Karnı doyunca aklı da daha iyi çalışmaya başlamıştı. Etrafı inceliyor, Tour halkını gözlemlemeye çalışıyordu. Stadyumda tezahürat yapan kadınlı erkekli guruba bakınca hepsinin iri yapılı ve sert mizaçlı olduğunu söyleyebilirdi. Sanki doğarken savaşçı olarak doğmuş gibi görünen tikalar ise oldukça ürkütücüydü.
Onun yanına tırmanan en zayıf tika bile neredeyse Midi’nin iki katıydı. Tourları görünce seutorların hiç şansı olmadığını düşündü. Hem fiziksel hem de büyüye sahip olmaları onları kati kazanan ilan ediyordu. Şimdi anlıyordu kralı. Onlara karşı gelmek, ölüm fermanını imzalamak ve ülkesini kaybetmek demekti. Midhill, onun yerinde olmak istemediğini fark etti. Yeni öğrendiği gerçek kimliği ise, arenanın ortasında birbirine sokulup oturan halkına sahip çıkma dürtüsünü ortaya çıkarmıştı. Hayır, bunu yapamazdı. Yıllardan beri aradıkları Prensesin kendi ayaklarıyla gelmesi mutluluğunu onlara yaşatmayacaktı.
“Adın ne? “
Tikanın sorusuyla afalladı. Kısaca, “Midi, “demekle yetindi. Sahte bir ad bulmak istemişti lâkin aklına hiçbir isim gelmemişti. Hem koca ülkede ondan başka Midi mi yoktu!
“Güzel ad. “
Sustu tika, stadyumda gittikçe artan set isteği, nevaların yeterince dinlendiğine kanaat edilince karşılık buldu. Az önce adını soran tika, Midi’nin başına siyah bir torba geçirdi. Bir anda dünyası kararan Midi çırpınınca tika sertçe azarladı.
“Akıllı dur kadın! “
Midhill çaresizce sustu. Ne yapabilirdi ki!
Kollarına giren iki tika onu yürütürken birkaç kez ayağı bir şeylere takıldı. Düşmesine izin vermemekle birlikte neredeyse ayakları yere değmeden götürüyorlardı. Durdular. Midi kollarının serbest kaldığını hissetti ve ardından gelen sese kulak verdi.
“Beş adım yürü ve kafandakini çıkar! “
Bu net bir emirdi. Beş adım ilerledi, elini yüzüne götürüp dünyasını karartan siyah kumaşı çekip attı.
Gözüne vuran beyaz ışık görmesini engelliyor, karanlıktan aydınlığa geçiş yapan gözleri rengarenk ışıkları beynine iletiyordu. Biraz bekleyince görüşü normale döndü ve etrafı inceledi. Bir ormanın içindeydi. Gökyüzüne ulaşan devasa pilit ağaçları, iğneli yapraklarını hışırdatıyordu. Uzaktan uzağa öten kuşların ahenkli sesleri geliyor, tepeye kurulmuş güneşin beyaz ışıkları ormana süzülmüştü. Midi, kendini burada rahat hissetti. Ne kadar huzurluydu. Sonsuza dek burada kalma şansı olsaydı... Şia dedi içten içe. Ona ne olmuştu! İçinden bir his kurtuldu diyordu. Yoksa ölüm gününde olmamasını başka ne açıklayabilirdi ki. Kendinin burada olmasının tek nedeni Şia’ydı. Onu kurtarmak istemişti ama kendini yakmıştı. Nasıl bir cezaydı bu! Yüreğinde kabaran hafif öfkeyi elleriyle tutacakmış gibi göğsüne dokundu. Hayır, Midi asla Şia’ya öfke duymazdı. Yaşanan her şey o lanet olası tourlar ve krallar yüzündendi.
Sevgiyle dolup taşan kalbi yine seumenini haklı çıkarmanın bir yolunu bulmuştu işte. Nevameyi geldi aklına, Sihra, Midi dönmeyince ne yapmıştı acaba! Hesap sorabileceği bir Matthew de yoktu. Onun ölümü ülkeyi yasa boğmaya yetmiş miydi? Geride kalan bütün nevalar, şimdi rahat olmalıydı. Sadece birkaç ay sürecek özgürlüğün tadını çıkartmak için her gün geziyor olmalılardı. Nevameyi ile ikisi de ölüm günü bitince birkaç ay Arşar’ı gezerdi.
Sihra’nın buruşuk, güleç yüzü zihninde canlandı. Birden bire bastıran ağlama isteğiyle dizlerinin üzerine çöküp hıçkırdı. Mantığı ağlamanın zamanı olmadığını haykırıyor fakat kabaran yüreği feryat figan bağırmak, ağlamak istiyordu. Duyguları karışmış, buhranın eşiğine gelmişti ki onu getiren tikalar aklına geldi. Ardına döndü, hiç kimse yoktu. Arkasında önünde, sağında ve solunda uçsuz bucaksız orman uzanıyordu. Tuhaf bir şeyler olduğu su götürmez bir gerçekti lâkin aklı bulanıyor, duyguları ani değişimler geçiriyordu.
Ellerini pilit ağacının yapraklarıyla kaplı toprağa bastırdı. Avuç içlerine batan iğneler karışan aklını sağlam tutmaya yarayabilirdi. Derin nefesler alıp aklını toplamaya çalışırken orman aniden karanlığa gömüldü. Göz gözü görmeyen zifiri karanlığın içinde ağzından çıkan buharı görebiliyordu. Karanlıkla birlikte düşen ısı titremesine neden oldu. Dişleri birbirine değerek takırdıyordu. Ellerini yerden çekip bedenine sardı. Dizlerini karnına çekerek tostoparlak oldu.
“Üşüyorum Şia! “
Aklına gelen anıyla dudağını ısırdı. “Lanet olsun! “diye tısladı. Nasıl bir oyundu bu? “Aklımızı alacaklar. “Kendi kendine konuşmaya başladı. Belki kendi sesi işe yarardı. “Uyanık ol ve yaşa. “
“Etli ekmek yaptım akşama kelebeğim. “
Nevameyinin birkaç yıl önceki hali gözlerinin önünde duruyordu.
“Bunların hepsi büyü! “diye bağırdı. Zifiri karanlığın ortasına bir şimşek çaktı ve ardından yağmur damlaları düşmeye başladı.
“Çaresizce kıvranamam! “
Ayağa kalktı. Düşünmeli ve oyunun mantığını çözmeliydi. Gerçekte bu durumda olsaydı ne yapardı. Evin yolunu bulmaya çalışırdı. Karanlıkta iz bulmaya çalışırken daha çok kaybolur, belki bir uçurumdan yuvarlanırdı.
“Evet, bizden bunu yapmamızı bekliyorlar. “
Peki mantıklı düşünen birisi ne yapardı.
“Yerinde kalır ve havanın ağarmasını beklerdi. Bende böyle yapmalıyım! “
Midhill, başını önüne eğmiş, ellerini bacaklarına bastırmış titreyen vücudunu soğuğa alıştırmaya çalışırken, diğerleri oradan oraya koşmaya başlamıştı. Arenanın ortasında, hayali ormanın içinde çabalarken stadyumdaki izleyiciler iddiaya giriyor, şanslı gördükleri Midi’ye lirik yatırıyorlardı.
Oyuncuların gördüğü hayali orman, izleyiciler tarafından da aynı şekilde görünüyor, ağaçların tepesinden tıpkı Tanrı gibi izliyormuş hissini yaşıyorlardı. Belki de bu üstünlük hissi onlara set dedirtiyordu. İçlerindeki bastırılmış büyüklük duygusunu bu şekilde senede bir gün de olsa yaşıyorlardı.
Midi gözlerini sımsıkı kapattı. Gözleri kapalı olursa korkmazdı da. Yerinden kıpırdamadan dururken ensesinde hissettiği sıcak nefesle kısa bir çığlık atıp arkasına döndü. Az önce kapalı olan gözleri fal taşı gibi açılmış, karanlığın içinde bir beden arıyordu. “Büyü, hepsi büyü. “ Tekrar tekrar aynı cümleyi kurarken biraz rahatladı. Yağmur gittikçe hızlanıyor, ağaçları çatırdatan yıldırımlar düşüyordu.
Bir inleme sesi duyar gibi oldu. Yağmur ve Gök gürültüsünün içinde kulak kesildi. Korkudan yüreği yerinden sökülecek gibi atıyordu.
“Midii! “
Cırtlak bir çığırış ormanda yankılanırken ellerini kulaklarına kapattı. Diz üstü çöküp toprağı avuçlamak istiyordu lâkin mantıklı tarafının dediğini yapmak için çabalıyordu. Şimdi olmaz, asla kıpırdama!
Gözlerini yeniden kapattı. Ses kaybolmuştu. Yağmuru ve ağaçların hışırtısını dinledi. Yüreği sakinleşirken yaprakları hışırdatan ayak seslerini işitti. Yere düşen ince dallar kırılıyor, adım sesi gittikçe yaklaşıyordu. Adım sesleri yanı başına dek gelince yabancı bir varlığın nefesini ensesinde hissetti. Adım sesi etrafında dolanıyor, çember çiziyordu. İçini yiyip bitiren merak duygusu aç gözlerini diye haykırırken gözlerini daha çok sıktı. “Uyanık ol ve yaşa, uyanık ol ve yaşa, burada hiçbir şey gerçek değil... “ Aynı sözleri kendi kendine tekrar ederken, “Midi, benim küçük tatlı kelebeğim, hadi uyan pazara gideceksin! “
Nevameyinin sesini duyunca bir anlık aklı şaştı ve “Peki meyi, “diyerek gözlerini açtı. Karşısında duran, yüzü bembeyaz, gözleri ve etrafı simsiyah olan yaratığı görünce aldığı nefes ciğerine kaçtı. Ardından dehşetli bir çığlık ormanı çınlattı.
Korkunç yaratık yüzünü yüzüne değdirecek kadar yaklaşırken kaçmak isteyen ayaklarının parmaklarını büktü. Yere sımsıkı tutunursa koşmamayı başarabilirdi.
İlk oyunu hatırladı. Tüm stadyum rih diye bağırmıştı. “Koş! “
Şimdi ne diye bağırıyorlar acaba diye düşündü. Etrafında dolanan yaratığı yok saymaya çalıştı.
Büyü diyordu, bunların hepsi büyü.
“Bir de gerçek çıkıyormuş, ne gülerim ama, “diyen iç sesini Yaho’ju’ya şikayet etti.
Tanrım, al şu lanet sesi ve beni kurtar. “
Tırnaklarını bacaklarına geçirip sıktı, canı öyle yandı ki gözleri sulandı. Yaratık hâlâ etrafında dolanıyor, buz gibi elleriyle Midi’nin saçlarına, kollarına ve boynuna dokunuyordu. Korkudan karnına şiddetli bir ağrı koyuldu. Gerginlikten kasılan bedeni sem sertti. Gözlerini yeniden kapattı. Belki giderdi. “Ya daha korkuncu gelirse? “aklına gelen düşünceyle gözlerini açtı. Son direnişin eşiğindeyken daha kötüsünü kaldıramazdı.
Açılan gözleri hınca hınç dolu olan stadyumu gördü. Bitmişti. Saatlerdir nefesini tutuyormuş gibi içli bir nefes koy verdi ve bayılırcasına yere çöktü. İzleyiciler coşkuyla bağırıyordu. “Kızıl, kızıl, kızıl... “
Bütün tezahürat Midi’yeydi. Onun üzerine lirik yatıranların yüzü gülmüştü. Bir hayli kazanç getiren bir oyuncu kolay kolay gelmezdi. Bu kız, uzun yıllardan sonra gelen en iyi oyuncuydu.
Ondan önceki en iyi oyuncuyu ise kimse hatırlamak istemiyordu. Onun başına gelenlerin hâlâ yüreğine dokunan birkaç tour vardı. Bu kızın sonu da onun gibi olur muydu zaman gösterecekti.
Gerçekle büyü arasında hem aklen hem de bedenen yorulan kurbanlar tikalar tarafından deniz feneri kulesinin alt katına götürüldü. Denize bakan pencereler, yüksek tavan ve taş oturaklardan başka, oturakların üstüne konulmuş keçi kılından yapılma birkaç örtü ve çuval vardı. Tikalar, onları içeri itekleyip, “Dinlenin! “dediler ve demir kapıyı üzerlerine kapattı. Anahtarın yuvada dönmesi yosun bağlayan taş duvarlarda yankılandı.
Akşam olmuş, güneş denizin diğer tarafına gitmişti. Dalgaların yaladığı duvarlardan sızan damlalar duvar diplerini ıslatmıştı. Hepsi birer taş oturak seçip çuvalları serdi. Onun üzerine uzanıp kıldan örtüleri üzerlerine örttüler. Hiçbiri konuşmak, sorgulamak ve tartışmak istemiyordu. Öyle yorgundular ki uyandıklarında neler olacağını düşünmek güç geliyordu. Ormanda yaşadıkları beyinlerine düşünme yetisini kaybettirmiş gibi boş bir uykuya yenik düştü.
Midi’nin gözlerinden akan birkaç damla yaş, altına serdiği çuvala düştü. Üşüyordu, nevameyi yanında olsa ona sarılır ve ısıtırdı.
Bütün geceyi donarak geçiren tutsaklar, ağır demir kapının gıcırdayarak açılışını işitince uyandılar. Kapıyı açan tikanın gözetiminde, başka bir tika elinde torbayla içeri girdi. Hepsi ona bakıyordu. Tika, elindeki torbaya boştaki elini daldırdı ve bir parça ekmek çıkarıp en baştaki oturan seulayna uzattı. Ağlayarak ekmeği alan kadının sarı saçları kirlenmiş, yüzü ve gözleri kızarıp şişmişti. Sonunun böyle olacağını bilse asla o adama gönlünü kaptırmaz, eşine de yakalanmazdı. Refah içinde yaşamaya alışan kadın için, bu kadar açlık dayanılacak gibi değildi. Ekmeği ağlayarak ısırdı. Midi, tuhaf gözlerle onu izliyordu, “hiç aç kalmadığın nasıl da belli “diyecekken vazgeçti. Kim bilir, nevaları ne çok küçümsemişti. Şimdi aynı yerde, aynı taşların üzerinde, aynı kuru ekmeği kemiriyordu. Kaderin kimi nereden kaldırıp nereye atacağı hiç belli olmuyordu. Midi’nin yüreği bir an umutla doldu, buradaydı işte, ölmemişti. Bu da bir umut değil miydi!
Ekmekleri veren tika, dışarı çıkıp elinde orta büyüklükte fıçıyla içeri girdi ve orta yere bıraktı.
“Su, “deyip yeniden dışarı çıktı ve kapıyı kapattı. Fıçının başına üşüşen tutsaklar birbirleriyle gözleriyle konuşarak sırayla sularını içtiler. Hepsinin gözünden aynı şey okunuyordu. Besliyorlarsa öldürmezler.
Karınları az da olsa doyup su da içince dünkü olayı biraz da olsa sorgulayabildiler. “Bundan önceki yıllarda gelenlere ne oldu acaba? “
Genç, esmer ve sıska çocuk ilk konuşan oldu. Evvelki yıl abisi ölüm gününe kurban edilmişti. Yaşıyor olması ihtimali aklına gelmişti.
O an hepsi birbirine baktı. Burada olan bütün nevaların geçmişte kurban edilmiş mutlaka bir tanıdığı vardı. Midi’nin aklına da annesi ve babası bildiği adam geldi. Çok uzun zaman geçmişti, hâlâ yaşıyor olabilirler miydi? “Yaho’ju! “dedi. Lütfen yaşıyor olsunlar.
Annesinin kraliçe olduğunu fark etmemeleri ne kadar mümkündü? Böyle bir mucize gerçek olmuş olabilir miydi! Binlerce soru ve her umudun açıldığı kapıdan çıkan yeni sorular. Bundan sonra başlarına gelecek olanlar bu soruları cevaplayacaktı.
Annesi neden kraliçe olduğunu söyleyerek hayatını kurtarmamıştı ki! Ağır kapı yine açıldı, içeri giren tika, “Kalkın gidiyoruz! “deyince hiçbiri kalkmak istemese de ayağa kalktılar. Tikanın ardından mecburi adımlarla ilerlediler. Dünkü izleyicilerle dolu olan stadyum bomboştu, hava garip bir sis ve neme boğulmuştu. Soğuk düne göre daha fazla ısırıyordu. Yıllardan beri güneyde yaşamaya alışan insanlar için Urkai fazla soğuktu.
Stadyumu arkalarında bırakarak yürüdüler. İlerledikçe karşılarına taşlarla örülmüş evler çıkıyordu. Bahçeli tek kat evlerin açık pencerelerinden bakan insanlar merakla onları izliyordu.
“Bize ne olacağını biliyorlar, “diye düşündü Midi. Hepsi ne olacağını biliyordu. Yürüdüler, evler bitti, dünkü ormanın aynısı olan bir ormana girdiler. Belki de aynı ormanı büyüyle bize gösterdiler diye düşündü. Her an karşılarına o hayalet çıkacak gibi gelse de tikalara belli etmeden yürüdüler.
“Aklınız sağlam kalmış, “ diyen öndeki tikaya cevap vermek hiçbirinin içinden gelmedi. Suskun ve düşünceli yürüyüşleri uzunca bir süre devam etti. Ormandan çıktıklarında hava sıcaklığı biraz daha düşmüştü. İnce kıyafetlerinin içinde hepsi titriyordu.
Gece yağan kırağının kapladığı ekinlerin arasından uzanan geniş yolda yürümeye devam ettiler. Tikalar hiç durmuyor, dinlenmiyordu. Ağır zırhlarını şıngırdatarak yürümeleri güçlü olduklarını kanıtlamak için yeterliydi. Tanrı neden onları bu denli güçlü yaratmıştı ki! Güçlü olmaları değil vicdansız olmaları kötüydü. Kötüler hep mi güçlü olurdu! Midi’nin içinde sorulardan bir dağ oluşmuş, alev alıp yanıyordu.