Matthew gömüleli üç gün geçmişti. Şia kraldan izin alarak bu günleri evinde geçirdi. Midi’yi görmek için çırpınan kalbini oyalıyor, biraz zaman geçmesini bekliyordu. Kralın öfkesini üstüne çekmek istediği son şey bile değildi. Ölmek pek de umurunda değildi esasen. Fakat Midi’yi kurtarma fırsatını kaçırmak istemiyordu. Kendi yüzünden yeterince acı çeken kadına daha fazla acı yaşatmak istemiyordu. Kim bilir ne zorluklar çekmişti. Kapısına dayanan sarhoşları hayal edebiliyordu. Kendi kendini teselli etmenin tek yolu o an yapabileceği başka bir şey olmadığıydı. Ölmesini istememişti.
Ölmek pahasına onun yaşamasını istemişti. O günkü olayların getirdiği zorundalık artık yer değiştirmişti. Onu kurtarma gücüne sahip olmak... Bu Misra’ka’nın bir hediyesiydi. Şia’nın yaşıyor olması ailesini bir nebze rahatlatmıştı. Matthew’in yokluğu tartışmasız hissedilecekti. Ölüm kime dokunursa dokunsun ardında bir burukluk bırakıyordu.
Dördüncü günün sabahında, seutor kıyafetlerini giyindi. Baş muhafız zırhını ve başlığını takmadan, normal bir seutor gibi pazara gidecek ve Midi’ye bakacaktı. Onu tezgahının başında görmek için neler vermezdi. Ayağına takılan bantla onun oraya olacağını sanmıyordu. Evine gitse ne olurdu? Yaşlı nevalayn onu kovar mıydı, kovsa da hakkı vardı. Midi bile kovabilirdi, söyleyecek sözü yoktu.
Pazarın kalabalığıyla uğraşmaktansa eve gidip alacağı tepkiye göğüs germek en iyisi diyerek evden çıktı. Sabahın erken vakitleriydi, sokak henüz boş ve sessizdi. Atla neva sokaklarında dikkat çekmek istemediği için yürüyerek yola devam etti. Bu yolları sıradan bir çocukken ne çok yürümüştü. Midi’yle buluşacağı günler heyecanlanır, ayakları ezbere bildiği yolları yürümez de adeta uçardı. Şimdi kalbine çöreklenen ağırlıkla devam ettiği yollar yürüdükçe uzuyordu.
Derme çatma ev denilen yapıya ulaşınca kapıyı çalmak için vurduğu eli, açılan kapıyla havada kaldı. “Midi! “diyen yaşlı kadına öylece baktı. Midi diyerek kapıyı açmasındaki neden neydi?
“O nerede, Midi’m nerede? “ Sihra’nın çatık kaşlarına, kızarmış gözlerine baktı. Yüreği sıkıştı, onu evde bulacağını sanarak geldiği yollar ayaklarına dolandı.
Konuşmaya gücü yetmeyince yüzündeki miğferi çıkardı. Sihra, karşısında duran Şia’ya şaşkınlıkla baktı.
“Seukanın seni kurtardıysa Midi’ye ne oldu? “
“Nevameyi, seukanım öldü, Midi’nin bununla ne ilgisi var, nereye gitti o? “
“Sen nasıl kurtuldun peki? “
“Kral affetti, seukanım ölünce, son isteğiydi diye. Fakat önemli olan bu değil, Midi’ye ne oldu? “
Sihra, kapının çerçevesine sıkıca tutundu. Düşmemek için çaba harcadığı belliydi. Şia, onun kollarından tutarak içeri götürdü.
“Gel nevameyi, otur önce, Midi gelirse sana iyi bakmadım diye bana kızar. “
Yerde serili şiltenin üzerine yığılırcasına oturan kadın hıçkırıklara boğuldu.
“O dönsün ben iyi olacağım, Yaho’ju’ya yalvarıyorum, o dönsün, evine gelsin diye. Kaç gün geçti, bir haber bekliyorum öylece. “
“Bana ne olduğunu anlat nevameyi, nereye gitti? “
Sihra, ıslak yanaklarını buruşuk elinin arkasıyla sildi. Derin ve titrek bir nefes çekip her şeyi anlattı.
Şia, duydukları karşısında nasıl tepki versin bilemedi. Seukanı Midi’yle birlikte tuzağa düşmüş olmalıydı. Matthew’i öldürenler Midi’ye ne yapmıştı? Kaçırmışlar mıydı, tutsak mıydı?
“Misra’ka! “dedi, sesinden yalvarışı okunuyordu. Ölmüş olsaydı onun da bedeni diğerlerinin yanında olurdu. Ölmemişti ama neredeydi! Sihra’nın tuttuğu ellerini bırakıp sarsak adımlarla ayağa kalktı, ona verebileceği bir söz yoktu. “Neler olduğunu öğrenmek için elimden geleni yapacağım nevameyi, dua et. “ dedi ve yıkılmış bir vaziyette evden ayrıldı.
Nasıl bir kaderdi önlerinde uzanan, nasıl bir oyundu oynanan. Gayri ihtiyari Midi’yle buluştukları koruluğa yürüdü. Ağaçların arasından geçerken her an onun sesini duyacakmış gibi hissediyordu. Şimdi sesini duysa, ona yine guguk kuşum dese...
Gözlerinden akan yaşlar dudaklarına değince ağladığını anladı. Miğferi elinde, onunla son kez buluştuğu gölün kıyısında sırt üstü uzandı. Öten kuşların, hafifçe dalgalanan göl suyunun farkında değildi. Doğa, yaşam, insanlar hiçbir şey umurunda değildi. Bir bilinmezin içinde kaybolmuştu sevdiği. Nereye bakmalı, onu nerede aramalı ve kime sormalıydı bilmiyordu. Matthew’in ölümünü gören hiç kimse yokken Midi’ye nasıl ulaşacaktı? Kralın emriyle Baş Muhafızın geçtiği yol üzerindeki herkes sorgulanmıştı. Şia, bu sorgulamaların kim tarafından yapıldığını öğrenmeli ve onunla konuşmalıydı. Birileri mutlaka Midi’nin varlığını fark etmişti. Seutorların geçtiği, hele ki Baş Muhafızla birlikte herkesin dikkatini çekerdi.
Bir an önce araştırmaya başlamak için yerinden doğrulacaktı ki omuzlarına çöken ağırlık ve üstüne düşen gölgeyle hareketsiz kaldı.
Seumen Şia, yeni Baş Muhafız, “ yüzü maskeli adamın boğuk sesini duydu.
“Sen? “dedi. Karşısında duran kişinin bir kinaok olduğunu anlamıştı.
Kendini ondan kurtararak ayağa kalktı ve kılıcını kınından çekip adama doğru savurdu. Adam bir hareketle geri çekildi.
“Ne kadar da acemisin sayın Baş Muhafız. Neva köyünden beri seni takip ediyorum fark etmedin. “
Şia öfkeyle soludu. “Seukanımı öldürdün! Seni hain, söyle yanındaki kıza ne yaptınız? “
Şia kılıcını bir kez daha adama savurdu ve ne olduğunu anlayamadan adam onun savurduğu kılıçtan sakınıp elinden tuttu ve sırtını kendine çevirip boynuna sarıldı. Şia’nın elindeki kılıç adamın bileğine uyguladığı güçle yere düştü.
“Ne kadar güçsüzsün Şia, kral seni neden seçti hiç düşündün mü? Bu kadar güçsüz ve askeri bilgiden yoksun olan genç bir seumeni kim Baş Muhafız yapar ki! Düşün Şia, düşün ve bir daha ki karşılaşmamıza hazırlan. “
Şia’yı sırtından ittirerek uzaklaştırdı. Hızla ağaçların arasına dalıp kaybolmadan hemen önce, “Kızın nerede olduğunu Seuşiminine sor, “dedi.
Şia, dünyayı başının üzerinde taşıyormuş gibi uyuştu. Amber’in bu işle ne ilgisi vardı ki! “
Yerdeki kılıcını alıp yeniden kınına koydu, otların arasına fırlayıp giden miğferini başına taktı. Kinaok haklıydı, o kadar acemi ve bilgisizdi ki bu görevi yerine getirebilecek birisi değildi. Demek ki kralın güttüğü bir çıkarı veya planı vardı. Bunu düşünürken Midi’nin nerede olduğunu sormak üzere evinin yolunu tuttu. Eğer Amber’in onun kaybıyla uzaktan yakından alakası varsa elinden çekeceği vardı. Seuşimi olması onu affetmesi için yeterli olmayacaktı. Hayatında sevdiği, aşık olduğu tek kadını onun yüzünden kaybetmişti. Karnaval günü yaptığını asla unutmayacaktı. İçinden dua ediyordu. Misra’ka, lütfen daha kötüsünü yapmış olmasın!
Evin kapısını öfkeyle açıp içeri girdiğinde, mutfakta yemek hazırlayan Umer yerinde sıçradı. Açılan kapıdan içeri giren Şia ilk kez saygıyı boş verip, “Amber! “diye haykırdı. Oturdukları odada el işi yapan Kima, işini bırakıp kapıya koştu. Masanın üzerine koyduğu kitabı dikkatle okuyan Fahra, “Seuba, “diyerek Şia’ya koştu. Herkes kapının önünde, şaşkın ve endişeli ona bakıyordu.
Ailesini telaş içinde görünce sesini sakin tutmaya çalışarak, “Amber nerede seula? “dedi.
Umer, parmağını yukarı uzatarak odasında olduğunu işaret ederken Şia’nın kolunu sıkı sıkı tuttu.
“Öfkeyle hareket etmek sana hiçbir şey kazandırmaz Şia, önce sakinleş ve hep birlikte sorunu çözelim. “
Annesinin yavaş yavaş gençliği kaybolan hüzün çökmüş yüzüne acıyla baktı. “Çözülecek sorun yok seula, verilecek hesap var, “dedi ve kolunu kurtarıp basamakları tırmandı. Amber’in odasının kapısını itekleyip odaya dalınca, pencerenin önüne koyduğu sandalyeye oturan kadının sakinliği onu şaşırttı. Her zamanki gibi süslenmiş, saçını yapmış, bütün o gürültüyü duymamış gibi dışarıyı seyrediyordu.
“Amber! “dedi sesi öfkesinden hiçbir şey kaybetmemişti.
“Şia, “dedi Amber itinayla elbisesini tutarak ayağa kalktı. “Geldiğinden beri bağırıyorsun, kulaklarım patladı. “
Onun bu aymazlığı çekilecek gibi değildi. İnsanı katil edebilecek bir davranış sergiliyordu.
“Sana bağırıyorum, neden böyle meraksız ve duygusuzsun. “
“Çünkü insanlara kaybettiren duygularıdır. Sana kaybettiren de bu oldu Şia. Biraz sakin olmayı dene. “
Şia öfkesini yumruklarına akıtıp ellerini sıktı.
“Midi nerede Amber, bana bunun cevabını ver! “
Amber’in tek kaşı havaya kalktı. Demek birileri onu görmüştü fakat ne olduğunu anlatmamıştı. O birileri her kimse, Şia’yı ona düşman etmek niyetindeydi.
“Misra’ka aşkına Şia, bunu ben nereden bilebilirdim! Sen yokken nevalarla düşüp kalktığımı mı sandın! O köylüyle benim hiçbir işim olamaz! “
Tiksinerek söylediği sözler öyle gerçekti ki, Amber gibi kibir abidesi bir insan asla nevalarla uğraşmazdı. Fakat Şia, Amber’in bir nevayla onu ezmek için uğraştığını çoğu kez görmüştü.
“Bana bu hikayeleri anlatma Amber, ben seni bilirim, sen de beni. “
“Ah evet, ben seni çok iyi bilirim Şia, karnavala bir nevayla katılacak kadar aşağılıksın! “
Bu söz, Şia’nın sabrını tüketen son cümle oldu, kaldırdığı elini Amber’in yüzüne indirdi.
Şia, vurduğu an pişmanlık hissetti, daha önce hiçbir insana vurmamıştı, ilk vurduğu insanın aileden olması ise utanç vericiydi.
“Bana bunu nasıl yaparsın, ben senin seuşiminim, bir neva yüzünden hem de! “
Şia bir an özür dilemek istedi, dudakları aralandı ki Amber’in dolan gözlerinden, az önceki tavrını hatırladı. Amber buydu işte, iyi rol yapan, insanları sindirmenin yollarını iyi bilen bir kişi.
“Sen bana hakaret ederken seumentin olduğumu akıl ettin mi, o gün karnavalda yaptığın şeyin benim başımı belaya sokacağını düşündün mü, hayır Amber, sen sadece kendini düşünürsün. Az kalsın ölecektim, hem de o küçümsediğin nevalarla aynı kaderi paylaşarak. “
“Ah, “dedi Amber, gözleri dolan duygusal seulayn gitmiş yerine kibirle bakan birisi gelmişti.
“bu kesinlikle senin aptallığın, ben nereden bilebilirdim ki onu senin bilinçli olarak getirdiğini, seni kandırdığını düşündüm, hepsi bu. “
“Bunu bana gizlice söyleyebilirdin! “
Bağırdı Şia, şimdiye dek içinde tuttuğu tüm öfkesini kusmak ve hesaplaşmak istiyordu.
Amber de ondan altta kalacak değildi. Kendini ezdirdiği nerede görülmüştü ki.
“Ben adalet ne diyorsa onu yaparım, unuttun mu Seukanımız Baş Muhafızdı, onun koruduğu kanunları ona rağmen yok sayacak değildim. Ben her seunun yapması gerekeni yaptım. “
“Seukanımız beni kurtarmak için Midi’nin yanına gitmiş, onu alıp kralın karşısına çıkarıp beni kurtaracakmış. Fakat o o gün öldü, şimdi düşün seuşim, onun katili kinaoklar mı yoksa sen misin? “ dedi ve arkasını dönerek odayı terk etti.
Amber, inatlaşmaya görsün, ağzından tek kelime alamazdınız. Şia bunun farkındalığıyla onun bam teline basmıştı. Amber için dünyadaki en değerli şey güçtü ve o gücün sahibi onun için Matthew’di. Amber, Şia’nın ardından değişik duygularla baktı. Bütün hayallerini kendi elleriyle öldürmüş olabilir miydi! Seukanını severdi, ailesinden en çok değer verdiği ve sevdiği oydu. Diğerleri iyi olmayı kendi çıkarlarına tercih edecek kadar aptaldı. Matthew öyle miydi, kral için her şeyi yapardı, yapmıştı da. “Misra’ka aşkına! “diye mırıldandı. Gerçekten Şia’yı kurtarmak için o kızın ayağına mı gitmişti?
“Amber, Şia’ya yaptığın ve söylediğin hiçbir şey affedilemez. “
Umer’in sözleriyle iç çatışmasına son verip ona baktı. Masum yüzünü takınıp, “Ben bilemezdim seula, “dedi.
Umer, onun pişmanmış gibi görünen tavırlarını öyle çok görmüştü ki.
“Beni seni tanımayan insanlara yaptığın şeylerle kandıramazsın. O kıza ne olduğunu gidip ona söyleyeceksin. Yoksa bu evde rahat yüzü göstermem sana! “
Umer de topuklarının üzerinde dönerek odayı terk edince, ardından Kima ve Fahra da çıktı. Odada bir başına kalınca, “Lanet olsun! “deyip havaya yumruğunu salladı.
Pencere önündeki sandalyesine tekrar oturup düşünmeye başladı. Kendine geçerli bir yalan bulup Şia’ya söylemekten başka şansı yoktu. O çok sevdiği güç, seukanından Şia’ya geçmişti. “Lanet olsun! “dedi bir kez daha. Hak etmeyen insanlar hak etmedikleri yerlerin sahibi oluyordu. O kız da Şia’nın kalbinin sahibi olmuştu demek.
Şia, odasına girip kapısını kapattı. Öfkeden titreyen bedenini yatağının üzerine atıp yüz üstü uzandı. Deli gibi ağlamak, ortalığı hatta tüm Arşar’ı yakıp yıkmak istiyordu. Gündüz gördüğü kinaokun sözleri zihninde dönüp dururken Amber’in kibri onu yeniden kızdırıyordu. Kapısının usulca açıldığını duydu. Gelenin kim olduğuna bakmaya çalışmadı bile. Başka hiç kimse kapıyı böyle sinsice açmazdı.
“Ne istiyorsun? “
Kısa ve netti cümlesi. Bundan sonra onun yüzünü bile görmeye tahammül edebileceğini sanmıyordu.
“Ölüm gününde, belki seni görürüm diye sahili gören tepeye çıkmıştım. Sahile inip seni son kez görmek isterdim lâkin hak verirsin ki korktum. “
Şia, anlattığı şeyleri pür dikkat dinliyor fakat kıpırdamadan konuşmasının bitmesini bekliyordu.
“Orada beklerken onu gördüm, o beni fark etmedi. Şia diye bağırarak sahile koştu. Sonrasını bilemem. “
Şia için bundan sonrasına gerek yoktu. Elleriyle yastığını sıkıp ısırdı. “Çık dışarı! “dedi boğuk sesiyle. Yüreğine batan hançerle nefes almasını engelliyordu. Amber’in kapıyı örtüp de uzaklaştığını ayak sesinden anlayınca yastığı ağzına bastırıp haykırdı. “Misra’ka, benim yüzümden!