Ertesi sabah umduğu gibi eski bir araba gibi ağzının içinde laflar homur homur kalktı Deniz. Duş aldı, sularını damlata damlata banyodan odaya geçti. Banyoyu toplamadı. Kapıları sert sert çaptı. Gece, acı bir kahve pişirdi. Kahvaltıyı balkona hazırladı. Deniz, odadan çıkınca kahveye çağırdı. Balkona geçip oturdu Deniz, kahvenin yanına sigara yaktı. Gece, konuşmak için Deniz’in biraz ayılmasını bekliyordu. Kendisine çay koymuştu, yudum yudum, ağırkanlı bir şekilde çayını içiyordu. Kemal, her şeyi öğrendi cümlesini pat diye söylemeyecekti. Önden giriş yapacaktı… Bir türlü o girişe gelemedi, derken telefonu çaldı Gece’nin. İçeri geçti, onu arayanlar belliydi, pastanedeki çocuklar, İrfan ve zaman zaman Öykü. İrfan’ı gece aradığı için onun aramaya döndüğünü düşündü ve arayan Kemal’di. Balkona doğru göz attı. Açmasa… Peki, açmak istiyorsa ne yapmalıydı? Telefona cevap verdi.
“Efendim.”
“Gece, Deniz uyandı mı?” Kemal’in sesi pek iyi gelmedi kulağına. Kardan adamlı fotoğraftan sonra çok mu ılımlı hayaller kurmuştu?
“Evet, balkonda kahve içiyor.”
“Dedemi kaybettik, Gece. Evine gelmiştim ulaşamadık diye. Şimdi görevliler geldi götürüyorlar. Yatağında ölü buldum onu.”
Yatağında ölmek diye umulan bir yaşlılık hayali vardı insanların. İrfan Dede ise yaşlanmayacak kadar genç, diri ve hayata sımsıkı sarılmış bir adamdı.
“İnanmıyorum!” sesi bir çığlık gibi çıkınca Gece’nin Deniz de fark edip balkonda ayaklandı. “Oraya mı gelelim?”
“Yok götürüyorlar şimdi, otopsi için. Babama haber verdim sonra da size zaten, ben ekiplerle geçeceğim, size adresi atarım.”
Kemal, ölüme alışmış gibi soğukkanlıydı peki ya Deniz? Babasının ölümüne alışamamış bir çocuk adam değil miydi Deniz, şimdi bir de dedesi… Telefonu kapattı Gece. Haberi duymaya dünden razı gibi ayağının dibine kadar gelmişti Deniz. Gece’nin ıslak gözlerine bakarak şöyle dedi: “Dedeme bir şey mi olmuş?”
Deniz’i ağlarken görmeye alışmamış herkesin yadırgayacağı kadar çok gözyaşı vardı genç adamın gözlerinde. Morga inip dedesini görmek istediğinde henüz otopsiye başladıklarında annesi de yetişmişti, kız kardeşleri de ve Deniz, bu herkese sevgisi ile yetecek adamın cansız bedenine hepsinden daha uzun sarılmıştı. Öykü, oğlunu o bedenden çekip kendisine sardığında Deniz, annesine sarılmayı reddetti. “Sen,” dedi. “Bana onun gibi hiç sarılmadın!”
Gece bir kenarda izlerken Kemal de bu cenazede yabancı gibiydi. Üst üste o kadar ağır şeyler yaşamıştı ki bir köşede hissizleşmişti. İki kız kardeşi, henüz hayatlarında güzel şeyler olmasına ihtiyaç duyacakları yaşta çok fazla sorunla mücadele etmek zorunda kalmışlardı. Kemal, onları yatıştırmaya çalışıyordu sadece.
Otopsi raporu çıktığında beklenen oldu. İrfan, kalp krizi geçirmişti. Aniden… Yumuşacık bir ölümdü, uzun sürmemişti, Azrail gelip kolayca almıştı canını. Öykü’nün dudaklarından: “Annemle kavuştular nihayet!” cümlesi döküldü.
Cenaze aynı günün ikindi vakti defnedildi. Soy adı gibi ulu bir çınarın altına konuldu mezarı. Karısı memleketine defnedilmişti İrfan’ın ama hayatı boyunca sevdiği kadınla aynı kabristandaydı, Öykü’nün annesi ile. Kalabalık, devasa bir cenaze töreniydi bu. Gece, Deniz’e göz kulak olmak ona kalmış gibi onun etrafındaydı ama iki abisinin arasını açtığı için Gece’ye devasa öfke duyan Eylül’e de su verip bir köşede sakinleşmesi için yardım etmişti. Bu çocukların İrfan’ı babalarından kalma bir yadigâr olarak daha çok benimsediklerini ve sahiplendiklerini biliyordu Gece. İşin garip yanı kısa süre içerisinde kendisi de çok sevmişti.
Cenazenin ardından Altay’ın evinde yemek verileceği söylendi, Deniz kabul etmedi. Dedesi için yemek verilecekse onun evinde olmalıydı. Öykü, oğlunun acısına ve kaybına saygı duyup kocasını yatıştırdı. Onun bu cenazede biraz geri planda kalmasını istedi. Öykü ile Altay arasında kabristanda kısa bir sürtüşme oldu ancak sonrasında ikna olundu ve Deniz’in evine davet edildi misafirler. Altay ve Kemal’i tanıdığı için gelen onca kalabalık da ayrıldı cenaze alanından. Gazeteciler, Kemal Günaydın’ın acı günü diye gazetelere başlık attılar hemen. Bazıları haber içeriğinden Kemal Günaydın’ın tepesinde kara bulutlar geziyor haberi yapıyordu.
O gün, kız kardeşleri de Öykü de Deniz’in yanında kalmak istediler. Yalnız bir sorun vardı o da Kemal’in bebekleri, büsbütün bakıcıya kalsın istemiyordu, Emre zaten gece çok ağlıyordu, Ece, Kemal olmadan uyumuyordu.
“İkisini de alıp gelirim ben anne, sen merak etme! Ben de kalırım burada Deniz ile …” deyince Kemal, Öykü anladı ki Kemal’in Deniz ile arasındaki buzları kırmıştı İrfan’ın ölümü. Sahiden kötü şeyler olurken bir yandan da iyi şeyler olabiliyordu yaşamda.
Kemal kapıya doğru yönelirken Gece de içi içine sığmayarak: “Arka koltuklara bebeklere ben bakabilirim,” dedi.
Deniz, oturduğu yerden göz ucuyla baktı Gece’ye. İzin istemiyordu zaten, çocuk seveceğim aşkı ile heyecandan bayılacaktı neredeyse. Şu hâlde onunla uğraşamayacaktı, sessiz kaldı.
“İyi düşündün,” dedi Öykü. “Emre’nin pusetini tutarsın, yol uzun zaten. Daria’yı getirme Kemal biz Gece ile bakarız ikisine de.”
Kuş kanadı takmış gibi çıktı Kemal’in ardından o giderken söylendi Deniz. “Bu salak karı bu herifi çocuklarının aşkına alır geri koynuna.”
Öykü kocaman açılmış gözleri ile kız kardeşlerini gösterdi ve İrfan’ın yeğenleri olan ve o anda ortamda bulunanları. Deniz’in umuru bile değildi.
***
Gece, ön koltuğa oturup emniyet kemerini bağladığında aklında sadece dönüş yolu vardı. Araba koltuğuyla oturturlardı herhalde ama eve gidince Öykü birlikte bakarız demişti ya sabaha kadar doya doya bakardı onlara. Belki birinin yanına bile uzanır yatardı. Ece, Kemal ile uyuyormuş. O olmazdı. Emre de Öykü ile. İşte derdi ki Öykü’ye bir yanına da ben yatayım mı? Öykü zaten çok seviyordu onu bir de çocuklarla çok iyi anlaştığını söylüyordu ya. İrfan iyi ki ölmüş diyecekti neredeyse yoksa böyle bir imkânı bir daha nereden bulacaktı. O sırada arabanın ses sisteminden telefon melodisi duyuldu. Kemal, medya ekranına dokunup telefonu açtı. Altay’ın sesi arabayı doldurdu:
“Kemal ne var ne yok oğlum?”
“Geliyorum baba ben. Annem Deniz’in yanında kalmak istedi, ben de çocukları alacağım gelip Daria tek yapamaz.”
“Ben de onu diyecektim, Ece tutturdu, ben gezdiriyorum kucağımda. Kaç gece kalacakmış annen sorsaydın keşke?”
“Bilemiyorum. Sen sorsana.”
“Ben acılarına saygı duyacakmışım. Şu an saygı duyuyorum. Kucağımda torunum saygı duruşuna geçtim.” Kemal, bakışlarını anlığına Gece’ye çevirdi, Gece sanki hiç duymuyor gibi Altay’ı ilgisiz yola baktı. “Bak şimdi bu senin ergen kardeşin var ya babamın tek yadigarı dedem öldü diye bunu kullanıp anneni bir ay göndermez bana ben sana diyeyim. Ben tek başıma yaşam formülü geliştirmeye başladım, yoga kursuna yazılacağım.”
Kemal güler gibi yaptı bir an. “Abartma baba,” dedi.
“Sen de mi orada kalacaksın?”
“Ee çocuklar var, mecbur, annem nerede ben orada!”
“İyi bakalım, yoga yanında bir de nefes kampına gideyim bari…” Kapattı Kemal telefonu Altay’ın bu son sözünden sonra.
Halbuki diye düşündü Gece, bu adama karşı İrfan ne kadar da hoşgörülüydü ve üstelik yakınlardı da şimdi alaya alıyor, sanki daha sabahında eski bir ahbabını kaybetmemiş gibi makaraya sarıyordu. Belki de Altay, acıya karşı pişkindi belki de genel olarak pişkindi. Kemal’e sorsa ilkini seçerdi Deniz ikincisini. Gece de ikincisine karşı baskın bir his taşıyordu. Sustu. Kemal gibi. Dün kardan adamlı fotoğraf atarken iyiydi beyefendi şimdi neden susuyorsunuz diye sormamak için zor tuttu kendini.
“Trafiğe kalmadan çevre yoluna çıkarsak…” Aa biz dedi Gece, birliktelik içeren bir ifade. Ne kadar da unutmuşum? “Boş yolları göstersin harita şuraya yazsana Gece.”
“Nereye?”
“Telefonuma yaz sen ekrana yansıtsın.” Telefonunu uzattı Kemal. Gece telefonu aldı, tuş kilidi neydi. Parmak izi. Parmağını okuttu. Ekranda iki bebeğin fotoğrafı. İçine sokası geldi her ikisini birden Gece’nin. Haritalara girdi, Öykü’nün evin semtini yazdı, medya ekranında da görünüyordu yazdığı. Kemal arama tuşuna bastı ve açık yollar önüne çıktı. “Ece durmuyormuş bir an önce varalım.”
“Seni görünce durur mu ki?”
“Muhtemelen, arası iyi benimle artık. Anneme göre benimle güvenli bağlanacak ki mutlu bir çocuk olabilsin. Malum annesiz. Ya da anne bileceği birilerine mesela kendisine.”
“Birlikte mi yatıyorsunuz?”
“Ece ile mi? Evet! Elini yüzüme koyuyor, emzik emerken. Henüz Nesli’yi emiyordu çünkü. Nesli’nin ikisini birden emzirmek gibi ultra hayalleri vardı.”
Nesli’nin hayalleri bugünkü cenazeden çok daha can yakıcıydı nitekim. İrfan, seksenlerini devirmiş bir adamdı. Torun sevgisi tatmış, evlat acısı görmüş, aşkı ihaneti öğrenmiş her şeyi doya doya yaşamış bir adamdı. Nesli… Onun doyamadıkları ne kadar çoktu.
“Biriyle görüşüyorum ben de bir emzirme danışmanı, evlat edinmelerde tarih belli olduktan üç ay önce çalışma yapıyormuş ve evlat edinen annenin sütü geliyormuş.”
“Bu mümkün değil.”
“Nasıl mümkün değil? Yapıyor işte kadın. Bir sürü örneği var bunun neden mümkün olmasın?”
“Hormonlar nasıl olacak?”
“Hormon dediğin oksitosin ve ploraktin. Sevişince bile çalışıyor bu hormonlar.”
Sevişmek deyince durakladı ikisi de. Gece de keşke bu lafı etmeseydim, dedi. Kemal’i böyle erişilebilir bulunca kaybettim yine kontrolü deyip kendine saydırmaya başladı içten içe. Deniz ile de muhabbet ediyorlardı falan ama onun muhabbet konuları farklıydı tabii, o bebeklerden çocuklardan konuşmayı sevmiyordu. Mesela bebek videoları izliyor Gece diye salak diyordu ona. Düpedüz salak. Kemal salak falan demezdi. Bebek videoları izliyor diye belki sarılırdı bile ona. Aman sarılmasın dedi Gece, başıma ne geldi ise ondan ötürü geldi zaten, sarılıp her şeyi büsbütün berbat etmesindi.
“Gerçekten oluyor mu ya?” dedi birkaç dakika sonra merakına yenik düşen Kemal. “Kendi çocuğu olmayan doğurmamış bir kadın da emzirebiliyor mu?” Gece, olabildiğini ima eder şekilde başını salladı. “Vay be! Bu kadın doğası müthiş. Ee Emre’ye de annemin sütü gelsin o zaman. Bulalım biz de bir danışman.” Güldü Gece. Daha birkaç saat önce dedeyi defnettik kızım dedi içinden bir ses sus şimdi. Sonra ninenin öldüğünün üçüncü günü bu herifin koynuna girmedin mi dedi başka bir ses. Ölüm pek de kesintiye uğratmıyordu hayatları, akıp gidiyordu işte.
“Üç aya kadar Emre büyür bir daha da zor emer zaten. Biberona da iyice alışmış olur. Belki daha hızlı yapabilen vardır. Sevgiyle de doğru orantılı dedi benim görüştüğüm kişi.”
“Nereden buldun sen bu kişiyi?”
“Sosyal medyadan.”
“Henüz ikinci kez gelmediler bile demedin mi her şey için biraz acele etmiyor musun?”
“Oyalanıyorum.”
Oyalanıyorum… Buna ihtiyacı olmasa neden oyalansın ki diye düşündü Kemal. Ne kadar çok istiyor ve bekliyordu Allah bilir. Daha çok istediği başka bir şey yoktu besbelli. Deniz gibi bir adama güvenilirmiş gibi gelen yetkililere tutup da bu benim için bu yüzden evlendi de diyebilirdi. Deniz’di bu şaşırtıcı olmazdı ki bu durum. O zaman tüm hayalleri de suya düşerdi Gece’nin. Birazdan birkaç telefon görüşmesi daha yaptı Kemal, duyan arıyordu, dedeniz ölmüş, Kemal Bey rahmetli yaşlı mıydı gibilerinden sorular? Hepsini dinliyordu Gece. Diyordu ki içinden Kemal’in popülerliği hiç azalmamış.
“Hani bir şarkı var ya Gece…” Son telefon görüşmesini yaptıktan hemen sonra konuşmaya başladı Kemal. “Dünyada ölümden başkası yalan gibi bir şey. Şöyle bakınca biz de öleceğiz diyor musun? Yaşadıklarımız ve yaşamadıklarımız tüm anlamını yitirecek.”
“Ben ölümü düşünmüyorum hiç. Ölümü düşününce yaşamdan şevkim kaçıyor. Nasılsa öleceğim diyerek boş vermem gerekiyor. Boş vermek istemiyorum. Biraz param var. Deniz de bana maaş ödemesi yapıyor zaten. Biriktirmeye devam ediyorum. Kesin vesayet bende olunca güneye, egeye ama küçük bir yere gitmeyi düşünüyorum. Sıfırdan başlarım. Biraz bebeği büyüttükten sonra da çalışırım yeniden.”
“Giderken adres verir misin?”
“Hayal bu sadece.”
“Olsun, gerçekleşme ihtimali olan bir hayal. Gidersen adresini verirsen arada ziyaretine gelirim. Geliriz. Çocuklarımı da getiririm.”
Gece, bakışlarını çevirince adamın da ona baktığını fark etti. Birinin de yola bakması gerekiyordu. Artık hayatımdan çıkmanız gerekiyor demek istese de diyemedi. Bakışlarını kaçırdı, Kemal’de dikkatini yola verdi.