5. Bölüm "BİR KAHVE MESELESİ"

2795 Kelimeler
Zaman beşiğinde sallandıkça büyüyor, önümüze kattığı günleri ve haftaları sürükleyip götürüyordu. Baharın bereketini doyasıya yaşıyorduk; ağaçların dallarında açan çiçekler, rüzgârın taşıdığı toprak kokusuna karışıyor, bazen çiseleyen ince yağmur köyün tozunu alıp serinlik bırakıyordu. "Yenge, şuradan biraz yufka alayım mı? Pikniğe börek yapar götürürüz." Açık kahverengi gözlerini yüzümde gezdirirken bir yandan da çevresine bakıyordu. "Allah’ını seversen, sen aklını mı peynir ekmekle yedin?" dedim, kaşlarını kaldırarak. Asuman gözlerini önünden geçtiğimiz pazar tezgâhından çekip bana döndü, başını hafifçe iki yana salladı. "Biz yufkayı evde kendimiz açmıyor muyuz? Hazır yufkayı ne yapacağız?" Diyerek, gözlerimi devirdim. "Tamam işte.." Asuman dudaklarını büzüp gözlerini baydı. "Ben de dedim ki belki evde hazır yoktur, pratik olur diye…" Omuzlarını silkerek konuştu. "Pratikmiş! Hele bir götür de gör, Saliha anne o yufkaları başımıza nasıl geçiriyor," dedim alayla. "Ananı bilmiyor musun sen?" Asuman yine omuz silkti, cevap vermeden ilerledi. Seyyar satıcının önünde durup incik boncuklara göz gezdirmeye başladı. "Bilmem mi hiç? Canımız kırk yılda bir şey çekti, iyi ki!" diye homurdandı. Onun bu çıkışına karşılık vermek istedim ama sustum. Saliha anne iyiydi hoştu; fakat dışarıdan alınan her türlü yiyeceğe karşı bir duvarı vardı. Gelin geldiğimden beri çoğu şey benim düzenime göre yürüyordu, ama yine de evin üzerinde onun gölgesi eksik olmuyordu. Eli hafiflemişti belki ama hâlâ hissediliyordu. Bu hâl, zaman zaman içimi sıkıyordu. Yine de fazla umursamamaya çalışıyor, Asuman’la kendi bildiğimiz yoldan sessizce ilerliyorduk. "Buzlukta bir böreklik yufka vardı. Dönünce bağlarım böreğini, sen de yersin.” dedim sakin bir sesle. Asuman, tezgâhın üzerine bıraktığı taşlı bilekliğe son kez göz gezdirip yüzünü bana çevirdi. “Kıymalı mı?” Onu onaylayarak başımı hafifçe salladım. “Kıymalı.” Asuman, bilekliği keyifle inceleyip paketletirken, gözüm ondan ayrılmadı. İçimde kıskançlıktan uzak bir hayranlık vardı. Şanslıydı Asuman. Benim gibi tereddütlü, çekingen değildi. Almak istediğini alır, heves ettiği şeye uzanırdı. Benim içinse öyle değildi… Babamın her akşam bel ağrısıyla kıvranışını gördükçe, elim her şeyden çekilirdi. Evimizin dar bütçesi, bana heves değil sorumluluk yüklerdi. Ama kız kardeşim, bambaşkaydı. Hevesi diri, gönlü süse püse açıktı. Elbiseyi, takıyı severdi ama buna rağmen ne görgüsüzdü ne de israfçıydı. Varlığın da yokluğun da tadını bilirdi. “Yenge!” İrkilip gözlerimi kırptım. “Ne bağırıyorsun yolun ortasında?” “İki saattir sesleniyorum sana, dalıp gitmişsin.” Boğazımı temizledim, tezgâhtaki takıları işaret ettim. “Şu bileklikle takı seti… Yasemin bayılır.” Sesime özlem sinmişti. Ailemi çok özlemiştim. “E, alsana o zaman.” Diyerek, başka bir bilekliği incelemeye koyuldu. “Alayım, değil mi?” Başımı eğip usulca onayladım. Gözlerim yanıyordu. “Tabii yenge, sen bilirsin,” dedi ve yanağımdan makas aldı. Ardından satıcıya dönüp elindeki bilekliği de paket yapmasını istedi. Ben de birkaç takıyı elime alıp inceledim. Dudaklarımdan taşan gülümsemeyi tutamadım. Yasemin’in sevinçten parlayan gözlerini düşündükçe gülüşüm daha da büyüyordu. Paketlerimizi alıp tezgahtan uzaklaştık. Birkaç dükkâna daha uğrayıp elbise aldım. “Yenge, bu abimler hâlâ gelmedi. Anam söylenip duruyor,” dedi Asuman, elindeki beyaz iç çamaşırını rafa bırakırken. “Bilmem ki. Saliha anne de haklı, evlat işte… burnunda tütüyorlar.” “Senin de ana duyguların kabarmış bakıyorum,” diyerek kıkırdadı. Kasaya yöneldi. Cevap vermedim. "Yakında kucağına bir tane alırsın, ohh mis!" diye takıldı bu kez. Kadın kasaya gelince susup eşyaları paketlettik. Sözlerine karşılık bulamadım. Belki de bulmak istemedim. Zaten yakında anne olacağım falan yoktu. Korunuyorduk; Cezayir bu konuda fazlasıyla titizdi. Çocuk istemediğini hissediyordum. Ama bunları kimsenin bilmesine gerek yoktu. Her şeyin bir vakti vardı. O vakit geldiğinde, en güzel şekilde nasip olacaktı. Eve doğru yürürken ikimiz de sessizleştik. Benim sessizliğim, Asuman’ın açtığı o çocuk meselesinde düğümlenmişti. İnkâr etmeye çalışsam da içten içe biliyordum. Kendimi kandıramazdım. Fakat Asuman alışık olmadığım bir şekilde sessizdi. Normalde en küçük ayrıntıya bile laf yetiştiren, şakalaşmadan duramayan görümcemden eser yoktu. Şüpheyle başımı yana çevirip yüzüne baktım. Beklediğim şey kesinlikle bu değildi. Bakışları karşı kaldırıma sabitlenmişti. Başını hafifçe yana eğmiş, yürümeyi sürdürmesine rağmen gözlerini o noktadan ayırmıyordu. Sanki zaman onun için durmuş, kalabalık caddede yalnızca orası varmış gibi. Bir an duraksadım. Acaba farkında mıydı ne kadar tuhaf göründüğünün? "Kız Asuman! Boynun kopacak, nereye bakıyorsun sen?" Boyum onunkinden kısa olduğu için göremiyordum neye takıldığını. O ise adımlarını sürdürürken başı hâlâ geride kalmış gibiydi. Çaresiz, bakışlarının izini sürdüm. Nihayet karşı kaldırımda duran kişiyi gördüm: uzun boylu, sarışın bir adam… Tam o sırada ince bir çığlık duydum. Başımı hızla çevirdiğimde Asuman’ın ayağı kaymış, az daha yere kapanacakken yol kenarındaki direğe tutunarak kendini toparlamıştı. Kalbim ağzıma geldi. Yanına koşar adım ilerledim. "Önüne bakmazsan böyle ayağını kaydırırlar işte." dedim sertçe. Ardımı dönüp yürümeye devam ettim. "Gözüm dalmış yenge…" Arkamdan gelen ayak sesleri hızlandı, yanımda belirdi. Bakışları hâlâ mahcup, yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. "Ne diye dalıyorsun öyle, elin tereyağına- aman- adamına!" Sözüm ağzımdan çıkar çıkmaz elimle ağzımı kapattım ama iş işten geçmişti. Asuman önce gözlerini iri iri açtı, sonra kahkahasını tutamayarak elini dudaklarına götürdü. Ben de gülmeye başladım. İçimden geçen dile düşmüştü. Peki, yalan mıydı? Asla… "Tabii sen kara yağız seversin.” Asuman’ın sesi şakacı bir neşeyle yankılandı. “Sevmem,” dedim, sözünü fazla uzatmadan kestim. Ama o susacak gibi değildi. “Korkma kız,” diye güldü, “elin kömürlerini değil, kendi kömürünü kastettim.” “Ne kömürü? Neresi kömür benim kocamın?” İçimde birden kabaran savunma isteğini dizginleyemedim. Evet, Cezayir kara yağız bir delikanlıydı. Derin bir iç çektim. “Şu süt gibi çocuğa baksana! Abim onların yanında elbette kömür—” “Gözüm gönlüm aydınland-” diye sürdürdüğü cümle, koluna indirdiğim şaplakla yarım kaldı. “Abine de böyle dersin,” diye üsteledim. “Süt gibi çocuklardan gözümü alamadım, sizden sonra pazarda onları görmek bana ferahlık verdi, dersin. Anladın mı, Asuman?” Yutkundu, gözlerini kaçırarak önüne döndü. “Yok yengem, daha neler!” Gülerek baktım ona, ardından gözlerimi devirip önüme döndüm. Poşetlerle kol kola eve doğru ilerlerken sessizlik aramıza çöktü. Dayanamadım, kendi sesimle bozmak istedim. “Asumaaan-” “He, yenge?” Ağzındaki şekeri çevirerek konuştuğu için çıkardığı seslere ters ters baktım. “Şöyle kara kaş, kara göz, esmer şeker bir adamla evlenmen yok mu?” Sözüm biter bitmez kahkahayı bastım. Asuman’ın yüzündeki şaşkın ifadeyi, hızla ağzından çıkardığı şekeri görünce daha da güldüm. “Esmer erkeği yalnızca anası sever,” dedi kaşlarını kaldırarak. “Ayrıca lütfen beddua etme yenge, dönüp dolaşır seni bulur da diyemiyorum.” Onun bu gereksiz ciddiyetine sadece gülümsemekle yetindim. “Büyük konuşma kız!” dedim hafifçe omzumu silkerek. Geride kalan yolu sessizlik içinde yürüdük. Eve vardığımızda Asuman poşetleri alıp yukarı çıktı. Ben ise mutfağa girip akşam yemeğini hazırlamaya koyuldum. Yemekler piştikten sonra başka işim kalmamıştı; nihayet uzun bir dinlenmeyi hak etmiştim. "Yengeee!” Daha görünmeden sesi evi dolduran Asuman’a istemsizce gülümsedim. “Yengeee!” Sesi iyice yaklaştığında mutfak kapısında belirdi. Önümdeki güveci kenara çekip başımı kaldırdım. “Ne var Asuman?” “Ayfer ablaya kahveye gidelim mi?” Daha yarım saat önce eve girmiştik. Bu kızın bitmek bilmeyen enerjisi nereden geliyordu, aklım almıyordu. “Ben yemek yapıyorum.” “Tamam işte, beraber yaparız. Hemencecik biter.” Üsteleyince karşı koymadım. Ben güveci hazırlarken, o pilavı ocağa koydu, üstüne bir de vişne kompostosunu çıkardı. El birliğiyle kısa sürede her şey hazırlandı. Yalnızca pişmelerini bekliyorduk. “Ben anama söyleyeyim, yemeklere o bakar. Biz çıkalım,” dedi ve cevabımı beklemeden koşar adım dışarı çıktı. Birkaç dakika sonra geri geldi. “Anama söyledim. Hadi gidelim. Ha, anam abime de haber versin dedi.” Telefonu uzattı. Sesini duymazdan gelip cihazı elinden aldım. Mesaj kısmında “Cezayir” yazan ismi bulup kısa bir not düştüm: Asuman’la Ayfer ablaya gidiyoruz, haberin olsun. Cevap beklemeden ayağa kalktım. “Hadi yengeeem!” diye peşimden seslendi. “İzin verdi mi abim?” Kaşlarım çatıldı. Güvecin altını kısıp yürümeye başladım. “Ne izni Asuman? Haber ettim işte.” Şaşkın bakışlarını görmezden geldim. Kapıdan çıkınca yakıcı güneş yüzümüze vurdu. Asuman derin bir nefes alıp kollarını açtı.“Heyt, şu havaya bak! Boşuna güneşe ateş açmıyor bu memleketin insanı.” Gülmemi tutamadım. Çekik badem gözleri ışıl ışıldı, güneşten kısılmıştı. Uzun saçlarını geriye savurup beline dökülen dalgalarını sallandırdı. Daha şimdiden taliplerle kapımız aşınmaya başlamıştı. İçimden “Bahtı da kendi gibi güzel olsun,” diye geçirdim. “Ay ne öyle daldın yüzüme? Benimi mi seyrediyorsun yoksa?” Dolgun dudaklarını avuç içiyle kapattı. Alayla baktım ona. “Hee, gözüme gözüme çarpıyor.” Gülmemek için yanağımı dişledim. Üst dudağının kenarındaki küçücük ben, yüzüne bambaşka bir güzellik katıyordu. “Dedim ben sana! Abime bile söyledim, gidelim şunu aldırayım diye. Ben büyüdükçe kafam kadar olacak bu.” Gözlerim irileşti. Ciddi ciddi dert ediyordu. “Asuman, saçmalama. Şaka yaptım.” Elini yüzünden çekip tuttum. "Küçücük bir ben işte. Hem sana çok yakışıyor.” “Gerçekten mi yengem?” dedi, sesi yumuşamıştı. “Gerçekten,” dedim gülerek. Farkına varmadan Ayfer ablanın kapısına varmıştık. Asuman tokmağa sertçe vurunca irkildim. Kapı aralandı, Ayfer abla gülümseyerek karşıladı bizi. Terliklerimizi çıkarıp içeriye geçtik. “Oturun oturun! Kahveleri hazırlayın, hemen geliyorum. Rahat olun, evde kimse yok; Rızam kayfeye gitmişti.” Ayfer abla mutfağa yönelirken Asuman arkasından kıkırdadı, alaycı bir tınıyla. “Ne hoş, salmış kocasını dışarı,” dedi. Gözlerimi hafifçe belerttim. “Sus kız! Duyacak,” diye dürttüm onu. “Duysun ne yapayım?” dedi, umursamazca. yüzünde alaycı bir ifade vardı. “Arsız, utanmaz… Sahabı utanır tabii,” dedim kaşlarımı çatıp ona ters bir bakış atarak. “Deli o sözün aslı!” Asuman hınzır bir ifadeyle karşılık verdi. “Sen arsızsın…” dedim, göz ucuyla onu süzerken. Asuman, ayaklarını altına çekip oturdu, dudağını bükerek bana dik dik bakıyordu. “Of yenge, of! Ayfer abla azgınlığından utanmaz da, ben niye konuşunca arsız oluyorum?” “Kız bak hâlâ! Denir mi öyle, sus,” dedim. Asuman kollarını göğsünde kavuşturup başını hafifçe eğdi. Kısa bir süre sonra Ayfer abla yanımıza gelip kahveleri masaya bırakırken hafifçe tebessüm etti. "Soğutmayın, yanına çikolata da alıp geleyim.” Asuman tepsiyi çevirip kahve seçmeye başladı. Uzanarak hafifçe elini tuttum. "Kız, hepsi aynı, ne çeviriyorsun değirmen taşı gibi? Al işte birini,” dedim. “Aman yenge! Hiçbir şeyden o güzel burnunu esirgeme,” dedi. Koluna bir çimdik atarak tepsiden bir kahve almasını sağladım. O sırada içeriden elinde tuttuğu çikolatalarla çıkan Afet ablanın sesi avluyu doldurdu. "Kız Asuman!” Telaşlı adımlarla yanımıza geldi ve yerine oturdu. “Ne karıştırırsın kahveleri, sallamaktan köpüğü gitmiş…” Tepsiyi süzdü, sonra Asuman’a doğru kaydırdı kahveyi. “Hah, bu benim kayfemdi,” dedi, kahveyi önüne alırken. “Aman Ayfer abla! Kahve işte, seninki benimki ne fark eder! Mal aynı mal,” dedi Asuman, hafif bozularak. “Kendiminkini az şekerli yaptım,” dedi Ayfer abla, üç çeşit çikolatayı masaya bırakırken, Asuman’a bakmayı da ihmal etmedi. Ben fındıklı çikolatadan bir parça alıp ağzıma attım. Yoğun fındık tadı damağımda yayılırken, keyifle kahvemi yudumladım. “Kız, sen yüklü müsün, Nazenin?” Beklenmedik bir soru kulaklarımı çınlattı. Kahve boğazıma kaçtı; art arda öksürdüm, uzatılan suyu içtim ama öksürük bir türlü dinmedi. “İyisin hemi, yengem?” Asuman, yaşaran gözlerimi nazikçe sildi, sırtımı sıvazladı. “İyiyim, yengem…” “Kız, Ayfer abla senin hiç ayarın yok! Pat diye denir mi öyle,” Asuman, zorla gülümseyip iğneleyici bir tonda konuşmaya başladı. “Ne dedim ki? Bebe var mı dedim, yatak durumunu sormadım ya,” dedi Ayfer abla. Yüzüm kızardı, nefesimi toparlamaya çalıştım. “Bakma sen buna, Nazenin… Hayatın doğasında var bu. Seks olmazsa hayat mı olur canım? Bol bol gir kocanın koynuna…” Kendi kendine söyler gibi ekledi. “Gözü dışarıya kaymasın, mazallah!” Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Asuman elimi tuttu, bakışlarını bana çevirdi, sonra hışımla Ayfer ablayla döndü. “Hay senin çenenin bağına Ayfer abla! Görende kafa dağıtmaya geldik yanına.” “Sen ne anlarsın kız, otur oturduğun yerde,” dedi Ayfer abla, bakışlarını tekrar bana çevirdi. “Erkek milleti şekerim, boş bırakmaya ge-” “Ay yeter! Ne anlatıyorsun sen Ayfer abla? Hadi gidiyoruz yenge.” Sıcak bastı; ellerimle yüzümü hafifçe yelledim, avuç içlerimi gerdanıma bastırarak serinlemeye çalıştım. Onlar hâlâ atışıyordu. “Tamam Ayfer abla! Zaten tüm köyün ilişki koçu sensin! Kalk, haydi yenge.” Asuman kolumdan tuttu ve beni ayağa kaldırdı. “He ya, ne sandın? Yine beklerim,” dedi Ayfer abla. “He he, geliriz tabii,” dedi Asuman gülümseyerek. Ayfer ablanın evinden çıktığımızda, Asuman hâlâ homurdanıyordu; kadının densizliklerinden dem vuruyor, sözlerini tekrarlıyordu. Bense onu duyuyor gibi yaparken, dikkatim bambaşka bir yere vermiştim: vücudumda dolaşan yoğun, tuhaf sıcaklığa. Sanki damarlarımda kan yerine ateş dolaşıyor, kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu. Kasıklarımdan ince ama ısrarcı bir sızı yükseliyor, her nefes alışımda bedenim istemsiz bir gerilimle titriyordu. “Yenge?” Asuman’ın sesi beni gerçekliğe çekti. Gözlerimi ona çevirdim; dünya hâlâ hafifçe bulanıktı. “Kız, ne oldu sana?” Asuman yana yaklaşıp omuzlarıma düşen saçlarımı geriye attı. “Ay yenge… Ayfer’in söylediklerini kafana takma, tamam mı? Cezayir ağabeyim senin üstüne gül koklamaz! Yüzün kıpkırmızı olmuş…” “Asuman…” Sesim neredeyse fısıltıydı, ama titremesi her kelimeye yansıyordu. "Bir şeyler oluyor bana.” Kelimeler boğazımda düğümlenmişti. İçimde yükselen o tuhaf, yoğun his, korkuyla merakın karıştığı bir gerilime dönüşüyordu. Asuman endişeyle bana bakıyor, ne yapacağını bilemiyordu. Bense sadece titreyen nefesimle, bedenimin kendi bilinçsiz ritmine teslim olmuş halde duruyordum. “Ne?” Asuman bir süre öylece bana baktı. İkimiz de hareket etmeden, birbirimize kilitlenmiş gibiydik. Ardından, şaşkınlığını bastıramayıp, düşük bir küfür patlattı. "Hassiktir yani! Kahveler karışınca niye bu kadar telaşa kapıldığını şimdi anlamış oldum! Allah’ım… yolacağım ben bu yanık kadını!” “Ne diyorsun Allah aşkına, Asuman?” Dedim, kendi kendine konuşan görümceme bakarak. “Ayfer abla sana cinsel istek artırıcı vermiş, yenge. Yani emin değilim ama… vaziyet bunu gösteriyor.” “Asuman?” Ağzım açılıp kapandı. Şaşkınlık ve korku tüm bedenime yayıldı. “Sa- Saçmalama! Niye bana öyle bir şey versin ki?” “Bilerek vermedi zaten!” Diyerek çıkıştı. "Büyük ihtimalle kendi kahvesine koydu, ama karıştırdı işte. Yemin ederim, bu kadın kendini aştı! Köyde kadınların dediklerini duyardım ama… bu kadarını beklemezdim.” “Ne yapacağım?” Telaşla Asuman’ın koluna sarıldım. “Şimdi ne yapacağım?” “Yenge…” Asuman dik dik bana baktı, sonra gözlerini kaçırdı. “Tövbe estağfurullah… Hadi eve gidelim. Hemen duş al, tamam mı?” . . . "Ahh!" dişlerimi omuzuna geçirerek bir çığlık daha attım "Şhh sessiz ol" kulağımın dibinde duyduğum boğuk ses ile kapalı gözlerimi usulca açtım. Cezayir kendini bir anda sertçe içime çarpıp beklerken kafamı geriye atarak inledim. Zevkten gözlerim kayıyor, bir türlü dinmek bilmeyen isteğim beni baştan çıkarıyordu. "Acıtma" Diyerek, nazlı bir edayla konuştum. Cezayir hırlayarak iyice hızlandırdı hareketlerini. "O ohh-" Vurduğu yer ile derince inlerken dudaklarım aralandı. Cezayir ise tepkime karşılık kafasını boynumdan çıkararak tepkilerimi incelmeye başladı. "O- Orası.." kendini tekrar aynı yere çarpmasıyla altında istekle kıvrandım. "Burası mı gülüm?" Art arda içimde kendini vurduğu nokta gözlerimin kaymasını sağlarken zevkle inledim. Tüm bunları yapan, ben miydim? "Böyle inlemeye devam edersen sabah götünün üzerine oturamayacaksın Nazenin" Söyledikleri normalde utançtan yerin dibine girmemi sağlardı ama bugün her şey çok tuhaftı. Söyledikleri utanmak bir kenara dursun daha çok azdırıyordu... "Hızlıı" kendini öyle bir çarptı ki içime yatak başlığı sertçe duvara çarptı ve sesi odada yankılandı. "Sikeyim! o dar kadınlığını öyle bir sikeceğim ki" Hırsla bacaklarımı omuzuna alarak beni yatakta aşağı çekip art arda seri hareketlere içimi dolduramaya başladı. Dizleri üzerinde durarak seri hareketlerle kendini bana iterken bir kolunu bacaklarıma sararak iyice kendine bastırdı. Odada etin ete çarpma sesi oldukça yüksek ve seri bir şekilde duyuluyordu. Kadınlığımın kızardığına neredeyse emindim. "Abi? yengee" Asuman'ın sesiyle hareketleri yavaşladı. Cezayir nefes nefese bana baktı. Bacaklarımı omuzundan indirerek kendini usulca köküne kadar içime gömerek üzerime uzandı. Ağırlığı altında ezilsemde, bundan müthiş bir zevk duyuyordum. Asuman birkaç kez daha seslendi, ama yanıt gelmeyince uzaklaştığını adımlarından anladık; artık geri dönmeyeceği açıktı. Asuman'ın uzaklaşması ile içimdeki sert alet tekrar hareketlendi. Kadınlığıma vurduğu darbeleri hız kazanan Cezayir'e şehvetle bakarken titreyerek boşalmaya başladım. Kendini hala sertçe içime itmeye devam eden kocamda dakikalar sonra kükreyerek içime boşalmaya başladı ve iri cüssesini üzerime bıraktı. Cezayir kendini üzerimden yana atarken beni de geniş göğsüne çekti. Kendisini bana yaslarken, nefeslerimiz birbirine karıştı. Oda, sadece hızlı nefes alışverişlerimizin ve kalp atışlarımızın sesiyle doluydu. Koyun koyuna, birbirimizin varlığını hissetmeye çalışıyorduk; sessizlik adeta aramızdaki çekim ve yakınlığın sıcaklığıyla doluyordu. "Yemeğe de inmeyi unuttuk," dedi boğuk bir sesle, hafifçe gülümseyerek. Utançla gözlerimi kapattım, birkaç saniyeliğine kendimi dış dünyadan çekip kendi içime döndüm. "Ayıp oldu Saliha annemlere, Cezayir. Kesin anladılar." Sıkıntıyla yattığım yerden doğrulmaya çalıştım fakat Cezayir buna izin vermedi. "Ayıbın yolları kayıp. Kocanın koyundasın hem-" Elini kadınlığıma uzatarak okşayıp sertçe avuçladı. "Az önce am-" Hızla elimi dudaklarının üzerine kapatarak cümlesini tamamlanmasına izin vermedim. Gülme sesi sıcacık nefesi ile birlikte avucumun içine dağıldı. "Hii, terbiyesiz!" Elini elimin üzerine getirip nazikçe bastırdı ve aşağı indirdi. Hâlâ gülüyordu; bugün ne de çok gülüyordu. Sık ve gür kirli sakallarının kapladığı yanağında küçük bir göçük oluşmuş, dikkatle bakılırsa fark edilebiliyordu. "Az önce daha terbiyesizlerini de yaptık," dedi, parmakları boynuma kayarken kulağımın arkasına hafifçe dokundu. "Öptüm… emdim… yaladım…" "Ay, tamam Cezayir!" Gür bir kahkaha patlattı; sesi kulaklarımda hoş bir tını bıraktı. Bir anda beni yatakta ters çevirdi ve arkamdan bedenimi sardı. Kalbim deli gibi çarpıyor, nefesim kesiliyordu; odada zaman sanki durmuştu. Omuzumun üzerinden başımı çevirdiğimde göz göze geldik. Ve o an, elleri bedenimde gezmeye başladığında, dudaklarımız çarpıştı. Vücudum onun dokunuşuna yanıt verirken, her nefesimde aramızdaki ateş yükseldi. Gece, tutkuyla sarılmış bedenlerimizde başlamıştı ve artık durdurulamazdı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE