzlarına kadar çekti. Kızın bu kadar savunmasız bir halde oluşu, içinde hem bir sıcaklık hem de karmaşık bir tutku yaratıyordu.
Bir süre daha sessizce yanında oturdu, ellerini dizlerinde kenetleyerek onu izlemeye devam etti. Selen, huzursuzca kıpırdandı ve uykusunda hafif bir inilti çıkardı. Bu hareket Barlas’ı anında tetikledi; gözleri Selen’in dudaklarına kaydı. Ama kendi kendine durması gerektiğini biliyordu.
Bir süre sonra eğilip saçlarına yavaşça bir öpücük kondurdu. Selen’in kendine özgü kokusunu içine çekerek gözlerini bir an kapadı. Ardından doğrulup sessizce odadan çıktı. Kapıyı yavaşça kapatırken arkasında bıraktığı bu manzaranın zihnine kazındığını biliyordu.
.
Selen'den
Ortadan kaybolmamın, ya da doğrusu kaçırılmamın üzerinden kaç gün geçti artık sayamıyordum. Zaman burada garip bir şekilde akıyordu. Bu odada sürekli bir korku içinde beklemek, içimdeki umudu her geçen gün daha da köreltiyordu. Günlerdir burada tek başıma kalıyordum ve artık uyumak dışında yapacak hiçbir şeyim yoktu.
Yakın zamanda hizmetli kadın, kocaman bir kutu dolusu kitabı masanın üstüne bırakıp "Barlas Bey gönderdi." demişti. O kitaplar, zamanımı biraz daha katlanabilir hâle getiriyordu belki ama hissettiğim çaresizliği tamamen yok etmeye yetmiyordu. Yine de elimdeki tek teselli buydu.
Son zamanlarda aklımın bir kenarında kaçma fikri beliriyordu. Ama her fırsatta kapının kilitlendiğini görmek beni umutsuzluğa sürüklüyordu. Oda ikinci kattaydı ve pencereden çıkmam imkânsız görünüyordu. Hem dışarıya çıksam bile bahçede devriye gezen korumaların arasından nasıl kaçabilirdim ki? Evin her köşesi yüksek derecede korunuyordu. Her şeyi bir kenara bırakıp bu fikirlerden vazgeçmem gerektiğini biliyordum; çünkü cesaret edip bir girişimde bulunacak kadar güçlü hissetmiyordum.
Tek istediğim, annemin ve kardeşimin iyi olduğunu umut etmekti. Bu düşünce beni her gün biraz daha yiyip bitiriyordu. Barlas ise uzun zamandır odaya uğramıyordu. Eskiden sık sık gelir, odada ne yaptığımı kontrol ederdi. Ama şimdi... Onu neredeyse hiç görmüyordum. Yine de, geceleri uyurken yanımda birinin varlığını hayal meyal hatırlıyordum. Bu gerçek miydi, yoksa yalnızlıktan aklım mı başımdan gidiyordu, bilmiyordum.
Barlas için sadece anlık bir heves olduğumu düşünüp duruyordum. Belki de, bir süre sonra sıkılacak ve beni serbest bırakacaktı. Bu düşünceye tutunmaktan başka çarem yoktu.
Kitap okumaktan sıkılınca, pencerenin önündeki koltuğa geçip bahçeyi izlemeye başladım. Devasa bir ormanın ortasındaydım. Görünüşe göre, bu ev ormanın içinde yalnız başına duruyordu. Dışarıya bakmak, beni biraz olsun rahatlatıyordu.
Hizmetli kadın her yemek getirdiğinde ona sorular soruyordum. Annem, kardeşim... Onlar hakkında bir şeyler öğrenmek için her fırsatı kullanıyordum. Ama kadın her seferinde aynı şekilde cevap veriyordu.
"Barlas Bey sizinle konuşmamıza izin vermiyor."
Zamanla onunla konuşmayı da bıraktım. Artık bir şey sormanın faydası olmadığını anlamıştım.
Tam o sırada kapının açıldığını duydum. Yemek saati gelmiş olmalıydı. Gözlerimi bahçeden ayırmadan, kadının içeri girip tepsiyi bırakmasını ve çıkmasını bekledim. Ama bir terslik vardı. Adım sesleri bana doğru yaklaştıkça, bunun hizmetli kadın olmadığını fark ettim.
Barlas'ın odaya girdiğini anlamamla birlikte vücudum birden buz kesti. Gözlerimi camdan ayıramıyor, arkamı dönüp ona bakmaya cesaret edemiyordum. Kalp atışlarım o kadar hızlanmıştı ki göğsümden çıkacakmış gibi hissediyordum. Yaklaştığını hissettiğim an omuzlarım istemsizce titredi. Nefesini ensemde hissettiğimde korkudan kasıldım.
Sonra elindeki telefonu usulca önümdeki masaya bıraktı. Gözlerim, istemsizce ekrana kaydı ve gördüğüm şey beni tamamen şok etti.
Annem ve kardeşim!
Annem, kardeşimi bir parkta oynaması için getirmişti. Oturduğu bankta düşünceli bir şekilde etrafa bakıyor, kardeşim ise salıncakta neşeyle sallanıyordu. Bir an için bu görüntü beni mutlulukla doldurdu. Ama hemen ardından gerçeğin soğuk yüzüyle çarpıldım.
Barlas'ın her an onları izleyebildiğini anladığımda içimdeki son umut kırıntısı da yok oldu. Nefes almakta zorlanıyordum. O an duyduğum korku tarif edilemezdi. Bir süre sessizlik içinde telefonun ekranına bakarken, Barlas’ın soğuk ve derin sesi yankılandı.
"Onları özlediğini düşündüm."
Ama sesi... Sesi çok daha farklı şeyler söylüyordu. Bu, bir jest gibi görünmekten çok uzaktı. Daha çok, onların her an izlenebileceğini, tek bir hatamda onların zarar görebileceğini ima eder gibiydi. Her kelimesi, içimde daha büyük bir korkuya sebep oluyordu. Gözyaşlarım yanaklarımdan sessizce akmaya başladı. Ağzımdan neredeyse duyulmayacak bir şekilde "Anne..." kelimesi döküldü.
Barlas, telefonu cebine koyarken bacaklarım titremeye başladı. Kendimi toparlamaya çalıştım ama bu imkânsızdı. Başımı eğip ağlamaya başladım. Sanki günlerdir kafamda kurduğum kaçış planlarını Barlas öğrenmiş gibiydi. Düşündüklerime pişman olmuştum. Kaçmayı hayal ettiğim her saniye ailemin bu durumda olduğunu unuttuğum için kendime lanet ediyordum.
Ben ağlarken Barlas sessizce yanıma eğildi. Sesi hem sert hem de tehlikeli bir tonda kulağımda yankılandı. "Akşam davete gideceğiz güzelim."
Bunu söyledikten sonra geri çekildi ve daha bir şey dememe fırsat vermeden arkasını dönüp çıktı. Kapının kapanış sesiyle odaya bir kez daha yalnızlık çökerken korkum katlanarak büyüdü.
Orada ne kadar oturup ağladığımı bilmiyordum. Her şey üst üste geliyordu. Barlas’ın söyledikleri zihnime kazınmış gibiydi. Onun dediklerini yapmak zorunda bırakılmıştım. Ailem… Sadece onları düşündükçe dayanmaya çalışıyordum. Onları bir kez daha görebilecek miydim? Yoksa Barlas’ın bir oyununa kurban mı gitmiştim? Gözyaşlarımı silmeye çalıştım ama nafile. Ne kadar sakinleşmek istesem de boğazımdaki düğüm içimdeki korku buna izin vermiyordu.
Bir süre sonra öğle yemeği geldi. Hizmetli kadın her zamanki gibi tepsiyi bırakıp hiçbir şey demeden çıktı. Yemeğe dokunmadım. Midemden gelen açlık sinyallerine rağmen boğazımdan tek lokma geçmeyeceğini biliyordum.
Yatağa uzandım ve gözlerimi kapattım. Ama uyuyamıyordum, uyuyamazdım. Kafamın içinde bir savaş vardı. Barlas’ın soğuk ama sakin ses tonu tekrar tekrar yankılanıyordu zihnimde.
Nereye gidecektik? Orada kim olacaktı?
Sorular zihnimi kemirirken çaresizce tavanı izledim. Zaman hızlıca akıp giderken kapının çalındığını duydum.
Yine Barlas'ın geldiğini düşünüp kalp atışım hızlandığında içeri iki kadın girmişti. Ellerinde kutular vardı.
“Barlas Bey size hazırlanmanızda yardım etmemizi istedi."
Ellerindeki kutuları yatağın kenarına bırakırken diğeri elindeki fırçalar ve makyaj malzemelerini düzenlemeye başlamıştı bile.
“Saçlarınızı yapmakla başlayabiliriz.” dedi diğer kadın.
Bedenim bir anda gerildi. “Hayır." dedim sesim titreyerek. “Hiçbir şey yapmayacaksınız. Ben böyle iyiyim.”
Kadınlar şaşırmış görünüyordu. Biri diğerine baktı ve yeniden konuştu. “Barlas Bey’in talimatları var. Lütfen işimizi yapmamıza izin verin.”
İçimde biriken öfke ve korku patlamaya hazır bir volkan gibiydi. Kadınların sakinliğine aldırmadan sesimi yükselttim. “Hayır dedim, çıkın odadan! Hiçbir yere gitmeyeceğim, beni rahat bırakın!”
Kadınlardan biri geri çekildi, ama diğeri hâlâ ısrarcıydı. “Lütfen zorlaştırmayın. Bu sizin için de daha iyi olur.”
Sabrım taşmıştı. Yataktan kalkıp “Defolun buradan!” diye bağırdım. Şaşkınlık içinde kapıya doğru yöneldiler. Kadınlardan biri korkuyla kapıyı açtı ve hızla çıktı. Diğeri de arkasından aceleyle odadan çıkarken kapıyı sertçe kapattı.
Derin derin nefes alıp verirken tam rahatladığımı sandığım anda kapı bir kez daha açıldı. Bu kez çok daha sert bir şekilde. Kapı açıldığında içeri Barlas girdi. Gözleri buz gibi soğuk, çenesindeki kaslar gergindi. Ama sakin görünmeye çalışıyordu. Kapıyı arkasından kapatırken derin bir nefes aldı ve bana doğru yürümeye başladı.
“Ne oluyor burada?” dedi sesi sakin ama tehditkârdı.
Bedenim ürperdi. Bir anlık cesaretle ağzımdan “Seninle hiçbir yere gitmek istemiyorum!” cümlesi çıktı. Söylediğim anda pişman oldum. Barlas bir an durdu, sonra kaşlarını hafifçe kaldırdı. Beni süzerken yüzündeki sakinlik ürkütücüydü.
“Ne dedin?” diye sordu, bu kez biraz daha yumuşak bir sesle. Ama o yumuşaklıkta bile tehdit vardı. Gözlerim hemen yere kaydı, korkuyla geri çekildim.
Barlas üzerime doğru yürümeye devam etti. Her adımında ben bir adım daha geri gittim. Ta ki duvara yaslanana kadar. Köşeye sıkışmıştım. Başımı eğmiş, nefesimi tutmuştum. Ellerim titriyordu.
Barlas, yüzüme eğildi. Çenemi nazik ama sıkı bir şekilde tutup başımı yukarı kaldırdı. “Hazırlanmak için bir saatin var.” dedi buz gibi bir sakinlikle. Sesindeki kontrol beni daha da korkutuyordu.
Başımı istemsizce salladım. Onun gözlerine bakmaya cesaretim yoktu. Tam geri çekiliyordu ki eğilip şakağıma bir öpücük bıraktı. Soğuk dudakları cildime değdiğinde ürperdim. “Bir saat.” dedi tekrar ve doğrulup odadan çıktı.