Öykü’nün ardından yerde küçük bebek oyuncaklardan birini gördü Gece. Oyuncağı eline aldığı gibi kadının arkasından yetiştirme telaşına düştü. Deniz durdurdu onu. Kırık kolu göğsüne dönüktü ve kadının önüne geçti. “Boş ver,” dedi. “Bir ara veririz. Babası ona nicelerini alır.”
Gece, elinde oyuncakla bir köşeye oturdu ağladı ağlayacak, garip karmaşık bir hisle mücadele ederek. “Gel seninle dışarıda yiyelim bugün,” dedi Deniz o sırada. Hiç de yapmadıkları, aralarında pek söylenmeyen bir sözdü bu. Gece bu yüzden garipsemiş gibi bakakaldı Deniz’e. “Ne be!” dedi genç adam. “Biz dışarıda baş başa yemek yiyemez miyiz? Çift değil miyiz biz?”
“Evet,” dedi Gece yarım tebessümle. “Çift gibi bir şeyiz.”
“İnan bana çocuk mesuliyeti çok büyük şey. Bazı talihsizlikler bizim için iyi sonuçlar doğuruyordur ancak biz görmüyoruzdur Gece.”
“Çok teselli edicisin,” diye mırıldandı Gece. Yine de dışarıda yemek yemek fikrine sıcaktı. Çünkü bu evin kasvetinde ve sadece Deniz ile geçen günler içinde biraz sıkılmıştı. “Ne yiyeceğiz?”
“Rakı balık…”
“Alkolden arınıyorduk hani…”
“Hiç öyle bir söz vermedim. Yardım edersen şu gömleğimi çıkarayım!”
Gece’nin yardımı ile soyunan yine onun yardımı ile giyinen bir adamdı Deniz bir süredir. Onun yardımı ile banyoya giriyor. Yine onun yardımı ile birçok işini yapıyordu. Aralarındaki samimiyeti en çok pekiştiren şeyler belki de Deniz’in bu zor zamanda onu yanında bulmasıydı. Gece’nin de birine yardımcı olarak kendini değerli hissettiği zamanlara geri dönüşüydü. Ninesine olduğu gibi… Onun hayatına ait birinin var olması değerlilik katıyordu hayatına. Çünkü Gece yalnızlıktan çok yorgundu.
Üzerlerini değiştirip sahil kenarı bir lokanta da karşılıklı balıklarını yerlerken mekânda da eski bir şarkı çalıyordu. Hicaz makamından. İkisinin de yaşına ve çağına uzak bir melodiydi ama hiç olmayacak bir laf etti Gece o anda ve dedi ki: “Kemal böyle müzikleri çok severdi.”
Deniz’in bakışları puslandı, rakı kadehine davrandı ve Gece o anda Kemal’den bahsetmenin yeri olmadığını fark etti. Deniz, onun bahsine her geçen gün daha katlanamaz oluyordu. Sebep belki biraz da kendisiydi ama daha çok annesi, üvey babası ve Kemal ile yaşadıkları o kavgaydı. Deniz yediği yumruğun acısını unutamıyordu. Ummadığı yerden geldiğinden mi nedir bazı acıların etkisi geçmek bilmiyordu.
“Bugün annen karısının fularını kokladı, kokusu geçmiş dedi diye anlattı ya biraz etkisinde kaldım o sözün. Kemal acı çekiyor Deniz. Sen yanında olsan hafifletmez mi bu biraz acısını?” Gece dilini tutmayı düşünmediği için pişman olmamayı diliyordu. Bir türlü karşısındaki adamın ne yapacağını kestiremiyordu çünkü.
“Senin acını mı onun acısını mı?”
“Ne alaka?”
“Hani ben Kemal Abime yakın olursam sen de sağında solunda olursun. Çocukları ile ilgilenirsin falan…”
“Bundan neden rahatsız oluyorsun? Kemal’in çocuklarına şefkat duymam neden seni bu kadar hırpalıyor? Ya, Deniz yeğenin senin bir kere yüzüne bakmadın çocuğun.”
“İçimden gelmiyor,” deyip omzunu silkti Deniz. “Çocuk sevdiğimi sanmıyorum Gece. Senin kadar sevmeyeceğimden de eminim. Onun çocuklarına şefkat duymanla da bir derdim yok. Neden olsun?”
Kemal’e yönelik geçmiş duygularından bugün ne hale dönüştüklerini bilmese de bugünkü halinden rahatsız oluyor olması ihtimal dahilindeydi Deniz’in. Hissettiklerinden birine bahsetmek istediği yoktu. Gece de buna dahildi. Anlaşılacağından zaten emin değildi. Yargısız kabul göreceğinden de.
“Bizim seninle aramızda bambaşka bir bağ yok mu Deniz?” Gece, Deniz’i anlamak adına işe bir de bu tarafından değer biçmeye kalktı. Deniz, anlaşılmayacağından bir kez daha emin oldu. Susacaktı. Belki abisinin etkilendiğini söylediği kızı tanımaya başladığı andan itibaren ona doğru emin adımlarla hisler beslemiş olmasının kabul görmez bir tarafı olduğundan belki de bu ilginin zamanla büyümesinden, Kemal ile girdiği yarışta bir türlü kazanan olamayışının kahrını hissettirdiğinden susacaktı, ancak konuşmak güvende hissettirmiyordu.
“Bizim seninle aramızda nasıl bir bağ var Gece?”
“Böyle söylediğine göre senin kabul ettiğin türden bir bağ değil. Seni önemsediğimi, sana kıymet verdiğimi biliyorsun, defalarca dile getirdim bir şekilde o kadar inanmışsın ki kimse seni değerli bulamaz…”
“Yanılıyorsun,” diyerek sözünü kesti genç kadının. “Beni değerli bulmaz demiyorum ben en olamam diyorum. Mesela annemin eni Altay denen adam. Kemal Abimin eni çocuklar olmalı artık, öncesinde belki sendin, senden önce de annemdi, kız kardeşleriydi. Dedemin eni emin ol kan bağını taşıdığı ben değil de annem, çünkü annem unutamadığı aşkının kızı. Sonra efendim kim kaldı? Hah sen Gece. Senin için değerliyim ama senin için en miyim?”
“Benim hayatımda bu kadar çok insan yok Deniz. Bir sen varsın.”
“Senin enin sahip olmak istediğin bir çocuk. Ben falan değilim. Ben bu çocuğa giden yolda bir desteğim sana. Elbette değerliyim ama en değilim.”
“En olmak mı isterdin?”
“Kim istemez?”
“Ben…” diye mırıldandı Gece. İmkansız olanın peşine düşmek olmaz mıydı bu? Beklentiyi tepeye taşımak, en tepeden süzülerek uçmak filmlerde olurdu, en tepeden insanlar çakılırdı. Bu beden, bu ruh böylesi bir vurgunu kaldıramazdı ki artık. Sakince yaşamak istedikleri vardı ölene kadar o da anne olmaktı. Çok şey değildi ki, küçücük elleri olan bir çocuğun o yumuk ellerini avuç içinde hissetmek. Çok şey diyen olursa buna ciddi ciddi haksızlık olmaz mıydı?
“Kemal abim seni çok sevdi, sen bir ara en oldun. Belki de orada doydun.”
Hafifçe ama alaycı gülümsedi Gece. Elleri masanın üzerinde, tabağın içinde birazı didiklenmiş lüfer ona bakıyordu. Rakı kadehi yarım bile olmamıştı. Hiç sevmiyordu tadını. Bakışlarını gezindirdiği bu anlamsız nesnelerden Deniz’e çevirdi ve Deniz’in açık renkli gözleri sanki hiç ayrılmadan onda kalmış gibiydi.
“Ne kadar doyarsan sonraki öğüne o kadar acıkırsın.”
“Oruç mu tutuyorsun şimdi sen, doymaktan korktuğundan?”
“Ne demek şimdi bu?”
“Hayatına birini alacak gibi görünmüyorsun da bana.”
“Hayatımda sen varsın ya…”
“Ben senin sevgilin değilim. Anlaşma icabı kocanım. Hiç sevişmedik Gece.”
Yutkununca Gece duydukları üzere boğazında bir kılçık kalmış gibi acıdı canı. Hiç sevişmedik Gece, sevişmeliydik gibi bir cümle gibi geldi kulağına. Tüyleri diken diken müsaade istemeden kalktı masadan. Deniz, ardından baktı, kadehini bitirdi, tazeledi. Gece gözden kayboldu birkaç dakika sonra geri döndü. Yerine oturdu. Su bardağındaki suyu içti. Çatalı aldı eline, birkaç lokma yedi. Her anını izledi. Sonra olmadık bir anda şöyle söyledi: “Kustun mu?”
“HI?” Anlamamış gibi kaşlarını çattı Gece.
“Benimle sevişmene dair cümle mideni bulandırdı herhalde.”
“Ne alakası var Deniz?”
“Hangi nedenden rahatsız etti seni bu ihtimal bu denli? İki erkek kardeşin birden yatağını tanımak nedeniyle mi yoksa bana cici bir kardeş, arkadaş gözüyle baktığın için mi?”
“İkisi de…”
“İkisi de yeterli sebepler haklısın.”
Kadehini bir dikişte yarıladı, biraz salata yedi ve sustu Deniz. Bu suskunluk korkuttu Gece’yi. Deniz’i hayata döndürmek, var olan yetinmesini sağlamak, daha az içip daha az yaşaması için ne yapmak gerekiyordu, Deniz ile sevişmek mi? Deniz’in bir erkek olduğunun ayrımına bile varmamış olduğunu fark etti. Çocuktu sanki Deniz. Kemal’in hep korumak istediği sonra sevdiği kızı karısı yaptı diye yumrukladığı çocuk… Annesi tarafından ihmal edilmiş üçüncü plandaki değersizlik hissi ile kavrulan çocuk… Sevilmeyi herkesten çok hak ettiğini biliyordu oysa Gece, Deniz’in. Yaşamının bir yerinden sonra gerçek sevgiyi bulduğunda iyileşeceğini de. O iyileşsin diye onunla yatamazdı. Üstelik iyileşeceğinin garantisi de yoktu Gece’nin gözünde. Belki de Deniz, Gece’ye Kemal’den ötürü katlanıyordu. Onun da canını acıtmak istiyordu Altay’a yapmak istediklerinin yanında. Neden diye düşündü Gece, bu oyuna neden alet oldum? Bir çocuk sahibi olmak için bu kadar karıştırdım her şeyi. Kemal’den kaçıp yeniden Kemal’i en çok hatırlayacağım yere döndüm? Uzanıp Deniz’in kadehini elinden aldı.
“Sarhoş oluyorsun Deniz. Seni eve taşıyamam, o kadar güçlü değilim. Hatırım için biraz yavaşla.”
“Ne kadar dayanıklı olduğuma inanamazsın!”
“Hiç kimse bu kadar çok dayanıklı değildir!”
Omuz silkti, burnundan soluya soluya güldü Deniz. “Halime ha…” dedi kısaca, ne dediğini, neden dediğini kimse anlamadı. Çok kendi başına içip kendi başına evin yolunu bulmak zorunda kalmıştı Deniz. Bir keresinde bir parkta bankta uyumuştu. Haberi mi vardı sanki, nasıl oraya gitti, nasıl o banka uzandı… Uyandığında birileri onu dürtüyordu, kalk diyordu burada böyle yatamazsın. Suratına nasıl da hırsla vuruyordu güneşin sıcağı. Sonra anlamıştı ki aynaya baktığında o güneş yakmıştı da tenini. Onu dilenci sanmışlardı. Evsiz. Denize atlayıp ayılmış, sular paçalarından aka aka yürümüştü. Ne kadar serserilik varsa hepsini yapmış olmakla övünmüyordu. Onun durumu tutunamamaktı. Sorumluluk sahibi olsa, mesela işte birini sevse, ona bağlılık kursa toparlanırdı belki ne zalim bir düzendi ki kimseyi sevmemişti. Sevemiyordu. Denemediğinden değil olmuyordu. Biraz Gece. Şöyle içinden ılık ılık bir his. Yok efendim onu da Kemal damgalamıştı. Kızın her yerinde bu zamanında Kemal ile yattı hiçbir yakını ile ikili ilişki içinde olamaz yazısı vardı. Velhasıl bundan sonra birini sevecekse de kim inandıracaktı yahu onu buna. Tekrar tazeledi kadehini. Olmaz böyle diye mırın kırın, surat astı Gece. Dırdır yapan kadını da hiç sevmiyordu Deniz. Aha şimdi gözünden gönlünden düşmüştü. Evde ardını arkasını toplarken, televizyonda bir film izlerken onunla aynı yere gülerken, pastanenin işlerinde pek bir hamarat iken çok kolaydı Gece’yi sevmek. Ah ulan demek, bu kızı da annemin göz bebeği Kemal kaptı diye sızlanmak. Ee her koşulda nasıl sevecekti Gece’yi. Her koşulda sevmek demek çok kapsamlı işti. Kız böyle dırdır edecekti, vay efendim çok içtin gibilerinden, bir de eleştirel bir üslupla Deniz de onu sevecekti. Bu duygulara sözleşme hükümleri uygulatmak demekti. Deniz anladı, o bu yüzden âşık olamıyordu. Şimdi bu Gece böyle dırdır etse de Kemal onu seviyor muydu? Kemal bu kadar fedakar olabildiği için mi ailenin göz bebeğiydi? Deniz bu kafa karışıklığı ile doldurduğu kadehi hızla indirdi mideye ve Gece artık katlanamadığını söyleyerek toparlanmaya başladı. Deniz izlerken onu Gece sandı ki bu blöf tutar Deniz de peşine takılır gelir. Deniz bu gelir mi? Gece dışarı çıktıklarına çıkacaklarına pişman oldu. Keşke dedi evde kalsaydık, o zaman ne kadar içtiğine pek de karışmazdım, sokak tehlikeli, sokak denilen meretin çıkmazı bile var.
“Dedeni arıyorum!” dedi Gece gitmekten vazgeçip geri oturarak telefonunu eline aldı.
“Kızım bana blöf sökmez daha öğrenemedin mi?”
“Vallahi arıyorum dedeni.” Gece, rehberden İrfan’ın numarasını buldu ve ara işaretine bastı, telefon kulağında bip seslerini dinledi. Deniz içmeye devam ediyor bunu yaparken de pişkin şekilde Gece’yi izliyordu. Telefon cevapsız kaldı.
“Dedem erken uyumuş olabilir,” diye dipnot düştü Deniz. “Boşa evham yapıyorsun bak hala sarhoş olmadım.” Oysa dili dolaşıyordu, ayağa kalksa ayakları dolaşırdı mesela. Belki yere düşerdi kalkarken bir daha düşerdi ama yine sarhoşum demezdi. Kadehini yeniden doldurdu.
“Komaya gireceksin diye korkuyorum!” Uzandı bardağına. Deniz, elini hışımla ittirdi. Bu işte ısrarın başka bir yere gideceğinin farkındaydı Gece ama ne yapsa da onu durdursa bilemiyordu. “Anneni ararım ben de.”
“Annem doğrudan Kemal Abimi yollar yanımıza, iyi olur görüşürsünüz.”
“Deniz, sen salak mısın? Ben Kemal’i görmek istesem ararım görüşürüz zaten.”
“Yok o seninle görüşmez. Benimle evlisin ya erdemli adamdır o. Sildi o seni kafasından şimdi. Kendi kendini yer yine de sana dönüp bakmaz. Bana benim adamımı anlatma. Herkesin gözüne bu hareketleriyle girdi o. Bak dur sana anlatayım.” Yenilenmiş kadehinde büyükçe bir yudum aldı. Kadehi elinde şöyle bir salladı. “Biz çocuğuz. Babam daha hayatta. Annemin yardımcısı Gül Abla vardı. Annemle görüşürler hala daha, yıllarca hizmet etti bize, annemin kadim dostudur. Neyse Gül ablanın efsane kurabiyeleri vardı portakallı. Onlardan yapmış kavanoza koymuş dolabın üst rafına kaldırmış. O zamanki ev bu değildi bir önceki, babaannem de hayatta daha bana o bakıyor, annem pastaneye gidiyordu. Kemal Abim de okula gidiyordu, annem okuldan alıp yanına götürüyordu. Çünkü aman ha babaannem onu yer. Onun babaannesi değil ya, annem böyle kartal gibi korurdu onu. O gün babaannem grip olmuş, Deniz’e bulaşmasın demiş falan… Annem de pastaneye gitmedi bizimle kalıyor, markete kadar gitmişti herhalde evde yalnızdık, Gül Abla da çıkmıştı, babam da geldi gelecek eli kulağında. Kemal Abime dedim ki o kurabiyelerden istiyor canım. Abi ya böyle güçlü kuvvetli falan. Sandalyeyi dayadı, oradan tezgâha çıktı dolabı açtı tam kurabiyeleri alacak nasıl olduysa kaydı ayağı tepetaklak düştü yere.” Gece yüzünü buruşturdu hikâyenin bu kısmında. “Korkma büyük aşkına büyük bir şey olmuş olsa büyüdüğünde senin aşkın olamazdı. Kafasından kan akıyordu, yarılmış herhalde. Küçüğüm ben daha dört beş. Hadi diyelim altı yahu daha fazla değil. O koca adam. O evin de dolapları ta tavana kadar tezgâh yüksek, abim de iri yapılı bir çocuktu bedeni ağırlığınca yere çarpınca ezikler, çürükler de oluşmuştu bedeninde. O yerde kıvranırken bile ben ağlıyorum korktum diye bir şeyim yok bir şeyim yok dediğini hatırlıyorum. Ulan geberiyorsun ne bir şeyim yok. Fedakâr olacak. O abi. Koca adam. Hep olgundu. Hep harika. Kapı çaldı koşarak açtım. Gelen babam. Dedim babama abim düştü ölecek. Babamın elinde bir şeyler vardı, poşette bir şeyler bir kenara fırlatıp koşarak mutfağa gidişi, abimi kucaklayışı, yok aslanım, bir şey yok deyişini hatırlıyorum. Ona hep aslanım derdi babam. Aslanım. Sana ne derdi diye sorarsan yok bir adım. Deniz demişler yetmiş bana. Bana öz ilk çocuğu bendim ama aslanım o. Anneme yolda haber verdik. Biz abimi hastaneye yetiştirdik. Annem kan ter içinde yetişti bize abime sarılışı, hep benim çocuğumun başına geliyor böyle şeyler demişti. Benim çocuğumun. Diğeri Utku’nun çocuğu. Lütfen doğurmuş beni. Tohumlar rahminde döllenince şimdi napsın, tarla görevi vermiş mahsulü, harman kısmı babamda. Sonra bana döndü, ne yaramazlık yaptın da düştü abin diye çıkıştı. Yok dedi abim onun bir suçu yok, canım kurabiye çekmişti.”
Kocaman bir sessizlik. Tüm gece anlamlı anlamsız sessizlik içinde var oldu bir anda. Gece’nin kendisi gibi. Deniz’i anlamanın bu yüzü çarptı yüzüne. Kemal’i anlamanın diğer yüzü. Yetişkinlerin de neyi neden yaptıkları o kadar belliydi ki? Bir yeri onarmak adına diğer yeri yıkmaktı. İnsan bakmaz mı ayağının altında ne var neyi çiğniyorum diye. Bakmamışlardı. Deniz, yıkılan duvar, ayaklar altında çiğnenen çiçeklerdi.