Hastaneden çıkmış eve geliyordu. Yani rutin olan şeyleri yapıyordu. Taksi eve geldiğinde parayı uzatıp arabadan indi. Apartmanın süslendiğini gördü. Sırıttı. Yarın resmen 2015'e giriyordu yani gece yarısı ve tuhaf bir şekilde Hakan hoca izin vermişti. Tuhafına gitse de kafasını fazla yormadı. Eğer hala daha Giray'ı kurtardığı için yapıyorsa cidden sınırı aşmış bulunuyordu. Mican onu bir defa kurtarmasına rağmen o onun hayatında iz bırakacak şeylere imza atmıştı. Kötü şeyler değildi aslında.
Bazısı iyi, bazısı komik...
Bu demek oluyor ki yeni yılda pijamalarını ve pofuduk terliklerini giyip, kucağına çerezlerini alıp televizyonla geçirebilirdi.
Evet, bazıları Beşiktaş, Taksim gibi yerlerde kutlarken o evde kutlamayı tercih ediyordu. Hiç çekemezdi oraların gürültüsünü. Yeni mi yıl otur evde uyu en güzeli diye düşünürdü. Uykuya fazla zamanı olmadığından tatillerde severdi. En azından yaşadığı şeyleri unuttururdu. Kötü yanıysa iyi şeyleri de unutturmasıydı.
Sokaklar cıvıl cıvıl süslenmiş ama o ise evde pofuduk terlikleriyle mutlu bir yıla girecekti. En güzeli. Kapısının önüne geldiğinde büyük kırmızı bir kutu gördü. Onun kapısındaydı. Eğer Arslan'ın saçma sapan işleriyse gerçekten elinden kurtulamazdı. Anahtarı çevirip içeri girdi. Kapıdaki büyük kutuyu kucaklayıp içeri koydu. Montu askıya asıp çantasını yere koydu. Çok merak etmişti kimdendi acaba? Kucaklayıp kutuyla beraber koltuğa attı kendini. Bağdaş kurup kutuyla bakıştı bir süre...
Kimden geldiğini tahmin etmeye çalıştı. Belki Arslan'ın hediyesiydi. Belki de Kıvanç. Of kimdi bu hediyeyi kapıya koyan diyen diye düşündü. Daha fazla dayanamayıp kapağını kavradı. Yavaşça açmaya başladığında eğer içinden saçma sapan şeyler çıkarsa üzüleceği kesinleşmiş bir haldeydi.
Kutuyu açtığında siyah bir elbise karşıladı. Elbise çok, çok güzeldi. Göğüs kısmı parlaktı. Ve yanında da çok güzel bir ayakkabı. Elbisenin yanında küçük bir kutu daha vardı. Yavaşça açtığında güzel bir kolye gördü. Şık ama sadeydi. Yuvarlak gri bir daire şeklindeydi. Üstünde asker künyesi ve steteskop resmi vardı. Ne olduğunu tam anlayamasa da güzel görünüyordu. Gözüne bir not kâğıdı ilişti. Hemen alıp okumaya başladım.
"Bu gece bu elbise ve kolyeyle, on bir buçukta kapıda ol. Siyah bir Mercedes seni kapıdan alacak. Şu anda kim olduğumu merak ediyorsun. Bu kişinin kim olduğunu öğrenmek istersen..."
Ne oluyordu? Kim onunla oyun oynuyordu? Ama o bugün kendi kendisine parti verecekti nereden çıktı şimdi bu? Kim olduğunu deli gibi merak ediyordu. Arslan olma ihtimali yüzde yetmiş beş çünkü ona bir defasında böyle bir şey yapmıştı. Tamam, o doğum günündeydi ama...
Saat şu anda sekize geliyordu. Neyse ki zamanı vardı. Oturup bir şeyler yapabilirdi ya da kitap okuyabilirdi. Ne saçmalıyordu ki? On ikiye kadar o kişinin kim olduğunu merak edecekti. Şimdiden tırnağımı yemeye başlamıştı.
"Offf."
İki saat boyunca kitap okudu. O kişinin kim olduğunu düşünmemek için. Evet, tam iki saat. Daha sonra dolaptan atıştırmalık bir şeyler yiyerek banyoya ilerledi. Orta süreli bir duştan sonra gizli hayranından gelen elbiseyi giydi. Aynaya baktığında kendini tanıyamamak derler ya aynen onu yaşadı. Elbiselerden fazla hoşlanmazdı. Buna bağlı olarak da giymezdi. Herhâlde tarihinde bir ilke imza atmış bulunuyordu. Kolyesini taktı. Alnını kırıştırarak aynadan kolyeye baktı. Bir şey yazıyordu. Aynaya yaklaştı ve okumaya başladı. Ama bir metin değildi. İki harf vardı. İç içe geçmiş bir harf. Fazla önemsemedi. Ne olabilirdi ki? Belki de yanlışlıkla yapılmış olabilirdi.
Saçlarını düzleştirdi. Önüne gelen perçemi kıvırarak geriye doğru attı. Boynuna parfümü sıkıp evde dolaşmaya başladı. Saat daha yeni on bire geliyordu. O kadar oyalanmıştı oysaki. Aynanın karşısına geçip siyah göz kalemi, hafif pembelikte bir ruj, rimel sürdü. Evde deli deli dolaşıp saate baktığında sadece on beş dakika geçtiğini gördü. Cidden zaman geçmiyordu.
Zamanın geçmesini beklerken kapı çalındı. İlerleyip kapıyı açınca yerde bir kâğıt gördü. İşler farklı bir boyut kazanmaya başlamıştı. Korkmuş muydu derseniz; birazcık.
Eğilip kâğıdı aldı. Aşağı katlara baktığında hareketlilik yoktu. Kimse yoktu. Kapıyı kapatıp kâğıdı açtı.
"Şimdi heyecan doruktadır. Evde dolanmayla zaman geçmeyebilir. İstersen biraz zaman geçirebiliriz ne dersin? Odana git yatağının altına bak..."
Ne oluyor kim bu? Şimdi kafayı yemezse iyidir. Evine nasıl girmişti? Odasını nereden biliyor? Heyecanlı olduğunu nasıl biliyor? Hızlıca odasına gitti. Yatağının altına eğilip baktığında aynı kırmızı kutuyu yine gördü. Ya o rüyadaydı. Ya da halüsinasyon falan görüyordu. Kutuya dokundu anladı ki hayal değildi, alıp yatağa oturdu. Şimdi ihtimalleri değerlendiriyordu.
Evine kadar kim girmiş olabilirdi; Giray, Kıvanç, Arslan.
Kutuyu açtı. Bu fotoğraflar nereden çıkmıştı. Küçükken çekilmiş olduğu iki resim vardı. Sonra okula başlamışken derken fotoğraflarla beraber büyümüştü. En son haline gelince İstanbul'da çekinmişti ama daha önemli bir nokta ise haberi yoktu. Yani poz vermemişti. Doğal haliyle durmuştu. Akşamın karanlığında eve gelirken haberi olmadan fotoğrafı çekilmişti.
Ardından bir fotoğraf daha vardı. O fotoğraf tuhaf kâbustan sonra çekilmiş olmalıydı. Evet, evet öyle olmalıydı. O gün giydiği kıyafetleri adı gibi hatırlıyordu. Balkondaydı bu fotoğrafta.
İşin tuhaf yanı bu kadar yüksekteyken bu kadar yakından çekilmiş olmasıydı. Doğal çıkmış olmasına rağmen gayet güzel çıkmıştı. Ardından iki not kâğıdı düştü elinden. İlkini açtı.
Ona bakılarak yapılmış bir karakalem resmi. Yıldızlara bakıyordu. Bir elim yanağındaydı. Artık bu kişiyi daha fazla merak etmeye başladı. Bu kadar düşünceli kim olabilirdi ki? Diğer not kâğıdına geçtiğinde kusursuz bir el yazısı karşıladı onu.
"Bu kadar oyalanma yetmiştir. Artık kapıya insen mi?" Saate baktı. O kadar zaman nereye gitti? Zaman nasıl bu kadar hızlı aktı. Daha fazla oyalanmadan aynanın karşısına geçti. Evet, saçları düzgündü artık aşağıya inebilirdi. Ayağına kutudan çıkan ayakkabıları geçirip evden hızlıca çıktı. Belki bu kişi kim merak etmese bugün yerinden dahi kıpırdamayacaktı. Asansör zemin kata gelince heyecan sarmıştı. Elleri titremeye başladı. Apartmanın kapısını açıp dışarı çıktığında esen soğuk rüzgâr bedenini yaprak gibi titretti. İstemsiz olarak ellerini kollarına bağladı. Dışarı çıkınca yeni fark etmişti üstüne bir şey almadığını. Eve geri dönecekken biri seslendi.
"Mican hanım sizi alacak şoför benim. Buyrun lütfen arabanın içi daha sıcak." Adama kuşkuyla baktı. Ne malum onu kaçırmayacağı... Evet, aldığı notlardan sonra artık paronayaklaşmıştı. Bunun sebebi de o notları bırakan şahıstı. Adam aklını okumuşçasına konuşmaya başladı. "Merak etmeyin sizi kaçırmayacağım. Eğer notları bırakanı merak ediyorsanız bu arabayla gelmeniz şart."
"Tamam, ama o notları bırakan kimdi?" Adam yaşının verdiği olgunlukla gülümsedi."Bence bunu bizzat siz görmelisiniz."
"Öyle olsun." Adam kapıyı açtı hiç beklemeden Mican'da bindi. Resmen adam kaçırıyorlar ve o gıkını dahi çıkarmıyordu. Ve o adam Mican oluyordu. Adam arabayı çalıştırdı. Ve gideceğim yere doğru hareket etti. Şöför arabayı biraz yavaşlatıp torpidodan bir kâğıt çıkarıp ona uzattı.
"Bana mı?"Adam kafasını salladı ve önüne döndü. Kâğıdı yavaşça açıp okumaya başladı.
"Kafandan geçenleri sıralarsam: Beni kaçırıyorlar, her ne kadar beni kaçırsalar da şoför çok nazik, bana bu notları bırakan kim? Şu anda nereye gidiyoruz...
Ama biraz sabret olur mu? Sabret..."
Eline aldığı notu defalarca okumuşken şoförün sesi duyuldu. "Mican hanım geldik. Ama inmeden önce koltukta duran montu giyseniz iyi olur." Koltuktan beyaz kürkü alıp üzerine geçirdi. Kafasını kaldırıp baktığında ormanlık bir alan gördü. Bu saatte bu soğukta ve ormanda...
Kendisini şehirde anne ve babasından habersiz dolaşan o bebekle karşılaştırdı. Sahi neydi onun ismi? Adama ne kadar soru sorarsa sorsun cevap vermeyeceğini tahmin ederek yavaşça arabadan indi. O soğuk rüzgâr onu yine titretti. Biraz ilerledi ormanlık alanda. İlerde yanıp sönen bir levha görünce yanına gitti. Levhanın üstüne raptiyeyle tutturulmuş not kâğıdı alıp okumaya başladı.
"Söylenecek iki şey var bu gece...
Biri üzecek, diğeri belki de mutlu edecek seni..."
Neydi acaba o söylenecek iki şey bu iki şeyi ve o kişiyi çok merak ediyordu. Yerde de aynı yanıp sönen levhalar vardı. Onları takip etti yine. Yanında büyük bir çınar vardı. Son anda dikkatini çekmişti. Zaten büyük olduğu için dikkat çekiyordu. Kâğıdı ağaçtan söküp eline aldım.
"Savaş meydanında ilk ölenler
Bekleyeni ve seveni olmayanlardır.
Bende savaş meydanındayım...
Bekleyeni olmayanlardanım..."
Bekleyeni olmamak. Cidden kötü olmalı. Ona bir mesaj mı vermeye çalışıyordu bu notlarla? Eğer öyleyse benim bekleyenim sen ol diyordu. Bu düşüncelerle biraz daha ilerleyip ormanın en kuytularına gitti. Yine ağaçta bir not vardı.
"Ya savaşıp aşkı esir alacaksın.
Ya da durup aşkın esiri olacaksın."
Âşık mı olmuştu? Ona bunu mu anlatmaya çalışıyordu? Bana ne onun aşkından, beklemenden...
Onu bunun için mi sıcacık evinden çıkarmıştı? Zaten bir izin günü yazılmış o da burada üşüyerek burnundan gelmişti. Bir anda aklına geri dönmek geldi ama bu kişinin kim olduğunu öğrenmek daha ağır basıyordu. Ve içindeki meraka daha fazla engel olmadan yerdeki yanıp sönen ışıkları takip etmeye devam etti.
Önemli bir nokta ise baykuş gibi gece görebiliyor olmasıydı. Biraz ilerleyince aklından geçen şeyi düşünmüş olmalılar ki büyük çınarın altında bir ışık vardı. Umarım son nottur diyerek aldı kâğıdı eline.
"Gülüşün gece yarısı yolumu aydınlatan ışık
Tenin tenime dolanan sarmaşık
Adın zihnime kazınmış hece hece harf harf
Her günü seninle yaşamak,
Güne seninle uyanmak,
Seninle aynı gökyüzünü paylaşmak...
Aynı havayı solumak..."
Aslında o ışığın bir anlamı vardı. Mican'ın gülüşü lambaydı ona göre...Ve onun yolunu aydınlatıyordu. İstemsizce sırıttı. Kim için bu kadar değerli olmuş olabilirdi ki? Kim onunla uyanmak, aynı gökyüzünü paylaşmak, aynı havayı solumak istiyordu ki? Kimdi bu gizli hayranı? Kimdi onu yılbaşı gecesinde mutlu eden içindeki şairi ortaya çıkaran, bu kadar içten düşünen... Bundan sonra film kopmuştu. Bu soğukta ne diye aptal aptal beklediğini dahi bilmiyordu. Sonra yerdeki levhaları takip ettiğinde karşısına küçük bir sera çıktı. Işıklar içeride son buluyordu. Yani oraya gitmesi gerekiyordu.
İşin güzel yanıysa sanki hiç yok denecek bir şeffaflığı vardı. İçeri büyük bir merakla girdi.
Adımlarını yavaşça atmaya başladığında ayakkabılarından tok sesler çıkmaya başladı. Gözleri hızlıca ayağına indi. Sonra kafası kaldırıp karşıya baktığında arkası dönük bir adam vardı karşında. Ortam loş olduğundan sadece boyu görünüyordu. Siyah bir takım elbise vardı sanki üstünde. Adam elini kaldırıp şıklattı ardından kulağa hoş gelen bir müzik çalmaya başladı. Bu adamın kim olduğunu öğrenmek için içi içini yerken ya o konuşup onu kendisine çevirmeliydi ya da o Mican'a dönmeliydi.
Hadi dönsene be adam! Diye bağırmak geldi içinden.
"Artık önüne dönecek misin?" diye sordu. Bu soruya karşılık hafif erkeksi bir kıkırdama sesi duyuldu. Biliyordu ve resmen onunla oynuyordu. Acımasızca...
Aradaki mesafe bir adım kadardı. Yani o kişiye çok yakındı. Yavaşça hareket etmeye başlayınca nefesi tuttu. Cidden çok heyecanlıydı o an. Sanki onun heyecan yaptığını anlamışçasına arkasından gözlerine bir perde indi. Arkasından birisi gözlerini bir bezle kapatmıştı.
"Hey! Ne diye gözlerimi kapattınız?" Elleri gözünü kapatan o beze gittiğinde soğuk bir el ellerini tuttu. Ürpermişti o an. Hani elektrik çarpması derler ya ondandı sanki. Arkadaki adama emir vermiş olmalı ki konuşmaya başladı. Yani konuşsa onun sesini tanırdı. Kendisi bana bu kadar yakın birisiydi demek ki diye düşündü.
"Mican Hanım. Karşınızda ki beyefendi açacak gözlerinizi sabırlı olmanız gerektiğini söylüyor."
Sabırlı ol! Sabırlı ol! Bende de peygamber sabrı yok ya diye düşündü. "Sorar mısınız sabırlı ol kelimesini bugün daha ne kadar daha söyleyecek?"
Erkeksi bir kahkaha yükseldi. Komik mi diye bağırmak istedi. Benim yerinde sen olsaydın ne yapardın acaba diye düşündü. "Efendim ben çıkıyorum." Kapı sesi duyunca gözlerini kapatan adamın çıktığını anladı.
"Evet, kaldık baş başa artık gözlerimi açacak mısın?" diye sordu. Bir eli elini bırakıp gözlerine dokundu. Bez parçasını yavaşça gözünden sıyırdı, derin bir nefes alıp gözlerini açtı.
Karşısında yeşil gözlerle içten bir gülümseme karşıladı onu. O kadar notlar, elbiseler, şoför...
Bunların hepsini onun için yapmıştı. Ve şu anda sil baştan aklına geliyordu. Yazdığı notların anlamı...
"Giray?" İçten bir şekilde gülümsedi.
"Mican."
"Bunların hepsini sen mi düşündün?"
"Teorik olarak evet." Bir anda aptallık yapıp boynuna atladı. Kısa bir süre sarıldıktan sonra o tam kollarını beline bağlamışken çekildi. "Pardon. Yani beni bugün çok mutlu ettin. Tüm o notlar, resimler, kıyafet... Çok teşekkür ederim." Diye kekeleyerek konuştu. Lanet olsun ne ara bu kadar heyecan yapmıştı?
"Mutlu olduysan bende mutlu oldum emin ol." Aklına yazdığı notlar geldi bir anda...
"Söylenecek iki şey var bu gece...
Biri üzecek, diğeri belki de mutlu edecek seni..."
"Savaş meydanında ilk ölenler
Bekleyeni ve seveni olmayanlardır.
Bende savaş meydanındayım...
Bekleyeni olmayanlardanım..."
"Ya savaşıp aşkı esir alacaksın.
Ya da durup aşkın esiri olacaksın."
"Gülüşün gece yarısı yolumu aydınlatan ışık
Tenin tenime dolanan sarmaşık
Adın zihnime kazınmış hece hece, harf harf
Her günü seninle yaşamak,
Güne seninle uyanmak,
Seninle aynı gökyüzünü paylaşmak...
Aynı havayı solumak..."
"Söyleyeceğin iki şey ne?"
"Bunu gecenin sonunda söylesem."
Daha fazla üstüne gidip söylemesini sağlayamayacağından sustu. Elini tuttu ve masaya doğru ilerletti. Karşısında mükemmel bir masa vardı. Özenle hazırlanmıştı. Sandalyeye oturmasını sağlayıp ceketini çıkarıp aldı. Karşı sandalyeye oturup ellerini birleştirdi ve gözlerinin içine bakmaya başladı. "Çocukluk resimlerimi nereden buldun?" diye merakla sordu. Gazeteci edasıyla kaşını kaldırıp konuşmaya başladı. "Arslan desem."
Arslana bak sen. Resmen sağ gösterip sol vurmuştu. Giray'a başlarda gıcık olmuş gibiydi şimdi ise bildiğin arkadaş olmuşlar haberi yoktu. "En son kanlı bıçaklıydınız desem." Diyerek gülümsedi.
"Önce yemekleri yiyoruz. Sonra bu boğaz manzarası karşı geri sayım yapıyoruz en son da da söyleyeceğim şeyler var ki bunları sen de merak ediyorsun. Bende cevaplarını çok merak ediyorum."
"Tamam." Elini şıklattığında hızla önlerine yemekler gelmeye başladı. Yemekleri yerken düşündü de buraya gelmeden önce istemsizce hazırladığı soruların hiçbirini soramıyordu. Sanki cevaplarını tuhaf bir şekilde almıştı. Sormak istediği şeyler buhar olup gitmişti ve yemeği sessizce yemişlerdi. Sanki yedikleri son yemekmiş gibi.
Ayağa kalkıp elinden tutunca o da ayağa kalktı. Tuhaf olansa elini tutmasına sesini çıkarmamasıydı. Karşısında eşsiz bir boğaz manzarası vardı. Sanki özel olarak seçilmiş gibiydi. Hala el ele tutuştuklarını geri sayım başlayınca anladılar. İçtenlikle elini sıktı Giray.
Giray ona döndü söylenecek iki şeyi söylemek için. O da merakla ona döndü.
"Mican sözümü kesme olur mu?"
"Tamam."
"Mican bu geceyi özel olarak ayarladım. Bildiğin gibi söyleyeceklerim var. Sen bir an önce duymak için çırpınırken bende cevapların ne olduğunu duymak istiyorum emin ol. O soruyu sormaktan korkmuyorum. Ama senin verecek olduğun cevaptan korkuyorum Mican. Bana vereceğin tepkiden. Aslıda bu söyleyeceklerim bir soru değil."
"Ne olduğunu söylesen artık Giray."
"Mican. Ben...Ben... Mican ben kışlaya geri dönüyorum."
"Ne? Bu kadar çabuk mu?" diye şaşkınlıkla sordu. "Aldığım izin süresi bitmek üzere." Ellerini bırakıp geri döndü Mican. Mutlu ve meraklı geldiği bu yoldan üzgün dönmek de varmış. Giray'ın kışlaya geri dönüyorum demesiyle içinden bir şeyler kopmuştu sanki. Ellerini bırakmış ormanlık yolda ilerlerken kolundan tutuldu. Onu hızla kendi tarafına çevirdi. Gözlerine baktığında o içten gülümseme yoktu, sanki hüzün vardı gözlerinde.
"Söyleyeceklerim bitmedi. Bende buradan ayrılmak istemiyorum tamam mı! Ama beni buraya bağlayan bir şey yok. Olmadı hiç." Son kalan gücüyle konuştu. Çok az kalmıştı, dokunsan ağlayacak duruma gelmişti Mican. "Gitsene o zaman seni buraya bağlayan bir şey yok madem ki!"
"Ya sen aptal mısın saf mısın? Anlamadın mı bu güne kadar? Kıskançlık krizlerim, sürekli seninle ilgilenmem. Günü bitirmeden senin karşına çıkıyorum Mican. Niye? Karşımdaki kız beni anlasın bana güvensin diye. Ben buradayım Mican. Kıskançlık krizlerim normal değil ve bunun sebebi sensin anladın mı? Seni bilerek karşı apartmana getirdim. Gözümün önünde ol diye. Başka köpekler sana bakamasın diye. Bu hoşlanmak değil. Bu... Bu aşk Mican.
Ben seni seviyorum Mican!" Sözler beyninde yankı yapınca bir an ne olduğunu anlayamadı Mican. Seni seviyorum Mican mı demişti? Ona. Ona. Bacakları bir an tutmadı ve Giray'dan destek aldı.
"İyi misin?" Kafasını sallayıp koluna tutundu. Kafasını kaldırıp gözlerinin içine baktı Mican. "Sen, seni seviyorum mu dedin ben mi yanlış duydum?" Karşında az önce esip gürleyen adam yok olmuş. Genç bir delikanlı vardı sanki. İçtenlikle gülümsedi. "Evet. Ben seni seviyorum Mican!" diye bağırdı ve boğaz yankı yaptı. O eşsiz sesi tekrar tekrar duydu. Kafasını eğip gülümsedi ve istemeden o kelimeler çıktı dudaklarından.
"Galiba bende." Önce bir hareket edemedi Giray. Sonra büyük elleriyle çenesini kavrayıp başını kaldırdı. Hala daha gülümsüyordu.
"Az önce ne dedin?" Kafasını eğdi, cevap vermek istese de olmadı. "Mican duymadım." Duymamış. Ne duymaması kesinlikle duydu diye düşündü. Kafası yerdeyken o eşsiz güzellikteki kelimeleri söyledi. Evet bu gün yeni yıl gecesiydi ve içindeki cesaret patlamasıyla söyledi işte.
"Bende seni seviyorum."
O anda tekrardan çenesini kavrayıp gözleriyle buluşturdu onu.Ve hızla dudaklarına dudaklarıyla bastırdı. Anlık şaşırmayla o da karşılık vermiş olabilirdi. Sonra ne yaptığının farkına varıp geri çekildi. Bunu gören Giray'sa kahkalara gömülmemek için kendini tuttuğu belli oluyordu.Yüzünü saklamak istercesine boynuna sarıldı. Ellerini belinde birleştirince gerçek mutluluğun onun için ne olduğunu anladı. Hayat kurtarmak ve sevmek. Gönülden sevmek. Fark edemese de Giray kalbine girip o tahta oturmuştu 'kalkmaya hiç niyetim yok' der gibiydi. Mutlulukla kafasını hafiften kaldırdı. Gökyüzünden eşsiz güzellikteki kar taneleri inmeye başlamıştı.
"Bunu da mı sen ayarladın?"
"Hayır. Bu senin şansın. Bu bizim şansımız. Yeni yıla seninle girdim seninle geçecek hiç kurtuluşun yok." deyip Mican'ı etrafında döndürdü. Oysaki geleceği kimse bilemez geleceğe hükmedemezdi. Belki sevinç ile geçecekti yılları belki de hüzünle. Bunu zaman gösterecekti. Beyaz kar taneleri içinde dans ediyorlardı sanki. Kar tanelerinin dansı ve onların dansı. Giray ve Mican'ın dansı...