Kemal, gece yarısını çoktan geçtiği bir saatte ailesi ile yaşadığı evden içeri girdi. Kapıyı ona Altay açtı çünkü Kemal babasını arayıp geldiğini ve annesi uyurken onunla konuşmak istediğini söyledi. Mevzunun ciddi olduğunun farkındaydı Altay, Öykü biraz bahsetmişti nikah töreninde olanlardan. Deniz’in dur durak bilmeyen ortalık karıştırışının bir gün böyle bir sonucu olacağını az çok tahmin etmişti.
Kemal kabanını asarken babasına çok bekletip bekletmediği sordu. Altay ilk andaki iletişim halinden memnundu sanki. Düşmanca bir tutumu yoktu Kemal’in bu da yeteri kadar kızgın olmadığı anlamına geliyordu. Altay, geç uyumayı seviyordu, sorun değildi. Salona geçtiler. Şömine akşam ağzına kadar dolu iken şimdi karanlığa gömülmüştü. Altay oğlunu yanına oturttu. Birbirlerine döndüler yüzlerini. Altay fırsat tanıdı. Ne söyleyecekse söylesin istiyordu sonra savunmasını yapabilirdi.
“Nesli’den ayrılmak istiyorum baba. Bu konuşmayı ona yapmam gerektiğinin farkındayım. Bu konuşmanın muhatabının Nesli olduğunun farkındayım ancak anne babası olmadan ayrılık kararı alabileceğim biri olmadığı için senin desteğine ihtiyacım var.”
Damdan düşer gibi ayrılık kararı. Kemal’in tutarsızlıklarına alışkın olsa Altay sebepsiz derdi ama mutlaka çok somut bir sebep duyması gerektiğini düşünüyordu.
“Sana dolu dolu sebepler sunarım ama bu şiddetli geçimsizlik, ihanet gibi sebepler değil. Bizim aramızda olması gereken o şey yok baba. Çekmiyor Nesli beni. Yetersiz beslenen çocuk bedeni gibi bedenim onun yanında, isteksiz. Bunu da başka kadınlarda böyle hissetmediğimde anlıyorum elbette.”
“Başka kadınlar…” Altay’ın istenilen erkek olabileceğinin farkındaydı. “Ola da bilir yargıladığım için değil de ben kimse ile takılmıyorsun sanıyordum.”
“Biriyle takıldığım yok baba. Öyle olsa belki de rahat olacaktım diyecektim ki aman işte hepsi bir arada oluyor. Ben de hepsi bir arada olmuyor.” Altay, huzursuzlandı. Biri vardı anlamıyor muydu? “Bir kızı beğeniyorum. Sadece beğenmek de değil belki. Çok etkilendim. Mevzu sadece güzellik de değil ki kız çok güzel. Bana yüz vermiyor.”
“Sana yüz vermiyor?” Ne kadar da içten bir nida idi Altay’ın ki.
“Vermiyor vallahi. Peşinden koşsam diyorum. Böyle tüm gururu sersem.”
“Bulunmaz hint kumaşı mı Kemal?”
“Biraz. Farklı. Herkes gibi değil.”
“Aşık mı oldun?”
“O kadar da değil?”
Ne kadar! Altay, kaygıyla soludu. Kemal’in saçma sapan biri yüzünden hayatının karını verecek biri olmadığını biliyordu. Yakup Bey’in kızından ayrılmak onun itibarı ile doğrudan alakalı bir hakaret gibiydi. Madem emin değildi koca adam ne demeye bu yola çıkmıştı. Betül ile evliliğini düşündü. Kemal’in üstüne varıp da onu da bir ömür mutsuzluğa mahkûm etmemeliydi.
“Baba, mevzu sadece bu kızla da alakalı değil. Biz Nesli ile karı koca olsak çok sıkıcı bir hayatımız olur.”
“Eğlenecek birilerini ararsın. Bulursun. Takılırsın biraz. Ondan sıkılınca diğerini. Mevzu aşk değilse çok kolay be Kemal.”
Ya aşksa. Kemal, emin olup da aşk diyemezdi ki. Aşkın arkasında durup sonra da altında kalmak istemiyordu ki. Yüzünü ovuşturdu. Deniz’de biraz da içtiği için kafasını toplamakta zorlanıyordu aslında.
“Kolay değil. Bu işi nasıl bitiririz baba?”
“Yakup Bey’den korkmadan. Korkuyorsak bitiremeyiz! Korkuyor musun?”
“Çok büyüdüm. Seninle ilgili bazı şeylerin basına yansımasının önüne geçiyor. Ben bunların duyulmasını kaldıramayabilirim. Çünkü kendim bile yüzleşemiyorum.”
Altay başını eğdi. Evladından utanmak bu olsa gerekti. Kaybetmediğine şükür. Kolundan sıvazladı babasını Kemal. Oysa kendisinin teselliye ihtiyacı vardı.
“Bu yüzden Nesli’ye mecburmuşum gibi hissediyorum. Bana hepsi yalan desen, ben doğruna inanırım. Bununla yetinirim. Kaybettiğim itibarıma üzülmem. Doğru mu yalan mı baba?”
Altay cevap vermek yerine: “Ben değiştim Kemal,” dedi. Değişmek ya da dönüşmek… Kemal insanların değişebileceğine inananlardan değildi. “Kanalın zarar görür diye korkuyorsun.”
“O senin kanalın baba.”
“Görecek olan zararı maddi kabul et. Ben bu yüzden seni kabahatli bulmam. Arkandayım her zaman. Fakat bana sorarsan Kemal, Nesli’den vazgeçme.”
Kendinden vazgeç. Yaşamak istediklerinden. Bu itibar denen şey için, para için her geçen gün küçülecek miydi? Düşüneceğini söyledi, biraz daha düşünüp fevri davranmayacağını. Gerekirse Nesli ile bir kahvaltıya gidecekti sabah uzun uzun sorun olarak gördüğü şeylerden bahsedecekti.
Baba evinde uyuduğu gecenin sabahında Nesli, telefonlarına çıkmadı. Akşamın tavrını yapıyordu. Pahalı bir hediye, romantik bir not bu sorunu çözerdi. Sorunu çözmek istiyor muydu?
İstemiyordu.
Aile kahvaltısına teşrif etti. Kızların koştur koştur okula hazırlanışını keyifle izledi. Annesi oradan buradan lafladı. Nikahta olanlardan bahseden yoktu. Kemal nasıl örtüyorsa evdeki diğerleri de üstünü örtmeye dünden hazırdı işte. Ailecek birbirlerine benziyorlardı. Deniz hariç.
Ofiste eli pek işe varmadı. Günü erteledi, erken çıktı ofisten. Nesli’yi aramayı düşündü, mücevherler ve özür notu olmadan iş görmeyeceğini düşündü. Spora çevirdi yönünü. Zihnini yoran her şeyden uzaklaşana dek kendini yordu. Yorgun bedenini eve attı. Yalnız yaşadığı evinde yalnızlığı ile kaldı. Birkaç arkadaşını çağırıp oyun oynayabilirlerdi. Bir süredir bunu da çekmiyordu canını. Telefonuna ilişti gözü. Uzandı. Silmesi gereken bir numaranın üstüne dokundu. Gece. Aranıyor. Telefona cevap verdi Gece.
“Ninem öldü Kemal!” dedi.
Tanımak istediği birini kaybetmişti Kemal. Neden tanımak istediğini bilse, Gece bu kadar düşkün diyeydi belki de. Gece kimi çok sever? Bir örnek görse.
Aynı fakir evin bu defa içine kadar girdi. Cenaze evi kalabalık olur derler, üç beş kişi vardı. Gece’nin başında bir örtü o misafirlere ikramda bulunuyordu. Kemal’e kapıyı bir yabancı açmıştı. O da teklifsiz girmişti içeri. Gece onu görünce, küflü duvarların arasında dar koridorda tepsi üstündeki çayları kapıyı açan kadına vardı. Başındaki örtü başından biraz kaydı düzeltti. Ağlamıştı. Bal gözleri ufalmıştı. Kemal’e yaklaştı.
“Başın sağ olsun!” dedi adam.
Bu evde, şu içerideki önemsiz bir sürü insanın haricinde Kemal’i görmenin ona ne kadar iyi geldiğini anladı Gece. Kendini adamın kollarına bıraktı, başının denk geldiği göğsüne yaslanarak kollarını sardı. Gözlerinden akan yaşları silerek birkaç saniye sonra geri çekildi.
“Bu içeridekiler sana yiyecek gibi bakar şimdi, sen git istersen.” Kemal hiç gidecek gibi değildi. “Benim odamda dur o zaman sen ben onları gönderirim. Gel.” Adamın elinden tutuverdi, çocuğu avutur gibi. Onu daracık bir genç kız odasında bırakıp misafirlerine döndü.
Üzerinde kalın bir yorgan ve battaniye örtülü tek kişilik yatak, eski bir kilim, soluk perdeler, iki kapaklı menteşesi yamuk bir gardırobu. Üst üste dizilmiş yerde duran kitaplar. Bir sehpa, üstünde yine kitapların durduğu. Pencereden baktı. Çarpık kentleşmenin örneği sokağa, dünyanın solgun yüzüne bakıyordu. Tavandan bir tane çıplak ampul sallanıyordu. Düğmesi kapı yanında. İçeri girerken arkasından basmıştı düğmesine Gece. Aynalı bir şifonyer üstünde de makyaj malzemeleri. Bu kızı hiç makyajlı görmemişti ki. Hep duru bir yüzle bakmıştı ona. Makyaj malzemelerin yanında bir tane vesikalık fotoğraf. Güzeller güzeli bir yüz. Yatağın kenarına geçip oturdu. Yastığına uzandı. Yorganın, battaniyenin altından çekti. Kokladı. Rutubet kokuyordu. Gece’nin kokusunu yine de seçti. Utku’nun ortalama gelir sayılan yaşamından daha fakir bir hayat hatırlamayan Kemal'in bu yoksulluk karşısında içi ezildi.