Öğle güneşi şehrin sokaklarını yavaş yavaş ısıtırken, kafeler ve dükkânlar kendi telaşlarıyla hareketleniyordu. Hafif bir rüzgâr, sıcak havaya karışıyor, yaprakları hafifçe savuruyordu. Meyra, evinin penceresinden dışarı bakarken derin bir nefes aldı. Elinde küçük bir kağıt vardı; üzerindeki rakamlar, titrek ama net bir şekilde Alparslan’ın numarasını taşıyordu.
Kağıdı avuçlarında çevirip durdu. Her bir rakama bakarken kalbi hızla çarpıyor, elleri hafifçe titriyordu. “Arasam mı, aramasam mı?” diye kendi kendine fısıldadı. İçinde hem bir merak hem de hafif bir korku vardı; heyecan ve çekingenlik iç içe geçmişti.
Dışarıda öğle güneşi sokakları altın rengine boyarken, Meyra’nın iç dünyasında küçük bir fırtına kopuyordu. Telefon cebine dokundu, sonra tekrar kağıda baktı; kalbi, her titrediğinde daha hızlı çarpıyor, nefesi hafifçe hızlanıyordu.
“Ya konuşursam ve yanlış bir şey söylersem?” diye düşündü. Ardından, kalbindeki cesur ama çekingen ses ona fısıldadı.
“Ya da… belki de sadece konuşmak bile güzel olur.”
Meyra bir an durdu, pencereden dışarı baktı. Şehrin gürültüsü ve insanların telaşı, bir yandan onu sakinleştiriyor, diğer yandan kararsızlığını artırıyordu. Ellerini kağıdın etrafında sıkıca tuttukça, kalbinin ritmi onun kararını bekliyormuş gibi hissediyordu.
Telefonu eline aldı; parmakları biraz terliydi, derin bir nefes aldı ve hâlâ kararsızlığın içinde titrek bir cesaret bulmaya çalıştı. Bu küçük an, onun içindeki merak, heyecan ve belki de ilk adımın büyüklüğünü hissettirdi.
Meyra, sonunda kağıda bir kez daha baktı; gözleri rakamlarda kayboldu, nefesi hafifçe hızlandı ve içinden bir ses fısıldadı.
“Belki de şimdi… tam zamanı.”
Meyra, telefonun tuşlarına hafifçe dokundu. Parmakları titriyordu; kalbi sanki bir yarış pistindeymiş gibi hızlı hızlı çarpıyordu. Derin bir nefes aldı ve numarayı çevirdi.
Alparslan o sırada evinde, öğlen uykusundan yeni uyanmıştı. Telefonun çalmasıyla bir an şaşkınlıkla irkildi, ekrana bakınca bilmediği bir numarayı gördü ve sakince telefonu eline aldı. Uyku mahmurluğu sesini ele geçirmişti.
“Alo? " dedi. Ardından boğazını temizledi.
Meyra, telefonu kulağına götürürken hafifçe gülümseyerek ve titrek bir sesle
“merhaba. ben Meyra. Geçen gündefterime bıraktığın numarayı buldum ve ben de aramaya karar verdim. Nasılsın Alparslan .”
Alparslan’ın gözleri büyüdü, nefesi hafifçe kesildi.
“Sen… merhaba Meyra. İyiyim sen nasılsın? Aramanı beklemiyordum. Çok mutlu oldum şuan. "
Meyra, hafif utangaç ama kararlı bir sesle devam etti.
“Teşekkür ederim bende iyiyim. Notu yeni buldum ve o yüzden aramak istedim.”
Alparslan telefonu sıkıca kavradı, kalbi hızla çarpıyordu. Sesi hem şaşkın hem heyecanlı “çok mutlu ettin beni Meyra. Bir ara umudumu kaybetmiştim. " dedi.
Meyra dudaklarında hafif bir gülümsemeyle cevap verdi.
“hayatın koşturmacasından fark edememişim. Kusura bakma Alparslan."
Alparslan bir an duraksadı, sonra telefonu kulağında tutarak nefesini derin aldı.
" Hiç önemli değil"
Alparslan yeniden derin bir nefes aldı ve gülümseyerek "sonunda aradın ya" dedi.
O an, iki kalp bir anda birbirine daha yakın, mesafe sadece telefon kablosunun ucundaymış gibi silindi. Meyra’nın cesur adımı ve Alparslan’ın şaşkın ama heyecanlı tepkisi, ikisi için de unutulmaz bir ilk konuşma anı olmuştu.
Meyra, telefonu hafifçe kulağına yaslayıp gülümsedi, kalbi hızlı hızlı çarpıyordu. Alparslan, telefonu sıkıca tutarken hafifçe gülümsedi; bu beklenmedik ve heyecanlı an, ikisinin de gününü tamamen değiştirmişti.
Telefonun ucunda sessizlik kısa sürdü; Alparslan hafifçe derin bir nefes aldı, sesi heyecanla titriyordu.
“Meyra… seninle görüşmek isterim. Hatta bugün… belki biraz dışarı çıkabiliriz, bir kahve ya da kısa bir yürüyüş… Ne dersin?”
Meyra bir an durdu, kalbi hızla çarptı. Telefonda Alparslan’ın heyecanını, ses tonundaki sıcaklığı hissetti. Ama aynı zamanda içindeki çekingenlik de onu durdurdu. Hafifçe gülümsedi ve nazikçe cevap verdi.
“Alparslan… çok isterim ama bugün evdeyim, babamla birlikteyim. Onunla öğle yemeği hazırlıyoruz ve akşam da birlikteyiz.”
Alparslan, kısa bir duraksamadan sonra hafif bir gülümseme ile karşılık verdi
“Anladım… peki, başka bir zaman o zaman. Önemli değil. Ama biliyor musun… seninle yüz yüze konuşmayı sabırsızlıkla bekliyorum.”
Meyra dudaklarında hafif bir tebessümle
“Ben de… belki yarın ya da hafta sonu… ama bugün maalesef değil. Ama seninle konuşmak… bu da güzel bir başlangıç.” dedi
Alparslan telefonu hafifçe sıkıca kavradı, sesi hâlâ heyecanlıydı.
“Tamam… o zaman bekleyeceğim. Ama emin ol, sabırsızlanıyorum, Meyra. Senin sesin… günümü aydınlattı.”
Meyra bir an sessiz kaldı, ardından hafifçe gülümseyerek “Ben de… senin sesini duymak çok güzel oldu. Ama şimdi babamın yanına gitmem lazım.” dedi.
Alparslan sonunda hafifçe gülerek
“Anladım… peki, o zaman kısa bir süreliğine de olsa sana iyi günler diliyorum. Ama yakında görüşeceğiz, söz veriyorum.” dedi.
Meyra telefonu kapatırken kalbi hâlâ hızlı hızlı çarpıyordu. O an, iki kalp arasındaki mesafe hem biraz uzaktaydı hem de bir o kadar yakın… Telefonun ucunda başlayan heyecan, gerçek bir buluşmanın umudu ile daha da büyüyordu.
Meyra telefonu kapattıktan sonra bir an durdu, elinde hâlâ hafifçe titreyen telefonu tuttu. Kalbi hızla çarpıyor, nefesi hâlâ hafif kesik kesikti. Kendi kendine fısıldadı.
“Küçük bir yalandan zarar gelmez değil mi? "
Ama içten bir ses, hafifçe kalbinin derinliklerinden yükseldi ve itiraf ettirdi.
“Hayır… aslında ben… bunu kabul edemiyorum. Bunu söylemek bile heyecanımı bastıramıyor, kalbim hâlâ deli gibi çarpıyor.”
Meyra bir an durdu, gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Bu küçük ama anlamlı konuşma, onun içindeki heyecanın ve cesaretin ne kadar büyük olduğunu gösteriyordu. Küçük bir yalan belki zararsızdı, ama kalbinin atışları ve heyecanı, kendi içindeki duyguların gerçek olduğunu ortaya koyuyordu.
“Belki… belki de bu cesur adım, bugün atmam gereken bir adım olmalıydı,” diye fısıldadı kendi kendine. Dudaklarında hafif bir tebessüm oluştu; kalbinde hem merak hem de küçük bir mutluluk dalgası yükseldi.
Meyra, telefonu cebine geri koydu, derin bir nefes aldı ve hafifçe gülümsedi. Günün heyecanı hâlâ içinde, ama şimdi kontrolünü biraz olsun kazanmıştı. Yavaşça odasından çıkıp sessiz evin içinde mutfağa doğru adımladı. Ama a kalbinde hâlâ Alparslan’ın sesi yankılanıyordu.
Halbuki babası işte, annesi komşudaydı.
**
Meyra, evin kapısını hafifçe kapattı ve dışarı adımını attı. Sokaklar öğlen güneşiyle yavaşça ısınıyordu; hafif bir rüzgâr saçlarını savuruyor, şehrin uzaktan gelen gürültüsü ve araç sesleri yumuşak bir arka plan oluşturuyordu. Ayaklarının altındaki kaldırım taşları, onun hızlı ama kararlı adımlarını sessizce yansıtıyordu.
Eline telefonun verdiği heyecan hâlâ sinmişti; kalbi hâlâ hızlı hızlı atıyor, küçük bir gülümseme dudaklarında beliriyordu. Her adımıyla hem sabırsız hem de sakin bir heyecan hissediyordu.
Karargâha doğru yürürken, yol boyunca ağaçların gölgeleri sokağa serinlik veriyor, kuşların hafif cıvıltısı ve uzaktan gelen trafik sesi, Meyra’nın içindeki heyecanı yumuşatıyordu. Her viraj, her köşe onu biraz daha babasının yanına, biraz daha güvenli bir alanına yaklaştırıyordu.
Karargâhın girişine geldiğinde, dış duvarlar resmi ve güven veren bir duruş sergiliyordu. Meyra, derin bir nefes aldı, adımlarını biraz yavaşlattı ve gözleri çevresini taradı. Bahçede çalışan birkaç asker ve araçların hafif uğultusu, yerin ciddiyetini hatırlatıyordu; ama onun gözünde burası, babasının yanında olacağı bir güven limanıydı.
Giriş kapısından içeri adım attığında, karargâhın serinliği ve düzenli sessizliği Meyra’yı hemen sarmıştı. Ayak sesleri hafifçe yankılanıyor, duvarlardaki büyük haritalar ve görev planları mekâna ağırlık ve disiplin katıyordu. Meyra, adımlarını hızlandırdı ve babasının yanına doğru yürüdü; her adımda kalbindeki hem mutluluk hem de günün heyecanı daha da belirginleşiyordu.
Babasının bulunduğu odanın kapısına yaklaştığında, bir an durdu; derin bir nefes aldı ve hafifçe gülümsedi. İçeri girdiğinde, babasının sıcak bakışlarıyla karşılaştı ve bütün günün yorgunluğu, heyecanı ve merakı bir anda kayboldu. Karargâhın resmi ve ciddi ortamı, Meyra’nın babasının yanında kendini güvenli hissetmesiyle yumuşamıştı.
Alparslan evinde koltuğuna yaslanmış, telefonu elinde sıkıca tutuyordu. Gün boyunca zihninden silinmeyen tek şey, Meyra’nın sesi olmuştu; telefonu kapattıktan sonra hâlâ kulaklarında yankılanıyordu.
Kalbi hâlâ hızlı hızlı çarpıyor, göğsünde tatlı bir sıcaklık dalgalanıyordu. Gözleri hafifçe parladı, dudaklarında istemsiz bir gülümseme belirdi. Telefonun ucunda başlayan o kısa ama heyecan dolu konuşma, onun gününü tamamen değiştirmişti.
Alparslan, koltuğa yaslanırken derin bir nefes aldı ve sessizce kendi kendine fısıldadı.
“bu anı nasılda bekliyordum.”
Ellerini telefonun üzerinde hafifçe oynatarak, günün tüm yorgunluğunu unutmuş gibi oturdu. O küçük kağıttaki numara, bir köprü olmuş, iki kalbi birbirine yaklaştırmıştı. Mutluluk, içinde hafif bir dalga gibi yükseliyor, yüzüne yayılıyor ve onu hem şaşkın hem de heyecanlı bir hâle sokuyordu.
Alparslan gözlerini kapadı, hayalinde Meyra’yı düşündü. O küçük ses, o kısa konuşma, onun için adeta bir nefes, bir umut olmuştu. Kendi kendine hafifçe gülümsedi.
“Bunu unutmayacağım… her anı… ve umarım yakında gerçekten yüz yüze konuşabiliriz.”
O an, Alparslan’ın dünyası bir anlığına sessizleşmiş, ama içi sevgi, heyecan ve umutla dolmuştu. Meyra’nın cesur adımı, onun için unutulmaz bir mutluluk dalgası yaratmıştı.
Alparslan, sabahın erken saatlerinde karargâhta hazırlanmıştı. Üniformasının her dikişi, her detayı özenle yerli yerindeydi; ayakkabıları cilalı, kemeri düzgün şekilde takılmıştı. Yansıyan sabah ışığında ciddi ama kararlı bir duruş sergiliyordu. Bugün, yeni askeri öğrencilerle tanışacağı ve onları ufak bir sınavdan geçireceği gündü.
Sözlü sınav salonuna girdiğinde, heyecanlı ve biraz da gergin birkaç genç öğrenci önünde sıraya dizilmişti. Bazıları gözlerini kaçırıyor, bazıları ise dik durmaya çalışıyordu. Alparslan bir an onları dikkatle süzdü; gözlerinde sadece bir komutanın ciddiyeti değil, aynı zamanda mentorluk ve liderlik arzusu da vardı.
“Hoş geldiniz,” diyerek başladı, sesi hem otoriter hem de sıcaktı.
“Bugün sizler, cesaretinizi, kararlılığınızı ve azminizi göstereceksiniz. Bu yol kolay değil, ama doğru adımlar atarsanız, bu yol hayatınız boyunca sizinle olacak.”
Sınav boyunca sorular ardı ardına geldi.
Bazıları klasik liderlik ve disiplin sorularıydı.
“Bir ekip içindeki anlaşmazlığı nasıl çözersiniz?”
“Zor bir görevle karşılaştığınızda motivasyonunuzu nasıl korursunuz?”
“Acil bir durumda doğru karar vermek için neye öncelik verirsiniz?”
Bazı sorular ise gerçek hayattan alınmış örnekleri yansıtıyordu; Alparslan hafifçe gülümsedi.
“Geçen yıl, bir tatbikatta askerlerimizden biri acil bir durumla karşılaştı. Alarm verilmeden önce soğukkanlılıkla ne yapması gerektiğini biliyor muydu? Siz olsaydınız o anda ne yapardınız?”
“Bir arkadaşınız görev sırasında hata yaptı ve ekip tehlikeye girdi. Siz hem onu hem ekibi korumak için nasıl hareket ederdiniz?”
Her sorudan sonra öğrencilerin tepkilerini dikkatle gözlemledi. Kimi hızlı ve net cevaplar verirken, kimi düşüncelerini toparlamak için bir an durakladı. Alparslan, gözlerinde hem kararlılığı hem de merakı taşıyan gençleri görünce içten bir gülümseme sakladı; onların içindeki potansiyeli fark ediyordu.
Sınavın sonunda, Alparslan derin bir nefes aldı ve öğrencilerin önünde dikildi.
“Bugün sadece yeteneklerinizi ölçmedim, aynı zamanda karakterinizi ve cesaretinizi gördüm. Bu yol kolay olmayacak, ama hazır olanlar için, her adım birer fırsat olacak.”
Gençler, biraz rahatlamış ama hâlâ heyecanlı şekilde başlarını salladılar. Alparslan, onları dikkatle süzdü; gözlerinde hem bir rehber hem de bir mentor olarak taşıdığı sorumluluk belirgindi. Bugün, geleceğin askerlerinden bazılarıyla ilk ciddi temasını kurmuştu ve bu an, hem onları hem de onu bir adım daha ileriye taşımıştı.
Sınav salonunun kapısından çıktıktan sonra, Alparslan derin bir nefes aldı.
İçerideki gençlerin yüzlerinde, duruşlarında ve cevaplarında ipuçları vardı; bazıları cesur ve kendinden emin, bazıları ise çekingen ama kararlı bir ışık taşıyordu.
Kapının dışında, daha önce sınavı birlikte yürüttüğü yüzbaşı arkadaşı ona doğru yaklaştı. Arkadaşının gözlerinde aynı merak ve değerlendirme ciddiyeti vardı.
Alparslan başını salladı.
“Gel, birlikte değerlendirelim. Bu öğrencilerden bazıları gerçekten potansiyel taşıyor.”
İkili, salonun köşesine çekildi, gençleri dikkatle gözlemleyerek notlarını çıkardı. Alparslan, özellikle birkaç öğrencinin duruşuna takıldı; bakışlarındaki kararlılık, sorulara verdikleri net cevaplar ve kriz senaryolarına yaklaşımları onun dikkatini çekmişti.
Yüzbaşı Buğra hafifçe gülümseyerek sordu.
“Sen de mi bazılarını öne çıkardın?”
Alparslan başını salladı, gözleri hâlâ gençlerin üzerindeydi.
“Evet… birkaç kişi var. Özellikle acil durum sorularında gösterdikleri soğukkanlılık ve mantıklı yaklaşım beni etkiledi. Ama kimisi daha fazla yönlendirme ve disiplin gerektiriyor. Bu da normal; hepimiz ilk adımda mükemmel değiliz.”
İkili, notlarını karşılaştırırken sınav boyunca gözlemledikleri küçük detayları tartıştılar. Kimisi hızlı karar veriyor ama ekip uyumunda sıkıntı yaşıyor, kimisi disiplinli ama kriz anlarında tereddüt ediyor.
Alparslan hafifçe dudaklarını ısırdı.
“Her biri farklı yetenek ve karakter taşıyor. Doğru yönlendirme ve eğitimle hepsi güçlü birer asker olabilir.”
Yüzbaşı Buğra arkadaşına başını salladı.
“Evet… ama potansiyeli görüp doğru biçimde kanalize etmek bizim işimiz. Bugün sadece başlangıç. Gelecek, bu gençlerin ellerinde şekillenecek.”
Alparslan bir an sessizce gençleri izledi, gözleri onların gözlerine takıldı. İçinde hem bir gurur hem de sorumluluk duygusu vardı. Bu gençler, sadece asker adayları değil; geleceğin liderleri olabilirdi ve onların hayatlarına dokunmak, Alparslan için hem bir görev hem de bir onurdu.
Sınav salonunun dışında, Alparslan ve Buğra gençleri gözden geçirdi. Ellerinde not defterleri, gözlerinde ciddiyet vardı.
Alparslan derin bir nefes aldı.
“Bugün gördüklerimiz, beklentilerimizle örtüşüyor ama kimisi daha fazla yönlendirme gerektiriyor.”
Yüzbaşı Buğra başını salladı.
“Mesela o ilk öğrenci , duruşu çok iyi ama acil durum sorularında biraz panik yaşadı. İyi niyetli ama stres altında karar hızı düşük.”
Alparslan not defterine birkaç madde ekledi.
“Evet… 2. Öğrenci ise sorulara hızlı ve mantıklı cevap verdi, ekip uyumunda da iyi görünüyor. Ama liderlik vasfı ve inisiyatif alması üzerinde çalışması gerekiyor. Potansiyel yüksek.”
Bir başka öğrencinin değerlendirmesi sırasında Alparslan hafifçe dudaklarını ısırdı.
“3. Öğrenci , fiziksel yeterlilik ve disiplin konusunda iyi, ama iletişim ve problem çözme becerileri düşük. Eğitim ve rehberlik şart.”
Yüzbaşı arkadaşı ekledi.
“Dikkat edilmesi gereken nokta, kimseyi tamamen elenmiş saymamak. Potansiyel var ama doğru yönlendirme ve tekrar eğitimle gelişebilirler.”
Alparslan gözlerini salonun içindeki gençlerden ayırmadı.
“Gençler farklı yetenekler ve karakterler taşıyor. Bazısı güçlü ama acemilikten eksik, bazısı disiplinli ama liderlikte zayıf. Ama hepsinin içinde gelişmeye açık bir kıvılcım var. Bizim işimiz, o kıvılcımı ateşlemek.”
Yüzbaşı arkadaşı hafifçe gülümsedi.
“Gerçekçi olmak gerekirse, sadece birkaçı hemen hazır. Diğerleri zaman ve yoğun eğitimle yol alabilir. Ama hepsi için umut var.”
Alparslan başını salladı.
“Evet… ve işte bu, görevimizin en anlamlı kısmı. Onlara sadece askeri eğitim vermek değil, karakterlerini ve cesaretlerini de şekillendirmek.”
İkili, gençleri bir kez daha gözden geçirdi ve değerlendirme raporlarını birbirleriyle paylaştı. Her bir adayın güçlü ve zayıf yanları not edildi; gerçekçi, adil ve gelişime açık bir tablo ortaya çıkmıştı. Bu değerlendirme, hem öğrencilerin hem de Alparslan ve arkadaşının liderlik sorumluluğunun ciddiyetini gözler önüne seriyordu.
Meyra, iş görüşmesinden çıkarken adımlarını yavaşlattı. Dışarıda hafif bir rüzgâr yüzüne çarptı, ama içindeki sıkıntıyı dağıtmaya yetmedi. Görüşmenin üzerinden henüz birkaç dakika geçmişti ama olumsuz yanıtın ağırlığı hâlâ omuzlarındaydı.
“Bir kez daha… deneyim eksikliği,” diye mırıldandı kendi kendine, dudakları hafifçe bükülmüş. Ellerini cebine soktu, gözleri önünde şehrin kalabalığına kaydı. İnsanlar hızlı adımlarla geçiyor, hayat kendi temposunda akıyordu; ama o, bir yerde sıkışmış gibi hissediyordu.
Meyra’nın aklında sürekli aynı soru vardı.
“Deneyim istemiyorlar mı, Peki deneyim kazanmak için fırsat nasıl elde edilecek?”
Günümüzün gençlerinin sıkça karşılaştığı bir durumdu bu; işverenler deneyim arıyor, gençler ise deneyim kazanmak için işe başlayamıyordu. Bu çelişki, hem umutları hem de sabrı sınayan bir kısır döngüydü.
“Her görüşme bir umut ışığı gibi başlıyor, ama sonunda yine hayal kırıklığı,” diye iç geçirdi. Kendisini haklı çıkarmaya çalıştı, ama farkındaydı ki bu durum yalnızca kendi başına gelen bir şey değildi. Birçok genç, aynı sorunu yaşıyor; iş dünyası genç yetenekleri sürekli deneyim talebiyle zorluyor, ama onları destekleyecek fırsatlar çoğu zaman yetersiz kalıyordu.
Meyra derin bir nefes aldı, hafifçe omuzlarını dikleştirdi. “Belki de pes etmemeli,” diye düşündü.
Her olumsuz yanıt, ona hem sabır hem de kararlılık kazandırmalıydı. Ama yine de kalbinde hafif bir burukluk vardı; haksızlık gibi geliyordu bu sürekli ‘deneyim’ talebi.
Sokak boyunca yavaş adımlarla yürürken, kafede geçirdiği zaman, Alparslan’la yaşadığı heyecan ve küçük mutluluk dalgaları aklına geldi. Günün hem güzel hem zor yanlarını bir arada taşıyor, kalbi hem hayal kırıklığı hem de umutla doluydu.
Akşam yemeği bitmiş, evin sıcak ışıkları yavaş yavaş odalara dağılmıştı. Meyra babasıyla kısa bir sohbet ettikten sonra odasına çekildi. Kapıyı sessizce kapattı, bir an yatağın kenarına oturdu. Gün boyunca yaşadığı tüm heyecan, hayal kırıklığı ve küçük mutluluklar kafasının içinde birbirine karışmıştı.
Elinde telefonu vardı; ekran ona Alparslan’ın numarasını hatırlatıyor, kalbi hızla çarpıyordu. “Yarın… belki buluşabiliriz,” diye düşündü kendi kendine.
Ama parmağı mesaj kutusunun üzerinde durduğunda bir an tereddüt etti.
“Ya yanlış bir şey söylersem? Ya erken olursa? Ya… heyecanımı bastıramazsam?”
Küçük bir içsel savaş başladı. Kalbi bir yanda cesaret fısıldarken, mantığı onu durduruyordu. Derin bir nefes aldı, telefon ekranına bakarken dudakları hafifçe büküldü. Parmağı mesaj kutusuna hafifçe dokundu, sonra çekti.
Bir süre sessizce oturdu, gözleri pencere önünde parlayan sokak lambalarına kaydı.
“Belki de bir adım atmalıyım… ama ya…” diye kendi kendine mırıldandı.
Sonunda, küçük bir kararlılık dalgası geldi ve titrek ama net bir şekilde parmağı ekrana dokundu. Mesaj yazmaya başladı.
“Merhaba Alparslan… yarın buluşmayı ister misin?”
Bir an duraksadı, nefesini tuttu. Gönder tuşuna dokunmak, hem bir cesaret hem de bir heyecan testiydi. Kalbi hızla çarparken, gözleri hafifçe parladı; bu küçük mesaj, belki de günün en büyük adımıydı.
Meyra telefonu elinde tutarak bir süre bekledi, kararsızlık ve heyecan bir arada kalbini sarıyordu. Nihayet bir kez daha derin bir nefes aldı ve gönder tuşuna bastı. Küçük bir gülümseme dudaklarında belirdi; artık beklemek, heyecanla dolu bir sabahı çağırıyordu.
Alparslan, günün yoğun sınav ve değerlendirmelerinden sonra karargâhtan çıkarken arabasına doğru yürüyordu. Üniforması hâlâ düzenli, adımları kararlıydı; ama gün boyunca yaşadığı heyecan ve sorumluluk yorgunluğu hafifçe omuzlarına çökmüştü.
Telefonu cebinde hafifçe titredi. Ekrana baktığında, Meyra’dan gelen bir mesaj gördü. Kalbi bir anda hızla çarptı, gözleri mesajı okurken hafifçe parladı.
“Merhaba Alparslan… yarın buluşmayı ister misin?”
Alparslan duraksadı, derin bir nefes aldı ve hafifçe gülümsedi. İçindeki heyecan dalgası bir anda yükseldi; günün yorgunluğu, mülakatın ciddiyeti ve sorumluluğu bir an için kaybolmuş gibiydi.
Hemen cevap yazdı.
“Kesinlikle… yarın buluşalım, sabırsızlanıyorum.”
Gönder tuşuna bastığında, kalbindeki sevinç ve heyecan bir an patladı. Arabasına doğru yürürken hafifçe gülümsedi, yüzünde hem şaşkınlık hem de mutluluk vardı. Meyra’nın mesajı, günün tüm yorgunluğunu silmiş, ona hem enerji hem de neşe vermişti.
Adımlarını hızlandırdı; arabasına bindi, direksiyona geçerken gözleri hafifçe parladı ve kendi kendine mırıldandı.
“Yarın… sonunda buluşacağız. Meyra’yı yeniden göreceğim… ve belki bu sefer her şey biraz daha yakın olacak.”
O an, günün yoğunluğu bir kenara itilmiş, sadece iki kalbin birbirine yaklaşacağı sabahın heyecanı Alparslan’ın dünyasını doldurmuştu. Arabayı çalıştırıp yola koyulurken, zihninde Meyra’nın sesi, gülümsemesi ve o küçük cesur adımı tekrar tekrar canlanıyordu.