26

4997 Kelimeler
İki üç gün kadar sonra Nesli’nin ölüm haberi geldi. İrfan cenazeye siz de katılın dedi diye Deniz kalkıp cenazeye gitti. Müthiş bir kalabalık vardı ve kimseyi tam olarak görmek mümkün değildi. Erkekler ve kadınların ayrıştığı cenazelerdendi. Göz yaşı dökenler çoğunluktaydı. İlkel ağıtlar yoktu. Nesli’nin annesi sürekli bayılıyordu, sağlık ekipleri sürekli o kadına koşturuyordu. Basın görüntü almaya çalışıyordu. Öykü Hanım’ın gözü yaşlıydı. Kemal üzgün. Ağlamıyordu fakat sessizdi. Deniz kalabalığa karışmadı, Gece ile herkes kadar yabancı bir köşede durdular. Mesafeli ilettiler taziyelerini. Kemal’in bu mesafeyi kabulü mümkün olmasa belki kırılırdı buzlar ancak adım atmadı Deniz’e. Gece tüm kalbiyle taşıyordu hüznü. Tutunamayan hayatlarına da üzülüyordu belki biraz. O bir yandan dağılmıştı Kemal de şimdi bir yandan. Ara sıra Altay onlardan tarafa bakıyordu, Gece fark ediyordu bunu ama üzerinde durmuyordu. Defin işlemlerinden sonra Gece ile Deniz ayrıldı kabristandan. Dönüş yolunda Deniz, gece Altay ile mesajlaştıklarını mesajla sağlam kapıştıklarını anlattı. Hatta okusun diye mesajları Gece’ye verdi. Deniz’in ağzı genel olarak bozuktu. Küfretti mi şirazeden çıkıyor ağzından çıkanı da pek kulağı duymuyordu. Altay’a mesajlarında annesinin kocası olduğunu unutmuş gibi saydırırken Altay da karşılık vermekte pek geri durmamıştı. Hatta bir noktadan sonra senden kurtuluş yok mu baş belası gibi laflar edip genç yaşta ölmeni temenni ederim gibi çirkin bir şaka yapmıştı. Deniz’e göre bu Altay dur durak bilmezdi, kesinlikle söyledikleri şaka değil gerçekti ve Deniz’in ondan nefret ettiğinden daha çok nefret ediyordu Deniz’den. Gece de Altay’ı tekin ve güvenilir bulmuyordu zaten, Deniz’in söyledikleri de sırf bu yüzden bile ütopik gelmiyordu.            Cenazenin üzerinden bir on gün kadar geçmişti ki Gece, Öykü’yü arayıp birkaç saatliğine ziyarete gelmek istediğini söyledi. Niyeti hem Öykü’yü görmek daha da çok bebekleri görmekti. Öykü’nün baktığını biliyordu. Evde Altay da olacaktı ama Gece, Öykü varken Deniz yokken onunla muhatap olmamayı başarabileceğini sanıyordu. Deniz’e oraya gideceğini haber verme gereği duymadan bir taksi tutarak gitti. Uzak mesafe yolculuktu ve ilk kez Öykü’yü böyle birebir ziyarette bulunacaktı. O kadına karşı yüreğinde sıcacık bir his vardı ve bunu değiştirmenin mümkün olmadığını biliyordu.            Öykü, Gece’yi kapıda karşıladı. Gece rahat etsin diye Altay çalışma odasına geçmişti. Bebeklerden büyük olan bir oyun alanına bırakılmış oyuncakları ile oynuyordu. Küçük olan ise pusetinde yatıyordu. Rus bakıcı küçük olanın başındaydı. Bir buçuk yaşına yakın olanı annesini aramayı henüz bırakmış sayılmazdı, küçük olan ise anne kokusu arıyordu. Öykü perişan haldeydi. İki küçük çocuk adına o kadar üzgündü ki ömrünün, gücünün nereye kadar yeteceğini ve bu çocuklara ne kadar yeteceğini bilemiyordu. Gece ile karşılıklı oturmuş sohbet ederken böyle dert yanıyordu Öykü. Gece, müsaade isteyerek Ece ile biraz oyun oynadı. Kahvesi ve ikramlık tatlıları gelene kadar. Bir şey yiyecek halde değildi ama kahvesini alıp Ece’nin yanından kalktı. Ece, Gece’nin ardından baktı.            “Sevdi seni,” dedi Öykü.            “Ben de onu…” dedi boğazında bir yumru ile Gece. “Yakın olsak size her gün yardıma gelirdim, zevkle.” Öykü oturduğu mesafeden uzanıp Gece’nin elini tuttu.            “Deniz nasıl Gece’cim?”            “Es erekli.”            “Aranız nasıl peki?”            “Huyuna gidersem iyiyiz. Bazı çıkışları çok yüksek. Ama arkamı dönüp gitsem darmadağın olacak gibi. Her geçen gün daha öfkeli ve aşırı biri oluyor Deniz. Kavgacı. Ters. Mutsuz. Tüm yaraları babası da değil üstelik size de hiç anlayamadığım kadar öfke dolu. Anlayamadığım diyorum ama ikimizin de bildiği sebeplerden. Kemal’i daha çok sevdiğinizi düşünüyor ve Altay Bey’i ona rağmen tercih etmenizi kabullenemiyor. Bu her geçen daha büyük takıntı…” Mesajlardan da bahsedip kocası konusunda uyarmak isterdi Öykü’yü aslında Gece ama haddi olduğunu düşünmüyordu. “Çözemiyorum onu.”            “Sana karşı şefkatli mi?”            “Bazen değil. Bana çok kıymet verdiğini biliyorum. Bunu hissettirdiği zamanlar da oluyor. Hayatımı düzene soktun diyor mesela bazen. İşte evdeki yaşamı dağınık, saçma sapandı. Benden sonra düzenli işe gider oldu. Ama bazen çok zorlanıyorum Öykü Hanım.”            Kadın göğsü daralır gibi nefes aldı. Küçük bebek kıpırdandı. Gece’nin bakışları Rus bakıcının elinin altında sallanan puseti dolduran bebeğe kaydı. “Erkek değil mi?”            “Erkek. Adını bile daha dün koyduk. Nesli, Emre istiyormuş.”            “Kemal nasıl Öykü Hanım?”            “Hiç iyi değil. Bir suçluluk hummasına tutulmuş gibi. Psikolojik olarak kötü. Toparlayıcılık anneye kalıyor. Bana. Oysa ben de çok güçlü bir kadınmışım sonradan öğrenenlerdenim.”            Bebek mızıldanmaya başlayınca bakıcısı tarafından kucaklandı. Gece istekle kararsız bebeğe bakarken Öykü onun isteğini gözlerinde gördü. Annelik hasreti vardı Gece’nin gözlerinde.            “Daria bebeği Gece’ye ver de sen mamasını hazırla.”            Gece heyecanla uzattı kollarını. Ufacık bebek onun kollarına yerleşti. Huzursuzdu. Yüzü buruşuk, ifadesi karmaşık. Kollarını açıyor bacaklarını kendine doğru çekiyordu.            “Şöyle göğsüne yatır Gece, sırtına hafif hafif vur.”            “Nasıl böyle mi?” Gece bağrına basarken küçücük yavruyu emin olamıyordu kendisinden.            “Evet yapıyorsun bak.” Kahvesine uzandı Öykü. “Nesli’nin ailesi bu ölümün peşine üzüntüleriyle de çocukları bize vermek istemediler. Kemal’in Nesli’ye sevgisizliği ve ilgisizliği dillerinde bir intikam aracı gibi. Israrla diyorlar ki Nesli’yi üzüntü mahvetti, o öldürdü. Bebekleri almak istiyorlar. Canları yanıyor evet ama ikisinin de yeri babalarının yanı. Üstelik hem annesiz hem babasız olacaklar orada.”            “Kemal ne diyor?”            “Hiç. Vermem diyor ne desin. Çocuklar onun. Hoş daha Emre’yi kucağına almış değil. Ece desen yüzüne baksa ağlamak geliyor içinden, eğiyor başını gidiyor. Sen benim evladımsın Gece. İki çocuğumun da hayatının içinden geçtin. Çarpık bir ilişki gibi görünse de ben senin Kemal’i daha çok sevdiğini biliyorum. Deniz’e sığındın, Kemal’i sevdin. İki kardeşi seçerek hata ettin ama senin de canın yandı, senin de canını yaktılar. Anlamıyor değilim seni.” Gece başını eğdi, bebeği pışpışlayarak kaçırdı gözlerini. “Sen beni anlıyor musun Gece?” Anladığını söyledi kaçamak bir dille. “İntikam mı almak istiyorsun Gece?” Gece, bakışlarını çevirdi Öykü’ye. “Öyleyse bile anlayacağımı bil. Sadece intikam alacağın bir adam kalmadığının farkında olmalısın artık. Kemal büyük bir yıkım yaşadı. Çok büyük.”            “İntikam almak niyetinde değildim. Ben bir bebek evlat edinmek istiyorum. Başvurumu yaptım. Evli olmam gerekiyor buna uygun görülmem için. Deniz ile aramızda gerçek bir evlilik yok. Fakat bir yandan da birlikteyiz çünkü Deniz yalnız keza ben öyleyim. Sizden ricam Deniz bilmesin.” Gece bir anda bunları neden söyledim paniğine düşüp pişman oldu. “Söylemezsiniz değil mi?” Öykü kaşlarını kaldırdı. “Kimseden intikam falan almak istediğim yok benim. Gerçekten yok. Öyle olsa Kemal’in başına gelenler için bu kadar üzgün olur muydum?”            “İnanıyorum sana Gece…” dedi tüm samimiyeti ile Öykü. “Deniz benim oğlum. Tutup da böyle oyun oynamış diye anlatacak değilim. Altay zaten farkındasın Deniz’in bir açığı çıksın da bak senin oğlun bu desin diye arıyor gibi her şeyi. Aradayım Gece.”            “Farkındayım. Hissinizi anlıyorum. Sıkıntınızı paylaşıyorum.”            Birbirlerine kol kanat geren iki dost gibilerdi şimdi. Daria mamayı Gece’ye verdi. Gece mamayı yedirmeye çalışırken evin avlusuna bir araç yanaştı. Altay çalışma odasından çıktı, Gece ile göz göze geldi.  “Kemal geldi,” dedi usulca ve oğlunu karşılamak için evin dış kapısına doğru yöneldi.            “Ben gitsem mi?” diye belli belirsiz kıpırdandı Gece.            “Kal, kal…” diye elini aşağı doğru indirerek işaret etti Öykü. “Baş sağlığı dilersin hem sonra ben seni bir arabayla gönderirim.”            Kucağındaki ufacık bebeğe kaydı gözleri. İçtiği sütü yutarken bir yutkunma sesi çıkarıyordu. Anne memesini tanımamış, kokusunu bilmeyen bir bebek. Kollarında kalbininkine benzer bir sızlama duydu Gece. Kalbinde incecik bir kesik oluşmuştu. Bu kesikten ağır ağır kan sızıyordu sanki öyle yanıyordu ki canı. Mis kokulu bir bebeğin annesini hiç tanımamış olması onun da hiç bebeğini tanımayacak oluşuyla ilişkileniyordu.            “Hoş geldin oğlum, erkencisin!” derken Öykü, Gece de hüzünlü bakışlarını kaldırdı. Kemal onu henüz fark etmişti. İki baş selamıyla karşıladılar birbirlerini.            “Yakup Bey ile görüştün mü Kemal?”            “Evet baba anlatırım birazdan…” oyun alanı içindeki kızına doğru eğildi Kemal, onu kucağına aldı. Çocuk oyuncaklarından birini kaptı ve babasına gösterdi. “Yiyozo…”            “Dinozor evet,” derken kederle tebessüm etti kızına Kemal. Sanki onu sevmiyor ona acıyordu Kemal, bağrına bastı kızını ve annesinin yanına geçti. Gece, bakışlarını yeniden bebeğe çevirdi. Biberonu biraz dikleştirdi bebeğe süt gitmediğini fark edince.            “Kocanı temsilen mi geldin?” diye sordu Kemal. Gece kendisine söylendiğini anlamamış gibi cevap vermedi. Sessizliği Öykü’ye iş düşürdü.            “Kızı ürkütme Kemal!” Ece’yi usulca annesinin yanına oturttu Kemal. Babası arka tarafta Kemal’in onunla çalışma odasına gelmesini istiyordu. Konuşacakları vardı.            “Gel baba burada konuşalım,” dedi Kemal.            Altay, göz ucuyla Gece’yi işaret etti. “Yabancı değil,” dedi Kemal. “Kendisi yengem olur!” ***            Gece, biberonun emzik kısmından süt taşınca panikleyip bebek kucağında ayağa kalkınca Öykü de kalkıp ona yardım etti. Nasıl tutacağını, hangi şekilde biberonu vereceğini… Kemal’in bakışları onlarda takılı kaldı. Altay, berjerlerden birine kurulmuş Gece’ye yan profil dönmüştü. Gece, bebek adına telaşlı ve tecrübesizdi. Fakat bir o kadar da yürekten bir bağ taşıyordu. İstekliydi. Kimse onu kucağından almasın diye ısrarcı. Yapabilirim diyordu, zor değil ya anladım tamam işte.            “Sizin evlatlık işi ne oldu?” diye sordu o anda Kemal. Öykü ile Gece göz göze geldi. Sanki her şeyi biliyormuş gibi bu soruydu bu fakat sonra hatırladı ki Gece, o akşam sofrada buna dair laflar etmişti Nesli.            “Başvuru yaptık sıra bekliyoruz,” dedi ciddi ciddi yanıtlayarak Kemal’i.            “Bebek mi istiyorsunuz?” Başını salladı Gece. “Zor muymuş o işler?”            “Çok sıra var, sıra beklerken zor oluyor tabii. Beklemek yani belirsiz bir süreç içinde insanı zorluyor.” Küçük bebeğin nihayet karnı doymuştu. Öykü’nün talimatı ile omzuna yatırdı Gece onu ve sırtına pıt pıt vurmaya başladı. Küçük bebek yeni doğan huzurunda derin derin uykuya daldı. Şimdi anne koynunda ve memede uyuyacakken böyle omuzlarda diye gözyaşı döktü Öykü. O gözyaşı dökerken Kemal başını eğdi, bakışlarını sakladı.            “Öykü yapma…” diye uyardı karısını Altay.            “Bizim ömrümüz yetecek mi Altay? Bu çocuklar ne olacak hiç kaygı duymuyor musun?”            Öykü’nün kaygısı herkesin oldu, sessizlik hüküm sürdü ortamda. Kemal, Ece’nin başını okşayarak: “Anneleri varken de babasız büyüyeceklerdi. Her kederin bir tesellisi var anne!”            Öykü, yüzüne düşen göz yaşlarını sildi. Müsaade isteyip kalktı, biraz toparlanıp öyle gelecekti. Daria, uyuyan bebeği Gece’den istedi. Gece yüreği, elleri, tüm bedeni o bebeğin üzerinde kalarak güç bela teslim etti onu. Tüm kokusu üzerine sinmiş gibiydi sanki. O esnada “Ece,” diye seslendi Kemal. “Gece’ye dinozorunu göstersene.” Ece, iri koyu gözleriyle dikkatlice baktı Gece’ye. Gece ağlamaklı gülümsedi küçük kıza.            “Hadi oyun alanından bir tane daha oyuncak alalım birlikte oynayalım,” dedi Gece. Ece, kendini kaydırarak indi koltuktan ve Gece’ye elini uzattı. Birlikte oyun alanına doğru yürürlerken Kemal arkalarından baktı.            “Yakup Bey, dava sürecini başlatmakta ısrarcı…” diyerek döndü yönünü babasına Kemal. “Kesinlikle benimle yüz yüze ya da telefonda birebir muhatap olmak istemiyor. Öfkesi geçecek diye bekleme baba geçmeyecek. Nesli’nin ölümünün sebebi olarak beni görmeye devam ettikleri sürece ben onların nefret ettikleri biri olacağım. Deniz’in senden nefreti gibi…”            “Benzetme için teşekkürler…” dedi gergin şekilde Altay.            “Mahkeme bu çocukları ona vermemeli, mantıken, vicdanen asla… Ancak bunun burası Yakup Bey ne yapıp ne edip bu evde çocuklara uygun bir ortam olmadığını ispatlayacak bir şey bulacaktır. Senin sabıkanı mutlaka sunacak baba…”            Altay, sıkıntı ile iç çekti. “Yine de hâkim babasından ayırmak istemeyebilir çocuklarını. O adam bu çocukları sana düşman yetiştirir, yüzlerini de göstermez.”            “Sana da çok yanlış bir adama bulaşmışız gibi geliyor değil mi baba? Nasıl da fikir birliğine vardık.”            Gece, kulak misafiri olurken konuşmalara Öykü de döndü salona. “Sen bana böyle yardıma gelsene sık sık…” dedi Gece’ye doğru. Ece ile evcilik oynadığını gördüğü an değil bunu Gece’nin çocuk hasretine iyi gelsin diye önermeyi düşünmüştü. Yaşadığı sıkıntının kucağında her geçen gün daha da karışacak gibiydi.            “Pastanede Deniz’e yardım ediyorum.”            “Fırsat buldukça gel. Çok sevdiğin belli çocukları sevgi iyileştirir Gece.”            “Hangimizi?”            “Hepimizi.”            “Sağ olun,” dedi usulca Gece. “Bu teklifi neden yaptığınızın farkındayım ama alışınca çocuklara daha kötü olur. Hem Kemal de istemez.”            Gülümsedi Öykü. “Deniz ne der?” dedi fısıldayarak.            “Karışmaz o. Bu sıralar çok içiyor ve Öykü Hanım, korkuyorum, bu nefret onu bitirecek diye.”            “Ben de…” derken derin bir iç çekti Öykü. Bugünleri yaşayacağını bilse Altay ile yeniden evlenmeye cesaret edemezdi esasen. Çocuklarının her biri bu kadar dağılacaksa Altay’ı affetmemiş olmayı da tercih ederdi.            Öykü, Gece için bir şoför bir de araç ayarladı ve aracın kapıda hazır olduğunun haberi geldiğinde Gece küçük kızı başının tepesinden öptü. Kemal’e doğru bakarak sadece başıyla bir işaret yaparak vedalaştı, Altay ile göz teması kurmadan oradan ayrıldı.            Altay, Gece’nin ardından mırıldanır gibi konuştu. “Gece ile Ece… Bu bir tesadüf mü?”            “Gece olsun diyememiştim. Ece olsun demiştim,” diye cevap verdi Kemal.            Gece’nin yüreğinde annesiz kalan çocuklarının ikisinin birden acısı çöreklenmişti. Onları yeniden öksüz bırakmış gibi bir hisle… Bunun tek sebebi kendisiymiş gibi bir hisle mücadele ediyordu. Nesli, babasının iddia ettiği gibi Kemal’in yüzünden kahır dolu hamilelik günleri yaşamamıştı. O Kemal’e öyle büyük bir ihanet etmişti ki Deniz ile asıl kahır dolu günler yaşayan Kemal olmuş ve yaşadığını da yaşatmıştı. Kemal’in onu sevdiğinden şüphesi var mıydı? Biraz bencilce. Biraz yanlış. Biraz farklı ama kesinlikle sevmişti. Bu sevgi hayatlarının sonu olmuştu sanki.            Ölmeden son yoktu, hep yaşamak, arızayla sürüklenmek vardı. Ağrılı sancılı ama mutlaka yürümek de lazımdı. Yattığın yerden yönetemiyordun yaşamının devamını.            Gece, o günün kalanında pastanede zaman geçirdi. Deniz hiç gelmemiş bugün işlere bakmamıştı. Bazen oluyor erkenden kalkıyor işinin başına geçiyordu bazen de bu denli sorumsuz dağıtıyordu kendisini. Arayıp sormadı Gece biliyordu ki akşam gittiğinde Deniz evde olacaktı.            Akşam gittiğinde ev boştu. Nadiren geceyi dışarıda geçirirdi Deniz. Endişelenecek ne var diyerek uyudu, kulağı kapıda. Gece sabaha çıktı Deniz yoktu. Gün içinde gelir evde uyur sonra belki akşamüzeri bir pastaneye uğrardı. Uğramadı. Deniz ertesi gün de ortalıkta görünmeyince arama ihtiyacı hissetti Gece, telefonu cevap vermiyor, aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor bilgisi veriliyordu. Telefonunun şarjı bitmiş bir yerde sızmış olsa… Ama nerede? Onu kim bulabilirdi acaba, nerede sızar diye kim bilirdi. İrfan’ı aradı. Öyle bir yer bilmiyordu bile İrfan. Sızar mıymış sağda solda hem de tam iki gece… “Kavga mı ettiniz kızım?” diye sordu İrfan. Mevzunun bizzat kendisi ile ilgili olduğunu sanmıyordu. Bir gece daha bekleyip ertesi gün kırk sekiz saattir kayıp şeklinde bilgiyle karakola müracaat ettiler. Bilgilerini, fotoğrafını aldıktan sonra İrfan ile Gece’yi evlerine gönderdiler. Karakol bahçesinde biri yaşlı biri genç iki kişi Deniz’in de istediği gibi onu merak ediyorlar nerede olabileceğinin kaygısında çaresiz hissediyorlardı. Deniz’in hedef kitlesi asla bu iki kişi değildi ve olamazdı.            “Altay’a haber edelim,” dedi İrfan. “O mutlaka bulur bizim zıvanayı.”            Gece’ye göre Altay, Deniz için kılını bile kıpırdatmazdı. Ancak yine de düştüğü yerde tutunacak bir dal aradığından sesini çıkarmadı. İrfan, Altay’a haber verirken aman Öykü’ye söyleme yok yere telaş etmesin dedi. Yok yere miydi acaba? Gece şüpheliydi. Şüpheler içinde üst üste çıkıp merdiven oluşturuyor.            “Sen eve git benden haber bekle kızım,” dedi İrfan. “Altay yarın akşama kalmaz onu girdiği delikten çıkarır.”            Eve değil de hiç hakkı olmadığını bildiği ancak çalışırken keyif aldığı pastaneye gitti. Çalışırsa biraz oyalanır diye belki de Deniz dönerse uzun süre pastaneyi boşladım diye ya bu şubeye ya diğerine mutlaka uğrar diye düşündü. *** Aynı günün akşamına doğru müşteriler azalmış artık geceye doğru ilerlerken saat Gece’nin aklı Deniz’den gelecek bir haberde iken dükkândan içeri Kemal girdi. Çalışanlar onu tanıdığı için gülümseyerek selamlarını verirken Kemal doğrudan ona doğru yürüdü. Gece, kot pantolonunun cebinden telefonunu çıkararak ekrana baktı, bir haber vardı da onu aramış ulaşamamışlar mıydı? Şarjı bitmemişti, telefonu açıktı ve şebeke sinyal alıyordu. “Var mı haber?” diye sordu normal tonda konuştuğunda duyulabilecek bir mesafeye gelince Kemal. İrfan, ona da mı haber vermişti yoksa babası iş birliği için Kemal’i mi aramıştı? Gece başını iki yana salladı. “Ofise geçelim mi biraz?” Konuşacakları olduğunu anladı Gece. Zamanında Utku’nun günlerini geçirdiği, inzivaya çekildiği odaydı burası. Kemal çok zaman bu odada üvey babasının ilgisine mazhar olabilmek adına onun gözlerinin içine içine bakmıştı. O bakışlar ve alamadığı karşılıklar ile dizili kompozisyonlar bile yazabilirdi. Aksine görüldüğü ve aslanım diyerek sadece başının okşandığı zamanlardan da bahsedebilirdi. Deniz’in hesapları incelediği masanın önündeki misafir koltuklarına karşılıklı oturdular. Bir şey iç sana ikram edeyim gibi sıradan muhabbetlere girmeyi düşünmedi bile Gece. Onunla karşı karşıya geldiler ve konuşacaklarsa ciddi bir mevzu vardı demek ki. “Ben Deniz’in ilgi çekmek için kaybolduğunu düşünmüyorum,” dedi bir çırpıda Kemal. “Dedem, babam böyle düşünse de ben böyle düşünmüyorum. Ya gerçekten kimseye haber vermeden kaçmak istediği ağır bir hisse düştü ya da başı dertte. Hangisi Gece?” Dudaklarını büktü genç kız. Bunu nasıl bilebilirdi ki? Deniz’in bir derdi vardı elbette ama eni konu açılımı annesi ve Altay’dı. Buna bağlı öbek öbek sorunlar ve de ancak onu çözebilecek kadar iyi tanıyor muydu sahiden Deniz’i? “Bilmiyor musun? Sana anlatmıyor mu?” “Bazen…” dedi fısıldar gibi Gece. “Ben çıkıp geleceğini düşünüyorum.” “Kavga mı etmiştiniz?” Yine başını iki yana salladı Gece. “Aranızda çözülemeyen meseleler mi var?” Yine başını iki yana salladı. “Bizim kavgamızdan sonra ne durumdaydı?” “Daha çok içmeye başlamış olabilir. Seninle ilgili mi bilmiyorum ama… Belki de babanla ilgili. Ona yine yenildiğini düşünmüş olabilir. Annenden onu savunmasını bekledi de sus Deniz dedi ya Öykü Hanım, hayal kırıklığına uğradığını gördüm gözlerinde. Deniz’i anlamaya çalışıyorum ve belki anlıyorum da ancak Deniz zor bir karakter. Biraz da şiddetli bir tarafı var. Öfkelendi mi ne kadar kıracağını hesap edemiyor. Senin attığın yumruğun tesiri geçti diyemem. Seni çok sevdiğini sanırdım eskiden ama ben öğrendim ki sonradan aslında seni sevdiği kadar senden nefret de ediyor. Ezeli bir rakipsin onun için.” “Hangi konuda?” Durakladı Gece. Söyledikleri yanlış anlaşılsın farklı algılansın istemiyordu. “Annesinin sevgisi ile ilgili. Yani onun hep seni daha çok sevdiğini düşünüyor. Bu düşünce onu yiyip bitiriyor. Sürekli daha az sevilen olmakla ilgili bir mücadelesi var. “ “Sen neresindesin bu hikâyenin Gece?”            “Konu ile ilgisi ne?”            “İlgisiz olduğunu sanmıyorum. Deniz sana aşık mı?” Gözlerini kaçırdı Gece. Aşık dese değil dese… hangisini dese sonrasında gelecek cevapları karşılayacaktı. “Ne yaşadınız?”            “Sana bizimle ilgili bir şey anlatmak istemiyorum.”            “Neden?”            “Seni ilgilendirmiyor çünkü.”            “Beni ilgilendiren Deniz. Sizin ilişkinizde de Deniz. Belki Deniz yaptı, benim bir zamanlar sevdiğim kızla evlendi fakat benim için o nikah tarihi itibariyle bitmiş bir durumsun sen Gece. Deniz’den ötürü kıymet vermem gerekirse veririm sadece.” Acıtmalıydı sanki bu söz Gece’yi. Kemal genç kadının her ifadesinde bu acıyı aradı rastlamadı. Daha çok kaygılıydı. “Kocana dair şurada olabilir şeklinde tek bir tahminin yok Gece farkında mısın?”            Çünkü genelde evinde olan, çilingir sofrasında demlenen bir adamdı Deniz. Onun kimse nerede olduğunu tahmin edemezdi ki. Eskiden günübirlik ilişkiler yaşadığından bahsederdi Deniz, gelişigüzel kızlarla tek gecelik aşklar derdi adına da ancak Gece’den sonra bunlara şahit olmamıştı bile kadın. Peki neden? Deniz, bir kadını sevmeyi neden beceremiyordu? Ya da zaten hali hazırda bir kadını seviyor o, onu görmüyor muydu? Geçmişte abisini sevmiş, rahminin verimini kaybetmiş, bir çocuğu olamayacağı için sahte bir koca ile çocuk hayali kuran bir kızı mı seviyordu? Gece, böyle düşünmüş olmaktan utanırken Kemal yeniden konuşmaya başladı.            “Bir şey saklıyor da söylemiyorsan Gece…”            “Bir şey saklıyorum,” diye itirafa yeltendi Gece. Fakat bunun kendisi ile uzaktan yakında alakası yoktu. “Baban ile bazen mesajlaşıyorlar.” Kemal’in kaşları havaya kalktı. “Birinde mesajlaşmalarını okudum. Aleni bir şekilde tehdit ediyordu baban onu.”            “Ne diyordu?”            “Eceline susamış köpek cami duvarına işermiş sözü var ya hani onu yazmış. Tamamını okumadım ama atışmışlardı. Nesli’nin ölümünden önceydi.” Kemal, karısını kaybedişini unutmuş gibi hatırladı o an. “Yani kime söyleyecektim zaten ama bebeklerin durumuna üzülünce hepimiz, aklımdan çıkmıştı zaten.”            “Benim bebeklerimin durumuna ne kadar üzüldün be Gece?”            “Çünkü onlar bebek. Masumlar. Temizler. Çıkarsız, gerçek. Senin bebeklerin evet ama ben hiçbir çocuğu anne babasıyla özdeşleştirmiyorum artık.”            Nedenini sormadı Kemal. Sustu. Sustukça boğazında bir düğüm. “Deniz’i bulalım, al karşına konuş Gece. Benim seninle bir işim olmadığını senin de benimle kati suretle olmayacağını anlat. İnandır kocanı buna. Eğer sen buna inandırmazsan onu, Deniz ömür boyu bu ikilemde yaşayacak ve sadece annem hususunda değil seninle ilgili konularda da beni kendisine rakip görecek. Bitmeyecek savaş. Bitmeyecek Deniz’in iç hesapları. Evet ben de eskisi kadar bağlılık hissetmiyorum ona. Bu saatten sonra birine bağlılık hissedeceksem Ece ile Emre yetecektir sanıyorum bana. Deniz buna inanırsa belki yeniden eskisi gibi oluruz. Ben kapatabilirim defterleri mühim olan onun kapatabilmesi.”            Ben paylaşabilirim seni mühim olan onun geçmişini silip atması demek gibi bir şeydi bu. Gece, kabullenip kabullenemediğini tarttı. Ağır geliyordu sanki yüreğine. Ne yani bitmiş miydi? Kardeşi ile evlendi diye kalbindeki tüm duygular hokus pokus marifetiyle yok mu olmuştu? Ne bekliyordu ki, hani Kemal onun için de bitmişti. Karısı ölmüşken iki küçük bebeği ile yapayalnızken mi? Yüreği elvermiyordu ki.            “Sen onca sıkıntının arasında Deniz’i merak etme. Bir şekilde biz hayatımızı yoluna koyarız. Yetişkin insanlarız Kemal.”            Gece, tarifini yapamadığı bir duygu ile Kemal’in karşısında oturuyordu. Kemal’in telefonu çalmaya başladığında adam konuşmaya ara verdi ve telefonu cevapladı. Telefon Deniz ile ilgiliydi. Bulunmuştu. Fakat durumu pek de iyi değildi.            Ney, nasıl, neden olmuştu ikisinin de o ana kadar bu konularda fikri yoktu. Deniz’den yani olayı yaşayan ilk ağızdan öğreneceklerdi besbelli. Kemal, yolda direksiyona vurup duruyor, araba ilerlemedikçe dişlerini geveliyordu. Haberi veren İrfan telefonda detay vermek istememiş ancak gelseler iyi olacağını belirtmişti. Gelseler iyi olacak sözü Gece’nin kaygısını arttırıyordu. Bu cümle ile yapılan davetlerin sonundan hayır çıktığı pek görülmüş şey değildi. Kemal’in gerginliği ise zaten üstüne tuz biber oluyordu.            Gecikmeli bir varış ile hastaneye geldiklerinde İrfan Dede kapıdaydı. Gece’yi orada indirip arabayı park etmeye geçti Kemal. Gece, hızlı adımlarla yaşlı adamın yanına vardı.            “Ne olmuş?” diye sordu kaygı dolu gözlerle.            “Darp edilmiş. Birileri çok fena canına okumuş Deniz’in.” Gece, endişeyle elini ağzına kapattı. Gözleri dolu dolu olmuştu. Sakin olmasını söylese de İrfan o ana Kemal de şahit oldu. Gece’yi bu kadar üzen şey Deniz’in başına gelenlerdi. Kemal, hastane yönetiminden bilgi almak için nüfuzunu kullanmak üzere içeri girerken irfan da üzüntü ile kendini heder eden Gece’yi alıp hastanenin bahçesinde oturacak bir yere çekti. Gece oturduğunda bütün duyguları boşalmış gibi ağlamaya başladı. Normaldi, herkes kocasının başına böyle elim bir olay geldiğinde ağlardı. Hüzne kapılırdı. Perişan olurdu. İrfan durumu yadırgamadı. Asıl yadırgayan ise Gece’nin kendisiydi. Deniz için kalbinde ne varsa tutuşmuştu şimdi. Onu Kemal’den bağımsız tanımış olsaydı da severdi Gece. İnsan olarak. Paylaşımları noktasında bir dolu güzel anılar biriktirmişlerdi. İrfan, sözde gelininin sırtını sıvazlayarak: “Deniz’in bünyesi sağlamdır Gece, iyileşecek,” dedi. Gece düşündü. Bu adam karısını, tek çocuğunu kaybetmiş koca bir çınardı. Torunlarından başka kan bağı bulunan da kimsesi yoktu. Daha önemli kimsesi yoktu. Belki eski gelinini, torunlarının annesini de çok seviyordu ama kan bağı onunla da yoktu. Deniz’i kaybetmek en çok ona ağır gelecekti. Gözyaşlarını sildi, güçlü olmak zorunda hissetti kendini. Birileri teselli edilecekse belki de iş ona düşecekti.            Deniz, ertesi gün yoğun bakım ünitesinden çıkarıldı ve hastane odasına alındı. Hastane polisine verdiği ifadesinde şöyle söyledi: “Beni darp edenlerin azmettiricisi Altay Günaydın’dır!”            Çünkü daha bir gün öncesinde Altay ona ayağını denk alması yönünde tehdit savurmuştu. Deniz daha beterini bekliyordu örneğin Altay yarım bıraktığı işi tamamlayıp onu öldürebilirdi. Hayati tehlike taşıyordu.            Deniz bu ifadelerde bulunup polise bilgi verirken her şeyden habersiz İrfan, Kemal ve Gece koridorda bekliyorlardı. Polisler çıkıp da onlar içeri girdiğinde Deniz hepsinin yüzünde her şeyi bildiklerine dair izler arayıp “Kimse bana bunu neden yaptığımı sormasın? O adamın ne denli tehlikeli olduğunu anlatmamış olsam bugün burada olmazdım!” dedi.            “Hangi adam?” diye sordu Kemal, şaşkınca.            “Baban…” derken bakışlarını kaçırdı Deniz. Gece, hasta yatağının etrafını dolaşarak Deniz’in başucuna geldi. Ona hâl hatır sorup, saçlarına dokundu. Yüzü gözü yara bere içinde olan Deniz Gece’yi hoş görü ile karşılamadı maalesef ki.            “Gören de meraktan öldün sanacak Gece, yapma…” diye sitem etti. Kimsenin kendisini yeteri kadar önemsediğini ve sevdiğini kabul etmeyen bir çocuktu Deniz. Aklı ve kafası bunlarla bu meşguldü ve meşguliyet o yaş aldıkça onu kahreden detaylara dönüşüyordu. Deniz, kendine gelemiyor, Altay’a duyduğu nefret mi daha baskın yoksa umduğu sevgiyi bulamadığı yaşamındaki boşluk mu bilemiyordu. Anlaşılmayan bir insan olarak da çevresindeki herkese zararı büyüyordu. Tüm bunların yanında kendi hayatını da zorlaştırıp çıkmaza sokuyordu.            “Deniz formunu yitirmemiş,” dedi Gece hafif bir tebessüm ile geri çekilerek. İrfan, “Nasıl oldu oğlum bu olay?” diye sorarken Gece de Deniz bulunduğunda üzerinde olan çamura bulanmış kıyafetlerini toparlamaya girişti. Bir debelenme olduğu belliydi. “Biraz sarhoştum…Dükkândan eve geçmiştim, tam olarak ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum ama bir süre sonra kapı çaldı, Gece’dir diye doğrudan açtım. İki tane adam, eve girdiler, zorla çıkardılar beni evden.” “Nasıl yani?” diye şaşkınca söze girdi Kemal. “Güpegündüz evden zorla çıkardılar seni kimse de görmedi mi?” Kemal’in bu tarz sorgulayıcılığı Deniz’in tepesinin tasını attırdı. “Birileri gördüyse de müdahale etmedi. Olay yeri inceleme miyim ben?” diye çıkıştı abisine. Deniz’in çıkışmasına alınganlık göstermedi Kemal. “Bağırmadın mı? Karşı gelip direnmedin mi?” diye sordu. “Kuzu gibi gittim yok! Elbette direndim. Önce polisiz dediler. Bir paylaşımından dolayı ifadeni alacağız dediler. Kimlik gösterin dedim falan ama sarhoştum diyorum, algılayana kadar arabalarına binmiştim zaten!” Deniz, gergin bir şekilde bakışlarını abisinden çekip Gece’ye dikti. “Yalan mı söylüyorum ben?” “İnsan böyle bir konuda yalan söylemez ki…” diyerek Deniz’i savunurken bir nevi kendini de korudu Gece, tabii ki Deniz’den, onun hışmından. “Sana inanmıyor değiliz oğlum, dur bakalım, o kolun mu ağrıyor?” sargılı koluna şefkat göstererek torununun yanına yaklaşıp bir sandalye çekip oturdu İrfan. “Ne istiyorlarmış senden söylediler mi?” “Bir şey istedikleri yok. Bir yere kapattılar, iki gün orada tuttular. Başımı bile beklemediler. Ekmek arasında yiyecek bir şeyler verdiler günlük. Bu Altay’ın baba memleketine doğru bir yerler, bildiğim yerler değil, polislere de söyledim, ayağa kalkarsam bulurum o yeri gösterebilirim dedim. Bir bağ eviydi. Baraka tarzında yapılmış, önünde küçük bahçesi vardı. Uzun zamandır da ekilmemiş.” Kemal ile İrfan göz göze geldiğinde İrfan Kemal’e: “Var mı bildiğin öyle bir yer dedenlerden kalma?” diye sordu. Kemal sadece başını iki yana salladı. “Kendine ait bir mülkte böyle bir halt yiyeceğini sanmam. Tabii öldürmeye niyetli değildi ise başta sonradan karısının oğlu olduğum aklına gelmediyse oradan kurtulduğumda adını vereceğimi iyi biliyordur. İspat edilemeyecek şekilde organize etmiştir mutlaka.” Deniz’in açıklaması bir türlü Kemal’in aklına yatmıyordu. Deniz’in biriyle başka bir husumeti vardı belki ve o da bu husumeti gizleyip Altay’ı karalıyordu. “Babam…” diye söze başladı Kemal tüm samimiyetiyle. “Sana bu eziyeti ne amaçla yapmış olabilir?” “Gözümü korkutmak için. Adam benim ayağının altında dolanmamdan resmen korkuyor.” Babasının korkusuz bir adam olduğundan emindi Kemal. Deniz’in varlığı ise ona korku değil huzursuzluk veriyordu. Öykü ile aralarındaki büyük sorunlara yol açıyor muydu peki Deniz? Zaman zaman belki ancak bu yaptığı şeyden sonra annesini kaybedeceği de açıkken Deniz’in başına bunun gelmesine izin verir miydi? Bir de şu vardı ki ondan yardım istenmişti, Altay etrafa haber salmıştı. İlgilenmişti. Rol mü kesmişti yani? Kemal, güven konusunda ciddi tereddütlerle ne söyleyeceğini ve nasıl davranacağını şaşırdı. Sustu. Babasını savunup Deniz’in zor anını daha da zorlaştırmayacaktı. Gerekirse gidecek ve babasına hesap soracaktı. “Babamın adamlarını tanırım,” dedi Kemal. “Sen bir toparlan hele bu işi bir etraflıca araştıralım!” Deniz, Kemal’in ne söylediği ile ilgilenmedi. Hala küs gibi tavırlıydı ona karşı. Bu sessizlik aleminde Kemal bir ihtiyacı olursa aramasını dedesine salık verdi ve Deniz’e: “Senden rica edeceğim şimdiden anneme bunlardan bahsetmeyelim,” dedi. Gözlerini deviren Deniz, suratını buruşturarak: “Merak etme haber vermeyeyim diye telefonumu da kırdırdı baban!” diye cevap verdi. Deniz, kaçırıldığı ve alıkonulduğu yerden kendi ayağıyla çıkmıştı. Talihsiz bir durum yaşamış olsa da talih yüzüne gülmüş ve onu kaçıranlar, onu bir güzel dövdükten sonra serbest bırakmışlardı. Bu korkunun ona yeteceğini sanmışlardı. Fakat bir gerçek vardı o da Deniz’in kimseden kolay kolay korkmayacağıydı. Kemal, İrfan’a kaş göz işareti yaparken İrfan yerinden kalktı ve Kemal’le odadan çıktı. Gece, yatağın etrafını yeniden dolaştı ve İrfan’ın kalktığı yere oturdu. “Seni çok merak ettim,” derken elini Deniz’in kırık kolunu tutan omzuna koydu. “Nereyi arayacağımı kimden yardım isteyeceğimi de şaşırdım. Kendine bir şey yaptığını sandım.” Son cümle Deniz’i öfkeden delirtti. “Ben kendime bir şey yapacak kadar aciz miyim?” Yaşamayı pek sevmiyor olabilirdi Deniz. Yaşamla barışabilmiş de değildi. Ancak yine de kendine zarar vermeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu. “Neden bu kadar fevrisin Deniz? Tuttun beni de onlarla aynı kefeye koydun, ailendekilere ne kadar öfkeliysen bana da o kadar öfkeli hale geldin. Ben senin yol arkadaşın değil miyim?” Deniz, bakışlarını kaçırdı. Gece ile göz göze gelmek bir tutam balın içinde düşüp yapış yapış olmak demekti. Bu kadına olan zaafı özgüveni ile arasında büyük bir setti. Kemal’e âşık olmuş ona ise sadece acımış bir kadındı. Kemal’e âşık olan kadınlar kendisine ancak merhamet edebilirdi. Nasıl Kemal’e aslan oğlum diyenler kendisine hayırsızım dediği gibi, annesi gibi. “Değil miyim?” diye yeniden sorduğunda Deniz başını çevirdi ve gözlerine baktı. “Sen benim için değerlisin Deniz. Sana bir şey olursa katlanamam. Sevdiğim herkesi kaybetmiş biriyim ben. Bir tek sen kaldın bana. Lütfen toparla ve hayata dön. Bizim birlikte yapmak istediklerimiz vardı hani.” “Ne önemi kaldı ki? Artık Kemal için sana karşı bir engel kalmadı.” “Kemal’i isteyen kim?” diye sorarken Gece içinde gururu çarpışıyordu. Birkaç gün önce yaptıkları konuşmanın kırıkları batıyordu. Kemal yalnız da kalsa artık başını çevirip bakacağı son kişiydi Gece. Çünkü kardeşinin karısıydı. Sözde… “Sen…” diye cevap verdi kolayca Deniz. “Ya bırak Deniz, onun bana yaşattıklarını unutmuş değilim.” “Karısını kaybetti kaybedeli kendinde de değilsin.” “Çocuklar…” Yutkundu Gece, acıyla. “Onlar adına üzülüyorum. Çocuklar benim kırık kanadım. Benim çocuklarım yok onların da annesi. Mevzu Kemal değil be Deniz. Hem öyle olsa bile ne olacak sözüme itimadın yok mu senin? Hayatıma yeniden girmesi mümkün değil. Sen bana el uzattın, hayatını açtın. Biz seninle böyle iyiyiz. Değil miyiz?” “Biz gerçek bir çift değiliz Gece.” Bana bilmediğimi söyle der gibi baktı Gece. Deniz ise istiyordu ki tamam hadi biz gerçek bir çift olalım. Tüm tabularını yıkabilirse… Deniz gibi biri için de çok zordu elbette bu. O zaman Gece’ye kalbini de açardı. Ancak şimdi varsa ona karşı hisleri onun nezdinde aşağılıktı ve Deniz bu hisleri kabul etmiyordu. “Çift olmak iki kişi olmaktır. İllaki büyük bir aşk lazım değil ki. Aynı yatağı paylaşmak. Elbette bir gün gelir de birini sevdiğini söylersen yolundan çekilirim ama ben anladım senden başkası bana dost değil.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE