Temmuz ayının bunaltıcı sıcağı içinde bulundukları girdap ile birleşmiş iyice boğucu bir havayı genç adamların ciğerlerine hediye etmişti.
Cezayir, neredeyse dibe gelmiş çayından büyük bir yudum alarak sertçe masaya geri bıraktı bardağı. Boşalan bardak hızlı bir şekilde dolarak önüne tekrar koyuldu. Siyah gömleğinin yakasını çekiştirerek sıkıntıyla kahvede dolaştırdı gözlerini. Üzerinde öyle bir yük vardı ki atmasına imkân yoktu. Hayat denen bu yalancı serüven Cezayir'i öldürmemişti belki ama yaşattığı da söylenemezdi.
"Daha ne kadar sürecek bu kahır" Turan'dan gelen kısık sesli homurtuyla bakışları elini saçlarına atmış çekiştiren arkadaşının stresli ifadesinde dolaştı bir süre. Turan dibi görünmeyen bir ateş çukuruna düşmek üzereydi, üzülüyordu.
"Başlamadan bitmesini mi düşünür oldun" sonlara doğru alayvari bir şekilde dudaklarından dökülmüş olsada sözleri, gardaş dediği adamın gözleri önünde nasıl yandığını görebiliyordu. Cezayir Turan'ın ne kadar bitik bir halde olduğunu çok iyi biliyordu.
Can dostu, gönlünü verdiği kadından ayrılmak zorunda kalmıştı; yetmezmiş gibi, başka bir kadınla evlilik yoluna girmek durumunda bırakılmıştı. Hayatları hiç de güllük gülistanlık değildi; genç adam, bu gerçekliği derinden hissediyor, her anın ağırlığını omuzlarında taşıyordu.
"Senin tuzun kuru tabii amınakoyayım!-" gözlerini kapatarak birkaç dakika sakinleşmeyi bekledi. Turan, içinde harlanan ateşe tezat dışarıdan buz gibi bir soğukluğa sahipti.
"Selvi'nin gönlü sana düşmeseydi, emin ol seni böyle bir şeye mecbur bırakmazdım, Turan.." Cezayir sinirle dişlerinin arasından tıslayıp, daha fazla bir şey demeden oturduğu sandalyeye biraz daha yayılarak kafasını salladı ağır ağır. "Ne kadar erken o kadar iyi."
"Ben eve geçiyorum." Şakağında başlayıp çenesinde biten yarayı sertçe kaşıyıp ardından gür sakallarını sıvazlayan Ali Tahir'i buldu bütün gözler.
Hayırdır diye göz kırpan Cezayir'i yorgunum diye geçiştiren Ali Tahir, Turan'dan aldığı anahtarla yerinden ayaklandı.
"Neyi var bunun" giden adamın arkasından hala bakmakta olan Engin tekerlekli sandalyesini masadan biraz uzaklaştırarak cevap beklemeye başladı. Bacakları hareketsizlikten ağrımaya başlamıştı. Şüphesiz bu oyunda, en zorlu görevlerden bir tanesi de onundu.
"Ne bileyim bir şey söylediği mi var pezevengin" sessizce dönen muhabbeti dinleyen Cezayir sıkıntıya soludu. Herkesin ayağına dolanan ayrı bir derdi vardı.
"Sikinizin keyfine göre hareket edecek değiliz! Koca koca adamlarsınız duygularınızı karıştırmayın. Özel hayatını bir kenara bırakamayan ikinci seçeneği değerlendirsin-"
oturduğu yerden ayaklanarak sandalyeye sertçe öne iterek düzeltti. Bu tepkiyi koymalıydı aksi halde dağılmaları büyük bir olağandı.
"Diğer seçeneğin ne olduğunu söylememe gerek var mı?"
"Yok abi yok. Bırakmaya niyetimiz yok." Elini Engin'in omuzuna atarak sıktı gururla.
Cezayir, içten içe taşıdığı hırsın yalnızca kendisinde olmadığını, arkadaşlarının da aynı ateşi yüreğinde hissettiğini biliyordu. Görev ne kadar zorlayıcı olursa olsun, hepsi bu yolda yürümeye hazırdı. Önce, köyü saran kir ve kötülüğü temizleyecek, sonra da babasına reva görülen acı sonun hesabını soğukkanlı bir kararlılıkla soracaktı. Her adımı, hem geçmişin gölgesini hem de geleceğin belirsizliğini taşıyordu; fakat Cezayir’in gözlerindeki ateş, yolu ne kadar karanlık olursa olsun, onu durduramayacak gibiydi.
Yıllardır köyde olup bitenler, sanki bir gölge gibi her köşeye sinmişti: silah kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti, organ ticareti, fuhuş… Babası, tüm bu karanlığın önünde durmaya çalışmış, ama bedelini canıyla ödemişti. Kendi babasının eliyle katledilmesi ise Cezayir’in ruhunda silinmez bir yara bırakmıştı. Daha çocuk yaşta büyümek zorunda kalmış, yılların acısı benliğini esir almış, yüreğini taş gibi sertleştirmişti. Her nefesi geçmişin ağırlığıyla doluydu.
Kahveden çıkmak üzere birkaç adım atmıtı ki, birden durdu ve arkasını dönerek gözlerini Turan’a dikti. Koskoca adam, virane bir hâlde, yorgun ve çaresiz görünüyordu. Cezayir ağır ağır yutkundu; Turan’ın Suzan’dan başka bir seçeneği yoktu. Başkasıyla evlenecek olması genç adama ağır geliyordu; bunu biliyordu. Yine de elleri bağlıydı; yapılacak hiçbir şey yoktu.
Selvi’nin babası, örgütün liderleriyle gizli bağlar kurmuş bir adamdı. Bu kapalı, tehlikeli dünyaya açılan yol ise, Selvi’den geçiyordu.
"Toparlanın!"
Genç adam, iki adamı ardında bırakıp kahveden çıktığında, içinde bulundukları çaresizliğin farkındaydı. Cezayir’in sert ve duygusuz tavırlarının bir sebebi vardı; her hareketi, her sözüyle kardeşim dediği adamlara güvenlik sağlamaya çalışıyordu. Bir an olsun duygusallığa kapı aralamak, ipin ucunu bırakmak demekti; o zaman her şey dağılır, Cezayir kimseyi tutamazdı. Özellikle Turan’ı…
Cezayir, kahveden çıkıp ağır adımlarla köyün meydanındaki bakkala doğru yürüyordu. Aklı hâlâ dağınık olsa da, Nazmiye ninesini ziyaret etmenin vakti geldiğini fark etti. Uzun zamandır uğramamıştı; iş güç derken ihmal etmişti yaşlı kadını.
Bakkalın kapısından içeri adımını atar atmaz masada deftere bir şeyler karalayan çocuğa seslendi. "Kolay gelsin, Rüstem!
"Sağ ol, abi." Çocuk başını kaldırıp gülümsedi.
"Şuradan bakliyat, yağ, ne gerekiyorsa paketle, olur mu koçum?"
"Hemen abi."
Cezayir, başıyla onay işareti yaparken, çocuğun ani hareketlerine şefkatle baktı. İyi çocuktu Rüstem. Ayyaş babasının yüzünden annesinin, kardeşlerinin ve kendisinin neler çektiğini çok iyi bilirdi. Babasından ayrı, köy halkından ayrı çekmişlerdi.
"Rahatsız eden var mı?" diye sordu üstü kapalı bir şekilde.
Cevap, çocuğun yüzünden okunuyordu. Daha bir hafta önce babasının bakkala gelip kasadaki paraları istediğini, alamayınca Rüstem’i dövdüğünü duymuştu Cezayir.
"Sayende yok abi. Allah razı olsun." dedi çocuk, içten bir gülümsemeyle.
Cezayir tekrar kafa salladı. "Yaramaz bir durum olursa, yerimi bilirsin…"
Erzakların parasını ödedikten sonra, fazladan birkaç kağıt parayı Rüstem’in cebine iliştirdi, poşetleri eline verip dükkândan çıktı.
Bastığı her adım sanki toprağa iz bırakıyor, heybetli bedeni geçtiği yerin havasını değiştiriyordu. Esmer teni, uzun kıvrık kirpikleri ve çattığı kalın kaşlarının altındaki parlayan ela gözleriyle, köydeki kızların kıskanacağı bir güzelliğe sahipti. Yirmi dokuz yaşındaydı, otuzuna merdiven dayamıştı; hâlâ gençliğin enerjisini taşıyor, etrafına etkileyici bir ağırlık yayıyordu. Gel gör ki tüm cazibesine rağmen gözünü kaldırıp tek bir kıza bakmıyordu.
Gönül işleri, Cezayir’in hayatında çoktan geride kalmıştı, ama izleri hâlâ silinmemişti. Yıllar önce, genç bir kızla yaşadığı kısa birliktelik belki de kalbini gerçekten etkilemişti. Fakat o hevesle girdiği serüven, istemeden de olsa hiç hesaplamadığı sonuçlar doğurmuş, başına gelmeyecek belaları musallat etmişti. O günden beri, geçmişin yükünü hâlâ omuzlarında taşıyor, sessizce ceremesini çekiyordu.
Hataları, ağır vicdan yükleri ve sorumluluklarla örülmüş bir hayatın pençesindeydi. Artık gönül işlerinin Cezayir’e uğraması mümkün değildi; uğrasa da, gittiği yolun rotası belliydi, değişmeyecek bir kaderin izindeydi. Ne var ki, bu gerçeği kavrayamayan tek kişi annesiydi. Yaşlı kadın dur durak bilmiyor, ısrarla oğlunu baş göz etmek için tüm hünerlerini sergiliyordu.
Cezayir, iri elini boşta kalan ensesine götürüp sertçe sıktı. Anasının başına açtığı dertler, bitmek bilmeyen bir çığ gibi üzerine çöküyordu. Gelin diyor, hak diyordu! Başka hiçbir şey söylemiyor, isteğini tüm ağırlığıyla belli ediyordu. Akşam, anasının kendi kendine ayarladığı isteme işini düşündükçe öfke damarlarında kabarıyor, kan adeta beynine fışkırıyordu. Yaşlı kadın kendisini hiçbir şekilde dinlemiyordu.
Oysa Cezayir, annesine gereken her şeyi dürüstçe söylemişti. Şartlarını koymuş, eğer kabul ederse evlenebileceği kadını anlatmıştı. Fakat Saliha Hanım, kadının boşanmış ve bir çocuk annesi olduğunu öğrenir öğrenmez öfkeyle karşı çıkmış, bu evliliği katiyen onaylamayacağını belirtmişti. Cezayir, annesinin öfkesine rağmen sakin kalmayı başarmış, sükunetini korumuştu.
Aşk artık onun için bir seçenek değildi; ağır sorumluluklar ve vicdan yükü, duygularının önüne geçmişti. Tutkularına teslim olmak, gönlünü arzuya kaptırmak yerine, kendisine bırakılan emaneti korumak ve vicdanını rahatlatmak zorundaydı. Yıllardır attığı her adım, her yaptığı eylem bir amaç uğruna şekillenmişti. Ne var ki, babasından yadigâr kalan annesinin bu evliliğe onayı yoktu ve Cezayir, bu gerçeğin farkındaydı.
Genç adam, zehirli düşüncelerini bir kenara bıraktı ve kendisine en iyi şekilde yol göstereceğine emin olduğu yaşlı kadının evinin önünde durdu.
Küçük, müstakil evin açık demir kapısından içeri adımını attığında, aklındaki tüm yükleri boşalttı. Şu anlık düşünmek istemiyordu.
Cezayir, evin kapısına doğru bir adım atmıştı ki, yan bahçeden gelen homurtu ile irkilip başını sola çevirdi. Uzun otların arasından zar zor seçilen, kızıl ve bakır tonlarının iç içe geçtiği saçları güneşte parlayan bir kız, göğsüne kadar uzanan otlara aldırmadan ellerine geçirdiği eldivenlerle bahçeyi temizliyordu. Cezayir’in sert ve soğukkanlı ifadesi, o an neredeyse çözülmek üzereydi; istemsizce elini burun kemerine götürüp sıktı.
Genç kız, söktüğü otu rastgele etrafa savururken bacaklarına çarpıp yere düşüşünü izledi. Nihayet açılan otlardan ortaya çıkan küçük bedene bakarken Cezayir’in nefesi hafifçe kesildi. Üzerinde, dizlerinin birkaç karış altına kadar uzanan zümrüt yeşili basma elbisesi vardı; birkaç diken eteğine yapışmıştı. Bol kesimli elbisesi altında belirginleşen zarif kıvrımlar, Cezayir’in gözlerini istemsizce genç kızın üzerine kilitledi...
Kızın soluk alışverişi, ince parmaklarının hareketi, hafifçe kıvrılan beli… Her detay, Cezayir’i büyülüyordu. Elini nazikçe ince beline koyduğunda, gözleri itinayla vücudunun hatlarında dolaştı; bir yandan hayranlık, bir yandan da tanımlayamadığı bir tedirginlik hissetti.
Genç kızın aniden eğilip yerdeki otları yolmaya başlamasıyla, gözleri bir anlık dolgun kalçalarına değdi. Bol elbisesinin saklayamadığı dik yuvarlaklıklar ile çenesi kasılırken genç adam yutkundu. Başını hızla yola çevirip, gelen geçen var mı diye kısa bir an için göz attı.
"Yandım… kavruldum… yeminle oy o-"
Genç kızın ince sesinden dökülen hezeyanın yarım kalmasıyla birlikte fark edildiğini anladı. Cezayir bakışlarını kıza çevirdi; ela harelerine değen şaşkın yeşil gözlere saplanıp kalırken, nereye geldiğini, neden burada olduğunu bir an için unuttu.
Sen mi yandın, ben mi…
“Oy benim kara yiğidim gelmiş!”
Ta ki kapıdan elinde bardaklar ve ayranla çıkan Nazmiye nenenin sesi bakışmayı kopartana kadar.
O gün Cezayir’in içi yanıyordu; kendisi farkında bile değildi. Kurduğu tüm hesaplar birer birer boşa çıkacak, titizlikle ördüğü planlar ayaklarına dolanacaktı. Hiçbir zaman karşısına çıkmayacağını sandığı aşk, tıpkı o günkü gibi ansızın, Cezayir Sühel’i gafil avlayacaktı.