Deniz yatışmıştı biraz. Dünyaya öfkesi solmuş değildi fakat Gece’ye karşı yumuşamış olabilirdi. Deniz’i ikna etmek de bu kadar kolaydı işte. İhtiyacı olan şey birinin hayatında gerçek manada var olmaktı.
“Biraz su verir misin?” dedi barış göstergesi olarak. Gece kalktı, etrafta su aradı yoktu. Kantinden inip almak üzere odadan çıktı. Koridorda Kemal ile İrfan hala konuşuyorlardı. Kantine indiğini söylediğinde İrfan da Deniz’i yalnız bırakmamak için odaya döndü. Kemal de Gece’nin peşine takıldı. Asansörün önünde yan yana durdular. Bakışlar bir an denk geldi ise de ikisi de önüne baktı. Asansör katta durdu. Boştu. İkisi de zemine gidecekti aynı anda zemin katın tuşuna dokunacak oldular geri çekildiler. Kemal sonrasında tekrar bir hamle ile zemin katı tuşladı.
“Bunu babamın yapmadığını biliyorum,” dedi Kemal ardı sıra. Birbirlerine bakmıyorlardı. “Deniz’in başı gerçekten dertte olabilir. Bildiğin bir şey varsa benimle paylaş Gece o benim kardeşim!" Anlamak istemiyorsun belki de ama Deniz, başına gelen her neyse onu babama yontmayı bilerek yapıyor bile olabilir. Deniz böyle şeyler yapabilir. Gerçek tehlikeden habersiz gezeriz biz de böyle.”
Asansörün kapısı açıldı ve birlikte çıktılar. Gece kantin yönünü işaret etti: “Su alacağım. Eğer bir şey bilseydim Deniz müsaade etmeden söylemezdim ancak bir şey bilmiyorum. Deniz’in doğru söylediğinden de eminim,” diye konuştu. Arkasını döndü ve kantine gitti.
Deniz’in beyanına istinaden Altay’ı karakolda birkaç saat misafir ettikten sonra serbest bıraktılar. Deniz böyle olacağını biliyordu başına gelenlerin sebebinin Altay olduğunu ispatlamasının mümkün olmadığını ve besbelliydi ki.
Deniz’e haricinde başka ev bilmediği evinde bir yatak hazırladı Gece. Kemik suyuna çorbalar yaptı, akşam olunca meyvesini soydu. Onun sevdiği tarzda filmler içti. Tam üç gün hiç alkol girmedi vücuduna Deniz’in ancak dördüncü gün dayanamadı ve rakı sofrası kurdurdu. Tek kolu kırık olmasa o sofrayı birine kurdurmaz kalkar kendi demini kendi alırdı. Yavaş yavaş… Acelesi mi vardı canım onca şeyi yaşamaya. Ağırdan alarak götürdüğü hayatın herkes gibi sonuna gelecekti nasılsa. Biraz içerek, biraz kızarak, biraz sevip biraz nefret ederek …
Hiç kimsenin ilgisini yeterli bulmayan şımarık bir çocuk gibiydi Deniz. Ona ne kadar vermiş olursan ol bir kere umduğunu bulamadığı bir anda verilen her şeyi de unuturdu. Dibe çökmesi, değersizlik ve sevgisizlik içinde kaybolması için uzun düşüncelere ihtiyacı yoktu. Bir anda aşağı çekilirdi ruh hali. Öfkeli bir tavra bürünürdü bazen de kimsenin anlam veremediği tavırları ile çevresindekileri uzaklaştırırdı. Deniz’e belki de yaşamı boyunca tüm bu tavırları boyunca koşulsuz sevgi veren tek kişi annesinden sonra Gece’ydi. Bunun karşılığının aşk duygusu olmadığının farkındaydı Deniz. Ancak duyguların çok da öneminin olmadığı bir karmaşa vardı Deniz’in içinde. Abisinin Gece’den ayrılmak istemediğini, bu ayrılığın hazin bir öyküsünün olduğunu biliyordu. Hazin öyküler efsaneye dönüşürdü. Ne kadar Gece, Kemal’in artık onun umurunda olmadığını söylese de bu umursamazlığa inandığında kendini çok daha iyi hissedip ilk kez birisini abime sırtını döndü beni sarıp sarmaladı diye sevinse de yine de kalbinin bir köşesinde kırıntılar kalmış olabilir diye düşünüyordu. Bu onu biraz gücendiriyordu, uzaklaştırıyordu, tutunmakta zorluyordu ama şimdi başına gelenlerden sonra Gece’nin ilgisini bunların gölgesinde tutmak istemiyordu. Duyduğu ihtiyaç daha güçlüydü belki de. Yaşıyordu. Ölmemişti. Başına gelenlerin sorumlusu tam olarak kim gerçekten de bilmiyordu ancak Deniz istiyordu ki herkes Altay’ın başının altından çıktığına inansın. Altay lanetlensin. Kötü kabul edilsin. Herkes sırtını dönsün ona. Kimsenin sırt döndüğü falan yoktu Altay’a. Annesine ağzını geleni söyleyemiyordu ki. Henüz başına gelenlerden bile birkaç saat evvel haberi olmuştu. Darp edilmiş, gasp edilmişti.
O gün Deniz, annesiyle telefonda konuşmasının üzerinden birkaç saat geçmişti ki Öykü evin kapısının önündeydi. Yanında Kemal’in küçük kızı Ece, Gece kapıyı açtığında: “Bak sana kimi getirdim,” dedi, Gece’nin sevineceğini düşünerek. Sahiden de sevindi Gece, küçük kızı kucakladı.
“Ne iyi etmişsiniz Öykü Hanım,” derken Ece onu yabancılamış, kaygı dolu gözlerle bakıyordu. “Geçin lütfen. Deniz biraz uzanmıştı salonda.”
Öykü, bu evde eski kocası ile telaşlı, yorgun, dingin, mutlu, mutsuz bir dolu gün geçirmişti. Her zaman evini toparlayan birilerine ihtiyaç duyardı Öykü. O yüzden de onun yaşadığı evler birileri yokken yanında asla düzenli olmazdı. Nitekim Deniz de biraz kendisine çekmişti. Utku da çok düzenli bir adam değildi zaten. Deniz’in pek seçeneği yoktu genetik anlamda. Kemal ise düzen, tertip konusunda tıpkı babası gibiydi. Tek başına kaldığında bile ev işlerinden anlayan birine ihtiyaç duymazdı. Yemek de yapar, bulaşık da yıkar, çamaşırlarını da yıkar ya da yıkatırdı. Kemal, Öykü’nün sırf bu yüzden göz bebeği değildi elbette, onun babasız çocukluğu sebebiyle çok daha korunması gereken bir süre içinde yaşamış olması nedeniyle… Annelik vicdanı kim eksikse onu tutuyordu. Deniz koca adamdı hani ancak artık da onu tutuyordu hassasiyetli yanı.
Öykü, evin derli toplu oluşundan memnun salona girerken Gece de Ece’nin ceketini çıkardı. Küçük kızın burnuna dokundu. “Sen…” dedi tatlı bir lisanla. “Çok güzelsin.”
Gece ne zaman bir çocukla karşılaşsa içinde dinmeyecekmiş gibi yanıp duran bir hasret peyda oluyordu. Bu hasreti dindirmenin tek yolu da o çocuğu kucaklamak ve sarıp sarmalamak gibi görünüyordu ancak çocuk kucağından gittiğinde daha büyük bir özlem duygusu var oluyordu. Bu bir kısır döngüydü ve bu döngüden ötürü içinde oluşan boşluk her geçen gün büyüyordu. Birileri her gün ona yaşamak güzel diye akıl veriyordu da o yaşamak size güzel diye bağırmak istiyor gibiydi. Anne olamazsa, bir çocuğa ömür boyu bağlılık taşımazsa hiç olacakmış gibi de hissediyordu.
Ece, annesine benzeyen gözlerini kırpıştırarak tanımadan bakarken Gece’ye, Gece adını söyledi ona. Tekrar etmesini söyledi üstelik de. Ece, küçük dilinin döndüğünce “Ece…” dedi.
Öykü, salona girmiş oğluna sarılıyor, ahlıyor vahlıyordu. Gece de kucağında küçük kızla onlara yaklaştı ve “Baksana Deniz, Gece diyor bana!” dedi.
Deniz, kadının Ece’ye olan ilgisinin Kemal ile alakalı olmadığına inanıyordu ama yine de emin olamıyordu. Gece bütün çocuklara karşı böyle abartılı ilgi gösterilerinde bulunurdu çünkü.
“Ece diyor be ne Gecesi…” Deniz, annesinin hüzün içindeki haline rağmen güldü. “Babası seninle kafiyeyi boşa yapmamış.”
Gece gözlerini devirirken bu söze karşı Öykü de duymazlıktan geldi. “Nasıl oldu anlatsana Deniz?” diye konuşmaya başladı. Gece, kahve falan yapardı şimdi ama Ece ile ilgilenmek istiyordu. Çantasından bir battaniye çıkardı halının üzerine serdi. Orada oturup eline avuç içi kadar oyuncak bebeklerden alıp onları konuşturdu. Ece, kıkır kıkır gülüyor, Gece’ye ilgiyle katılıyordu. Deniz ise mevzunun Altay ile ilgisini konuşsa Gece’den sonrasında sitem duyacağını biliyordu. Anneni üzdün diyecekti. Üzmek istiyordu zaten Deniz de. Kafasının asla karışmayacağı o kadar belliydi ki en azından bir nebze olsun üzmeyi başarabilirse kendini Altay’a karşı kazanmış sayacaktı. Fakat bunu kimsenin anlamayacağını ve özellikle de Gece’nin anlamayacağını bu anlayışsızlığın sonucunda da aralarında bir türlü istediği yakınlığı sağlayamadığı için tepesi atık, sürekli sarhoş gezdiği bir hafta kadar öncesine yeniden dönecekti. Deniz, alkole sarılmak için her zaman bahane arardı burası ayrı ancak bu içmek, kusmak, uyumak, agresif takılmak şeklinde ilerleyen yaşamını değiştirmek de onun zaman zaman en çok istediği şey oluyordu. Tabiri caizse bir baltaya sap olmak gerekiyordu bunun için de. Bir baltaya sap olmak demek herkes kadar yaşam kurabilmek demekti. Evlenmişti ya hani bir baltaya sap olmuş gibi görünüyordu. Babasının işlerini yürütüyordu. Kız kardeşlerine batık bir gemi değil namı azalmamış artmış bir pastane işletmesi bırakabilirdi. Sonrasında Gece ile evliliğini gerçek bir evliliğe… Hayır bunu istediğini kendine itiraf edemiyordu. Edemezdi de. Bunu onur, gurur meselesi yapıyordu ve istek olduğu yönünde bir iç beyanda bile bulunamıyordu. Yine de dostluğuna delice ihtiyaç duyuyordu. Yanında var olmasına, güven ve eminlik vermesine… Hiç gitmeyecek Gece diye inanmasına. Mesela, Kemal şu küçük kızı onlara verse. Gece annelik yapsa Deniz de babalık eh işte nasıl olursa Gece gitmezdi. Aynı mantıkla bir evlatlık çocuk almak da Gece konusunda garanti koşullar sağlayabilirdi. Gece, çocuk konusunda istikrarlı bir isteğe sahipti ve ona düzenli bir aile yaşamı vermeyi her şeyden çok isterdi. Deniz’in kendinden olan bir çocuğa babalık etmek gibi ayrıca bir hayali yoktu çünkü halihazırda baba da olmak istediği yoktu. Kendisi de henüz çocukluktan çok çıkamamış, bir yetişkin avuntusuna da herkesten çok ihtiyaç duyuyordu.
Deniz, onu kaçıran yabancıları anlattı. Niye yaptılar bunu, başın belada mı, nelere kimlere bulaştın diye sorsa da Öykü ve bu soruların her birinde Gece’nin bakışlar buldu onu. Altay demedi içinden ne kadar emin olduğunu söyleyen sözler fısıldansa Deniz, hayatının her döneminde sen sus, sen yapma, sen biraz bekle denilen o çocuk olmaktan kurtulamadı.
“Görüyorsun değil mi Gece, Deniz’in her zaman yanında olmak gerekiyor. Çünkü benim oğlum daha büyüyemedi.”
Burnunu tutup sıktı Öykü oğlunun. Genç adam yüzünü buruşturdu. Gece, gülümsedi.
“Ne oldu?” diye sordu Öykü. “Karının yanında rezil mi oldun?”
Karım, dedi iç sesi Deniz’in. Değil ki. Olmayacak ki. Olmamalı da. Ama herkesten daha yakınım olsa. Birbirimize bu kadar muhtaçken.
“Koca adam oldum da ben sevgili annecim.”
“Kolunu zorlama Deniz, kendini sokaklara atma. Ne güzel bakıyor sana Gece, bak! Ev de çiçek gibi olmuş. Belki ileride birkaç eşyayı da yenilerseniz bu ev çok kullanışlı olur.”
Ece, Gece’nin eline bebeklerden birini verip “Bu senin olsun,” dedi o esnada. Gece, bebeği avucuna alınca Ece ekledi: “Sen onun annesi ol ben de bunun.” Kendi elindeki bebeğe annelik yapmak için onu ayağına yatırdı ve sallamaya başladı. Sallarken de “Eee…” diye ses çıkarmaya başladı.
“Anaç çocuk…” dedi Deniz, yeğenini izlerken. “Sevgili ve kıymetli oğlun Kemal nasıl? Hastanede baya paşa paşaydı, ilgilendi benimle.”
“Kardeşsiniz siz Deniz, birbirinize sizden daha yakın kimse olamaz.”
Boşversene der gibi savurdu elini Deniz. Yakın olmaları için başta Öykü onu diğer tüm çocukları ile eşit tutmalıydı. Sonra babasına, üvey baba olma diye baskı yaparken, Kemal’i Utku’ya karşı korumak adına onunla ilişkisini sarsarken biraz da olsa Deniz’i düşünecekti sonra bakarlardı duruma göre Deniz de onların yakınlığını ölçerdi. Kaldı ki her zaman Kemal’in iradesinde ve kontrolünde olmak zorunluluğunu da Öykü dikte ederek Deniz’i yetersiz kılmamış mıydı? Sırf Kemal ile aralarındaki rekabetten ötürü Gece bile daha çekici gelmiyor muydu gözüne? Yoksa hangi kadın birkaç aydan daha önemli olmuştu ki onun için. Hoş, Gece’nin kadınlığından daha fazlası vardı yanında yöresinde. Bazen bir ihtiyaçtı bir kadın onun için inkâr edecek değildi ancak bu ihtiyaç fiziksel bir ihtiyaçtan öte değildi. Gece’nin duygusal yanını tamamladığı aşikardı. Hem de aşktan ötürü olmayan bambaşka bir halle.
“Manevi külfetini yüklüyorsan karşındakine dünyaları versen anne o yaptığın iyilik olmuyor,” dedi Deniz sitemli bir şekilde. Yüreğine bir taş oturdu Öykü’nün ağırlığınca. “İyi evlat olmak iyi kardeş olmak bunlardan vazgeçtim ben. Şöyle bir köşede yüzüme bakan biri olsa, iki kadeh devirsek birlikte yeter.”
Bana mı söylüyor diye düşündü Gece. Hani onunla neredeyse hiç içmiyor diye. O da içiyor diye biraz dırdır ediyor diye. Gece yine de bu muhabbete dahil olmak istemedi.
“Bu kadar çok içince ne olacak sanıyorsun?” diye sorarken Öykü, yorgun gözlerini kaçırdı oğlundan, onun uzandığı koltuğun bir kenarına sığarak oturmuş her an gidecek ya da düşecek gibi duruyordu. Oğlunun omzundan tuttu. “İçmediğin an her şey aynı Deniz. Psikolojik destek almanla ilgili hiçbir şey söylemek istemiyorum ama söylemek zorunda hissediyorum. Alkol bağımlılığı seninki.”
“Bu sözü montunun cebine sakla anne seneye bulunca hatırlar ben hala içiyorsam bağımlılıktan ölmediğime sevinirsin.”
“Ölüm deme!” diye çıkıştı Öykü. “Saçma sapan sözler ağzında” Kalktı yerinden, salonun balkon kapısını açtı. Utku’nun ölüme gittiği yer. Öykü bakışlarını kaçırıp Deniz’in tam karşısındaki koltuğa yerleşti.
“Ece ile Emre için Yakup Bey, velayet davası açtı. Nesli’nin ölümünde Kemal’in de payı varmış onu aldatmış Kemal.”
“Kiminle?” diye sorduğunda Deniz, Gece de merakla gözlerini Öykü’ye çevirdi.
“Ne aldatması oğlum laf işte adam sataşıyor, düşman bildi bizi.”
“Yakındır o zaman Altay’ın da ipini pazara çıkarır. Gazeteler örnek insan Kemal Günaydın’ın babası mafya diye yazar. Gerçi bu sıralar mafya devlet ilişkisi çok gözler önünde. Aa mafya ise bunun arkasında büyük devlet adamları vardır deyip insanlar daha bir saygı duyabilir.” Neredeyse sevinecekken kendi tezini çürüterek silkti omuzunu Deniz. Adamı iki dakika mutlu bırakmıyordu bu düşünce alemi. Güzel hatıralar anestezi altına kalıyordu, kötü olanlar daha kötü olan düşüncelerle beslenip çığ gibi büyüyordu. Yeter artık diye bağırmak geliyordu Deniz’in içinden. Bıktım be demek, bir bırakın da beni, sadece ben, sadece Deniz tek başıma neler düşünüyor anlayayım.
“Şu mevzular yaşamsal kaynağın sanki…” diyerek içerledi Öykü. Gece ayaklandı Ece’ye biraz beklerse hemen geleceğini söyledi. Kahve yapacaktı Öykü’ye. Zahmet etmesin istedi Öykü ama Deniz bunu hiç önemsemeden kendi kahvesini sade istedi. Gece salondan çekilirken Öykü, Deniz’e doğru fısıldadı.
“Eski tip erkek egemen toplum temsilcisi gibi gördüm seni.” Dudağının bir kenarı alaycı şekilde yukarı doğru kıvrıldı Deniz’in.
Öykü, oğlu ile Gece arasında olan bitenden haberdar olmasına rağmen Deniz’in duygularını anlamak isteği ile doluydu. Apaçık sorular sorulmazdı Deniz’e neye tersleneceği belli olmazdı. Üstelik Gece de aralarındaki sırrın Deniz’e ifşa olmasını istemezdi bu Deniz’in güvenini kaybetmek olurdu. Öykü için ise Gece ile Deniz dostluğu oğlu için bir tür iyi hal ise durumun absürtlüğü, saçmalığı ve gerçek olmayışı umurunda bile olmazdı.
“Evi çekip çeviren kadın laflarına hep kızmışımdır ama bu evde vücut bulmuş durum sanki,” diye ekledi düşüncelerinin arasından geçenlerden birini seçip çıkararak Öykü.
“Ne demeye getiriyorsun anne, bu kız olmasa seni bok götürürdü mü?”
Deniz ve alınganlıkları diye bir gerçek vardı hayatta. Öykü sadece tebessüm ederken Gece de elinde kahve fincanlarını taşıyan tepsiyle içeri geldi.
“Emre nasıl Öykü Hanım ondan bahsetmediniz?”
“Farkında olmadığı yaşamsal sancıları var. Ben biliyorum tabii ki annesinin kokusunu arıyor çocuk…” Öykü ona uzatılan tepsiden kahvesini ve yanındaki suyu aldı. Gece, Deniz’in de kahvesini verirken devam etti Öykü. “Annesinin bir fularını koyduk beşiğine. Dün çok ağladı Emre, Kemal de fuları kokladı. Nesli’nin kokusu kalmamış bu fularda dedi, o kadar üzüldüm ki.”
O kadar üzümdüm ki ifadesi şimdi Gece için de geçerliydi. Kalbi acıyla doldu, boğazına kadar bir his yükseldi. “Sen şimdi böyle söyleyince Gece’nin gidip ona da annelik yapası geldi anne…”
Gece duyduklarına yükselen hislerini bastırarak Ece’nin yanına diz çöktü. Öykü, bu da laf mı dercesine ters ters baktı oğluna.
“Bakma öyle, çocuklara ayrı bir hassasiyeti var diye söyledim.” Annesini ikna etmeye çalışmayı bırakıp hayat arkadaşına döndü. “Alındın mı Gece yoksa?”
Gece, yalandan başını iki yana salladı. Hayat arkadaşlığı konusunda istikrarlı ve fedakardı. Deniz’in yanında olmak, ona dayanak olmak hayatına arkadaşlık eden bu adama sahip çıkmak demekti ve Gece, Deniz’e kıymet verdiği için bunları yapmaya razıydı. Baştan kabulleniş. Eski Gece olsa esip gürlerdi, tepeden tepeden kocaman laflar ederdi.
“Bak anne biz birbirimizin dilinden anlıyoruz.”
Öykü oğlunu hiç duymamış gibi döndü Gece’ye: “Keşke çocuk gelişimi gibi bir bölüm okusaymışsın Gece, çocuk dilinden de anlıyorsun sen.”
Henüz, Gece küçük çocukla yeni bir oyuna adapte olacaktı ki durakladı. “Edebiyat okuyordum bir ara o da kaldı öyle.”
“Neden kaldı?”
“İzmir’e gidince… O dönem yaşama tutunmak için üniversite diplomasına ihtiyacım yoktu.”
Bu açıklama sessizlik getirdi ortama. Öykü kahvesini yudumlarken Deniz ile göz göze geldi, Deniz de hafif bir tebessümle açıklık getirdi duruma: “Oğlun ağzına ettiğinde demek istiyor. Kibar kız, üstüne varmak istemedi.”
“Anlamamıştım, iyi oldu Deniz’cim dip not geçmen.” Kahvenin dibini içti Öykü. “Bu sivri yanının bana çektiğine eminim, neyse ki ettiğimi çektiğim fikri ile sakinleşiyorum.”
Öykü’nün bu açıklaması yüzlerde rahatlamaya sebep oldu. Kimsenin kimseye uzun uzadıya öfke duyacak bir durumu yoktu. Çok geçmeden müsaade istedi ve iyi temennilerle ayrıldı evden Öykü. Giderken de Gece’nin kulağına: “Sana minnettarım,” dedi.