Baş Muhafız Şia

1592 Kelimeler
Siyah Şato’nun küf kokan duvarlarından sonra Beyaz Şato’nun parlak ışıkları altında yürümek Misra’ka’nın bir lütfu olsa gerekti. Babasının ölümünü, kendi ölmek üzereyken öğrenmek üstelik onun ölümü onu kurtarırken; içinde kocaman bir kara delik büyüdükçe büyüyordu. Nasıl başa çıkacaktı bunca şeyle! Babasının kaybına ağlayamadan, kendi canını kurtarmanın sevincini yaşamak utanç veriyordu. İnsan acıyı yaşarken sevinebilir miydi? Bütün duyguları iç içe girmiş, muhafız kıyafetlerini üzerine giyinmişti. Babasının odasında, babasının yerinde, duvara montelenmiş boy aynasına baktı. Matthew’in otuz yaş gençleşmiş halini gördüğünü sandı. Babasına nasıl da benziyordu. Gözleri doldu. Evine bile gitmemiş, ailesine destek olamamıştı. Kim bilir seulası ne haldeydi. Umer’in yaşlı gözlerini, Fahra ve Kima’nın perişan hallerini hayal edebiliyordu. Bir tek seuşiminin soğuk kanlı kalacağını tahmin ediyor, onun ailesini dik tutmasını umuyordu. Beyaz Şato da yarın tören olacak ve Şia ailesini görecekti. Acaba haberleri olmuş muydu kurtulduğundan. İstese hemen ulak gönderir, ailesini şatoya getirtebilirdi fakat içinde kopan fırtına dinmeden onların karşısına çıkmak istemiyordu. Yüreğinin en gizli köşesinde sakladığı Midi’yi düşürdüğü durumdan kurtarmanın yollarını arıyor, bin bir çeşit sorunun yumak olup ruhunu sardığını hissediyordu. Öte yandan seukanını öldüren hainleri de bulup cezalandırmak isteği ile dolup taşıyordu. Daha ne yapacağını, muhafızlık işini nasıl yürüteceğini bilemezken tüm bunları nasıl başaracaktı. Bildiği tek şey bir yerden başlaması gerektiğiydi. Ona yardım edebilecek tanıdığı tek kişiye danışmaya karar verdi. Matthew’in hiçbir eşyasına dokunmadan odadan ayrıldı. Şatonun mermer basamaklarını tek tek indi. Alt kata gelince, onu tanıyan seutorlar hazır ola geçip selam verdi. Şia şöyle bir başını sallayarak muhatabının odasına ulaştı. Tereddütle kapıyı tıklattı. “Girin! “diyen tok sesi duyunca kapının tokmağını çevirip kapıyı açtı. Matthew’in hem çocukluk hem de görev arkadaşı yaşlı seuyla göz göze geldi. “Şia, gel otur, “dedi merhametle. Kadimini kaybetmenin derin hüznü yüzüne yansımıştı. Yüzünde oluşan derin çatlaklar bir vadiyi andırıyordu. “Onu kaybettik seubim, onun yerine koydular beni. Sen söyle, onun gibi olabilir miyim hiç. Neden seubim, tüm bunlar neden? “ Yaşlı seu derin derin baktı genç seuya. Matthew’in yadigarıydı bu çocuk. Ne zaman başı sıkışsa yanına koştuğu kadiminden yadigar kalan küçük bir çocuk. Kralın nasıl olup da onu baş muhafız seçtiğine aklı ermiyordu. Acemi, askerlik bile yapmamış birine bu payeyi vermek akıllı işi değildi. Yine de kralın kararını sorgulamak yerine bu çocuğa yardım etmeli, ona yol göstermeli ve aynı zamanda göz kulak olmalıydı. “Sen Matthew’in seukinisin, başını her daim dik tutmalı ve onu örnek almalısın. Bilmediğin her şeyi bana sor, başkasına itimat etme. Benim tanıdığım kral akıllı biridir, bu görevi sana verdiyse eğer mutlaka bir nedeni vardır. “ “Nereden başlayacağımı bilmiyorum, yapmam gereken bir sürü iş var fakat kime ne emir vereceğim, kuralları bile tam olarak bilmiyorum. “ Yaşlı seu gülümsedi, “Öyleyse ilk başlaman gereken kuralları öğrenmek, onların açıklarını keşfetmek, hangi durumda hangi kuralı uygulayacağını anlamak. Bak Şia, bizler saray ahalisi tüm kuralları bilir fakat işimize geldiği gibi uygularız fakat göz önünde değil. “ “Anladım, “dedi Şia. Bu demek oluyordu ki Midi’yi kurallar dışı kurallarla kurtaracaktı. Gülümsedi. “O halde hemen işe koyulayım. İzninizle seubim. “ “İzin senin Şia, “diyen yaşlı seu ayağa kalktı ve onu yolcu etti. Kapattığı kapının ardından bir müddet dalgınca baktı. Tekanu’nun yanından ayrılan Şia, bütün kuralların yazılı olduğu büyük kitabı almak için şatonun en üst katındaki kütüphaneye doğru ilerledi. Yol boyunca karşılaştığı seutorlar selam veriyordu. Şia, bu duruma alışmaya başlamıştı bile. Daha birkaç öncesinde yemek ve su vermeleri için dua ettiği seular şimdi selam veriyordu. Hayat gerçekten sürprizlerle doluydu. Kütüphaneye geldiğinde kapıdaki seutor kapıyı açarak yol verdi. “Kapıyı kapat! “ Şia’nın kesin emriyle kapıyı kapatıp onu kitaplarla baş başa bıraktı. Raflara dizili onlarca kitap, belki de yıllardan beri dokunulmadan bekliyordu. İçinden en kalınını çekip aldı. Ortadan çektiği kitabın sağladığı denge bozulunca ona yaslanan birkaç kitap yana düştü. Onları düzlemekle uğraşmak istemedi. Elindeki tuttuğu kitabın üstünde Arşar’ın yasaları yazıyordu. Loş odada bulunan bir tek sandalye ve küçük bir masa vardı. Oturup kitabın kapağını açtı. Sayfaların renginden yazılalı çok olmadığı belliydi. Urkai’yle yapılan anlaşmadan sonra yazılmış olmalıydı. Nevalar için yazılan yeni kanunlar bu şekilde yürürlüğe girmişti. Okumaya başlarken işine yarayan bir kural bulmak için Misra’ka’ya dua etti. Her kuralı birkaç kez okuyor, Midi’yi ilgilendiren bir yer bulamayınca hırsla sayfayı çeviriyordu. Yazıları göremez olunca odadaki şamdanı yaktı. Gecenin geç saatlerine dek okumaya devam etti lâkin hiçbir şey bulamadı. Gözleri iyiden iyiye ağrımaya başlayınca mumları söndürüp odayı terk etti. Yarın seukanını toprağa verecekti. Güneş her zamanki canlılığıyla Arşar’a doğdu. Her günkü gibi çocuklar okula gitti, hayvanlar yemek için seslendi. Nevalar her sabah olduğu gibi geçim gailesi için işe koyuldu. Birkaç ay rahat edecekler, korkmadan günlerini geçireceklerdi. Sonra yine başlayacaktı, suç işlenmedikçe, ölüm gününe verecek kurban bulamayınca yine yeni kurallar koyulacak, suçsuz insanlar mahkum olacaktı. Bu ardı gelmez devinim tüm nevalar bitene dek sürecekti. Peki ya sonra? Bunun cevabını merak eden sadece nevalar değildi. Seularda o günün geleceğini idrak ediyor, şimdilik onlara dokunmayan cezanın başlarına bela olacağını hissediyorlardı. Şia’a o kesimde yer alıyordu. Nereye kadar sürecekti bu anlamsız ayin! Kral da o meşum günün geleceğinin korkusuyla her yıl yeni günlükleri doldurmaya devam ediyordu. Öte yandan gemi azıya alan kinaoklar da başına bela olmuştu. Matthew’i öldürmeyi başardıklarına göre bir hayli büyümüş ve eğitilmişlerdi. Liderleri kimdi, neva mı yoksa seu muydular, haklarında hiçbir bilgi edinme şansları olmamıştı. Normal halkın içinde yaşayan insanları, yüzleri maskeli adamlarla nasıl benzetebilir ve şüphe duyabilirlerdi ki! Halkın arasına karışan sivil muhafızlar da bir iz bulamıyor, bu garip gurubun sırrı devam ediyordu. Şia’yı baş muhafız seçmesindeki asıl amacı da kinaoklardı. Ölüm günü mahkumu bir adamın yükselmesi ilgilerini çekebilir ve onunla iş birliği yapmak isteyebilirlerdi. Tabii ki bu yalnızca bir varsayımdı. Böyle olmayabilirdi de. Kral Marsis, kendi halkından insanları kurban etmenin derin üzüntüsünü ve ülkesinin günden güne dağılmasını izliyordu. Seutorların ortalıkta dolanıp suçlu aradıkları bu günlerde eğer ölüm günü olmasaydı diye düşünüyordu. Ne kadar huzurluydu Arşar, kimse çalmıyor, öldürmüyor, hatta sarkıntılık bile yapmıyordu. Bu yıl kurban edilen seular, diğer seuları da korkutmuştu. Cüretkar ve taşkın seular da kendilerine çeki düzen vermişti. “Ah ölüm! “diye mırıldandı. Ölüm de değildi belki de, o korkunç yaratığın dişleri arasında can vermek korkutuyordu insanları. Yas kıyafetlerini giydiren hizmetkarına çekilmesini işaret etti. Az sonra büyük bir törenle Matthew’i toprağa verecekti. Hayat ne garipti, seukinini kurtarmaya çalışırken kendisi ölmüştü. “Ey Misra’ka! “ dedi ellerini yukarı kaldırarak. “Ölümü kime vereceğini bilseydik yine de böyle olur muyduk, çırpınır mıydık, savaşır mıydık! Tüm soruların cevabı sendeyken ben neden bu kadar acizim. Misra’ka! Affet beni ve halkımı. Nevaların kanları parmaklarımıza bulaşmışken nasıl huzurla uyuyoruz. Anlat bana Misra’ka, biz nasıl böyle acımasız olduk! “ Tanrıyla konuşmak, ondan karşılık almasa da iyi geliyordu. Kapının tıklatılmasıyla ellerini indirdi. Kendine çeki düzen verip, “Girin! “diyerek kapıya döndü. Açılan kapıdan giren Şia’ydı. “Efendim, tören için tüm hazırlıklar yapıldı. Sizi bekliyoruz. “ Karşısında duran henüz on dokuz yaşındaki çocuğa baktı. Nasıl kalkacaktı bunca yükün altından. Normal şartlarda bu yaştaki birine asla görevi vermezdi. Bazen yanlış karar vermiş olmaktan, onu da seukanının ardından göndermekten korkuyordu. “Gidelim Şia, sevgili dostum ve muhafızıma son vedamı edeyim. “ Kral önde, Şia arkada beyaz şatonun bahçesine yürüdü. İkisinin ardından yürüyen seutorlar, altın miğferlerini ve zırhlarını kuşanmış, yürüdükçe şıngırdıyordu. Matthew’in içine konulduğu maundan oymalı sanduka, bahçedeki büstün üstüne konulmuştu. Seutorlar, komutanlarına son görevlerini yapmak için sandukayı omuzlarına aldı. Askeri nizama uygun yürüyerek bahçeden ayrıldılar. Şatonun önünde büyük bir kalabalık toplanmıştı. Matthew’i sevmeyen seu pek nadir çıkardı. O iyi bir adam, arkadaş, dosttu. Ölüm günü olmasaydı şimdiye dek gelmiş en iyi baş muhafız olacağı kesindi. Fakat mecburi kurallar, vicdanın ve iyiliğin önüne geçeli çok olmuştu. Soyluların Misra’ka’nın bahçesine uğurlandığı mezarlığa kadar sessiz bir yolculuk sürdü. Kimse feryat etmiyor, katillere bağırıp çağırmıyordu. Seulara göre ölü toprağa girene dek ruhu ortalıkta dolanır ve etraftaki ses onu rahatsız ederdi. Komutanlarının huzurla mekanına gitmesini diliyor ve susuyorlardı. Şia, miğferini yüzüne indirmiş, göz yaşlarını saklıyordu. Seutorların arkasında yürüyen ailesine göz ucuyla bakıyordu. Kima dağılmıştı. Kıvırcık saçlarına günlerdir tarak değmediği belliydi. Seulasının şiş gözleri, kollarına giren kardeşlerine yaslanması onun halini anlatıyordu. Hem oğlunu hem de eşini kaybetmiş olmak onu bir anda yaşlı bir kadına döndürmüştü. Şia, seulasını bu halde görünce bir an önce onlara görünmesi gerektiğini idrak etti. Ailesinden kaçamazdı. Hele de seukanını kaybetmişken onları yalnız bırakamazdı. Fahra henüz çok küçüktü ve evin sorumluluğunu alamazdı. Amber’in aklı bir karış havadaydı ve oldukça bencildi. Kima ise sessiz kişiliğiyle ailesini ayakta tutamaz, Amber’in baskısı altında ezilirdi. Umer ise tek başına tüm bunlarla baş etmeye çalışırken daha çok yıpranırdı. Şia’nın varlığı ailesine iyi gelecek, en azından sağ olması Umer’i avutacaktı. Önceden hazırlanmış mezarın yanı başına dek yürüdüler. Aynı sessizlikle maun sandığı çukurun içine koyup küreklerle üstüne toprak attılar. Mezarın üzeri tamamen kapanınca Misra’ka’nın Azizi mezarın başına geçti. Ellerini dik bir şekilde birleştirip göğüs hizasına getirdi. “Ey Misra’ka! Bugün senin bahçene uğurlamak üzere buraya üstün bir adam getirdik. Kahramanca savaşarak sana kavuşan bu kişiye bahçende yer ver. Biz, Arşar halkı ona duyduğumuz saygı ve sevgiyle onun iyi biri olduğuna yemin ederiz. Biz şahidiz, sen de şahit ol! “ Aziz, duasına devam ederken Şia fark ettirmeden Umer’in yanına yaklaştı. Mezarlıktaki derin sessizlik ve huşu ile dinlenen dua... Usulca Umer’in koluna girdi. Umer, koluna giren yüzü kapalı seutoru görünce yüzü sarardı. Yıllarca bu kıyafetle gördüğü seumenini çok sevse de oğlunu ölüme götüren bu adamlar nefretle haykırmak isteğini körüklüyordu. Kaşlarını çatarak kolunu geri çekti lâkin tutan el daha güçlü kolunu tuttu. Diğer eliyle yüzündeki miğferi yukarı kaldıran seutorun açılan yüzünü görünce çığlık atmamak için ağzını kapattı. “Şia! “dedi sessiz olmaya çalışarak ve boynuna sarıldı. Gözlerinden akan yaşlar Şia’nın yakasına damlıyor ve oradan da boynuna akıyordu. Sımsıkı sarıldı anne oğul ve onları gören kardeşleri Fahra ve Kima da onlara katıldı. Hüzün ve acı yerini bir anda mutluluğa bırakmıştı. Hayat da bu değil miydi zaten, bir yandan acıtır diğer yandan güldürürdü.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE