7. Bölüm

2799 Kelimeler
Öğlen saatleri yaklaşırken Ankara’nın serin havası hafif bir rüzgârla sokaklarda gezinmeye başlamıştı. Güneş bulutların arasından arada bir kendini gösteriyor, şehrin taş sokaklarını yumuşak bir ışıkla aydınlatıyordu. Meyra, odasında aynanın karşısında duruyordu. Bugün özenle hazırlanmıştı; buluşma heyecanı, kalbindeki hızlı atışlarla yansıyordu. Üzerine dizlerinin hemen altında biten, ince ama sıcak tutan triko bir elbise giymişti. Elbise, hem şık hem de rahat bir görünüm veriyor, Ankara’nın serin öğle havasına tam uyuyordu. Ayağında, elbiseye uygun, hafif topuklu deri botları vardı. Saçlarını hafif dalgalarla şekillendirmiş, omuzlarının üzerine doğal bir şekilde dökülüyordu. Makyajı, doğal güzelliğini ön plana çıkaracak şekilde özenle yapılmış, hafif tonlarda göz farı ve dudak rengi ile sıcak bir ifadeye kavuşmuştu. Birkaç kez derin bir nefes aldı, hafifçe gülümsedi ve son bir kez aynada kendine baktı. “Hazırım,” dedi kendi kendine, içten bir heyecanla. Buluşma saati yaklaştığında, kalbi hem merak hem de heyecanla doluydu. Çantasında telefonunu ve küçük kişisel eşyalarını kontrol etti, hafifçe cebine elini attı ve kapıyı sessizce kapattı. Sokaklara adımını attığında Ankara’nın serin öğlen rüzgârı yüzüne çarptı; triko elbisesi hafifçe dalgalandı, saçları rüzgârla hafifçe oynadı. Buluşma noktasına doğru yürürken, gözleri etrafa dikkatle bakıyor, kalbi her adımda biraz daha hızlı çarpıyordu. Her sokak köşesi, her ışık direği, onu hem heyecanlandırıyor hem de sabırsızlandırıyordu. O sırada Alparslan da buluşma yerine yaklaşmış, arabasını park etmiş ve karşısına çıkacak olan Meyra’yı hayal ediyordu. Gün boyunca zihninde sadece onun gülümsemesi, sesinin sıcaklığı ve telefon konuşmalarının verdiği heyecan dönüp duruyordu. Ve tam saat 14.00’te, Ankara’nın serin ama güneşli öğle havasında, iki kalp birbirine doğru yaklaşmaya başladı. Meyra, hafif gülümseyerek yürürken, Alparslan gözlerini ona dikmiş, hafifçe gülümseyerek onu bekliyordu. Meyra, buluşma noktasına yaklaşırken kalbi hızla çarpıyordu. Ankara’nın serin öğlen rüzgârı saçlarını hafifçe oynatıyor, elbisesi ve botlarıyla adımlarını yumuşak ama kararlı kılıyordu. Her adımında heyecanı büyüyor, bir yandan da küçük bir çekingenlik hissediyordu. Alparslan, caddenin köşesinde bekliyordu. Gözleri hafifçe kısılarak Meyra’yı aradı ve bir an gördüğünde yüzünde hafif bir şaşkınlık, ardından bir gülümseme belirdi. Kalbi hızlı hızlı çarparken, bir yandan da kendi heyecanını kontrol etmeye çalışıyordu. Meyra onu fark ettiğinde, hafifçe gülümsedi ama adımlarını hızlandırmadı; mesafeyi biraz korumak istiyordu. Alparslan ise birkaç adım ona doğru atarak “Merhaba, Meyra” dedi, sesi hem sıcak hem de hafifçe heyecanlı. Meyra, hafifçe başını sallayarak cevap verdi. “Merhaba, Alparslan…” Sesi nazik, yumuşak ama hâlâ mesafeliydi; gülümsemesinde hem bir sıcaklık hem de küçük bir çekingenlik vardı. Alparslan, hafifçe öne eğildi, ellerini cebinden çıkardı ve gözlerinde o tanıdık heyecanla “seni Görmek iyi geldi. Sesini telefonda duymak güzeldi ama yüz yüze… çok farklı.” dedi. Meyra hafifçe gülümsedi, ellerini çantasında birleştirdi ve bir adım geri çekildi. “Evet… yüz yüze… biraz daha farklı, evet.” Aralarındaki mesafe, ikisinin de duygularının hızını kesiyordu; ama gözlerdeki sıcaklık ve hafif gülümsemeler, samimiyetin küçük işaretlerini veriyordu. Konuşmaları kısa ve nazikti, ama her kelime, içten bir merak ve heyecan taşıyordu. Alparslan hafifçe başını salladı “Peki yürüyüşe çıkalım mı? Buralar çok kalabalık, belki sakin bir yer bulabiliriz.” Meyra, hafif bir tereddütle ama sonunda başını salladı. “Tamam… yürüyelim.” Ve böylece, hem samimi hem de mesafeli bir başlangıçla, iki kalp Ankara’nın serin öğle havasında yavaş yavaş birbirine yaklaşmaya başladı. İlk adımlarında çekingenlik vardı, ama her adım, heyecan ve merak dolu bir yolculuğun başlangıcıydı. Meyra ve Alparslan, buluşma noktasından ayrılırken Ankara’nın öğle güneşi hafifçe bulutların arasından sızıyordu. Sokaklar sessiz, rüzgâr hafifçe serinletici, taş kaldırımlar adımlarını yumuşak bir ritme dönüştürüyordu. İkisi başta fazla konuşmadı; sessizliklerinde hem bir rahatlık hem de birbirine alışma çabası vardı. Ara sıra göz göze geldiklerinde hafif gülümsemeler paylaşıyor, ama mesafe hâlâ korunuyordu. Kalpleri hızlı hızlı çarpıyor, adımlarındaki ritim, sessiz bir uyum yaratıyordu. Bir köşe sokağa dönüp yürürken, küçük ve sakin bir kafe dikkatlerini çekti. Ahşap kapısı, hafif buharlı camları ve küçük bahçesiyle adeta onları davet ediyordu. Alparslan hafifçe başını salladı. “Burası güzel görünüyor… oturabiliriz istersen .” Meyra, hafifçe gülümsedi ve başını salladı. “Evet… sessiz ve sakin.” İkisi kafeye girdiğinde, sıcak ışık ve kahve kokusu hemen ruhlarını sarstı. Ahşap masalar, rahat sandalyeler ve hafif arka planda çalan yumuşak müzik, mekâna dingin bir hava katıyordu. Çıkardıkları hafif hışırtılar dışında sessizlik neredeyse tamdı. Alparslan kapının yanındaki masaya oturdu, Meyra karşısına geçti. Göz göze geldiklerinde küçük bir gülümseme tekrar belirdi; ama ikisi de ilk buluşmanın heyecanını ve mahcubiyetini hissettiği için, mesafeyi korumaya devam ediyordu. Meyra çantasını yanındaki sandalyeye bıraktı, Alparslan ise ellerini masanın üzerinde birleştirip ona bakıyordu. Sessizlikleri, kelimelerden daha fazlasını anlatıyordu; kalplerindeki heyecan, gözlerdeki sıcaklık ve küçük gülümsemeler, aralarındaki bağı sessizce ortaya koyuyordu. Kafe, dış dünyanın gürültüsünden uzak, sadece onların sessiz buluşması için ayrılmış gibiydi. Ankara’nın serin öğle havası ve bu küçük mekân, iki kalbin birbirine yaklaşması için mükemmel bir arka plan sunuyordu. Garson masaya yaklaştığında, ikisi de hafifçe sessizlikten çıkıp siparişlerini verdiler. Meyra, sıcak bir latte isterken Alparslan sade bir filtre kahve tercih etti. Siparişler verildikten sonra kısa bir sessizlik oluştu; kahve kokusu, ahşap masaların sıcaklığı ve kafenin dingin havası arasında bir an için zaman yavaşlamış gibiydi. Alparslan, hafifçe gülümsedi ve kendini tanıtmaya başladı. “Ben… 31 yaşındayım,” dedi, sesi nazik ama içtendi. “Şehir merkezinde biraz uzakta yaşıyorum; aslında küçük bir sitenin içinde müstakil evlerden birinde. Ama fırsat buldukça şehir dışına çıkmayı seviyorum. Geçen yıl Kapadokya’ya gittim, balon turuna katıldım. Görmen gereken bir manzara… havadan bakınca her şey küçük ve huzurlu görünüyor.” Meyra, dikkatle dinledi, hafifçe başını salladı ve gülümseyerek “Balon turu… kulağa heyecanlı geliyor. Ben de görmek isterdim.” dedi. Alparslan devam etti. “Geçen yaz da Ege kıyılarını gezdim; küçük kasabalar, sahil kenarındaki kafeler… her biri farklı bir huzur veriyor insana. Özellikle akşamüstleri sahilde yürüyüş yapmak çok rahatlatıcı. Sen hiç gittin mi oralara?” Meyra hafifçe omuz silkti, gözlerinde merak belirdi. “Birkaç kez… ama ben daha çok Ankara’ya yakın yerleri tercih ediyorum. Ama senin bahsettiklerini görmek isterdim doğrusu.” Alparslan hafifçe başını eğdi, gözlerinde küçük bir gülümseme belirdi. “Gezmek… bazen insanın ruhunu açıyor. Farklı şehirler, farklı insanlar… her biri insana bir şeyler öğretiyor.” Meyra bir an durdu, hafifçe gülümsedi ve sonra kendi cevabını verdi. “Evet, gezmek gerçekten farklı bakış açısı kazandırıyor. Ben de fırsat buldukça yeni yerler görmek istiyorum.” Kısa bir sessizlik oldu; kahve kokusu ve hafif müzik, ikisinin arasındaki sessiz ama samimi iletişimi tamamlıyordu. Alparslan mesleğinden hiç bahsetmedi; sadece yaşını, yaşam tarzını ve gezdiği yerleri anlattı. Meyra, onun bu gizemli hâlini fark etti; gözlerinde hem merak hem de hafif bir heyecan belirdi. İkisi, kahvelerini alana kadar küçük gülümsemeler ve hafif bakışmalarla sessizliği paylaştılar. Her kelime, her cümle, hem samimiyet hem de küçük bir mesafeyi koruma çabasını ortaya koyuyordu. Alparslan, kendi hayatını anlatmayı bitirdikten sonra hafifçe başını Meyra’ya çevirdi. Gözlerinde merak vardı; karşısındaki kişinin sessizliği ve hafif çekingenliği dikkatini çekmişti. Meyra derin bir nefes aldı, ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve hafifçe gülümsedi “Ben… 22 yaşındayım,” dedi, sesi yumuşak ama içten. “Aslında mimarlık okudum ama şu an işsizim. Yeni mezun olduğum için, biraz zorlanıyorum. Ailemle birlikte yaşıyorum ve tek çocuğum.” Alparslan, gözlerinde hafif bir dikkat ve anlayışla dinledi. Meyra’nın gözlerinde hem gurur hem de küçük bir endişe vardı; yaş farkını içten içe biraz dert ediyordu. Meyra devam etti, hafifçe gülümseyerek “Bazen düşünüyorum… neden yeni mezun birine iş vermek istemiyorlar. Ama… neyse, işte böyle. Kendimle ve hayatımla ilgileniyorum. Ama keşke kendi ayaklarımın üzerinde durabilsem.” dedi. Alparslan, sessizce hafifçe başını salladı ve samimi bir gülümseme ile karşılık verdi. “Bence bu çok doğal… herkesin zamanı farklı. Ve senin azmin… bunu görmek güzel ve bence dert etme mutlaka seninde nasibin bir yerlerdr gizli. " Meyra, onun sözlerinden biraz rahatlamış gibi hafifçe gülümsedi. İçten içe yaş farkını hâlâ düşündüyse de, Alparslan’ın yaklaşımı ve sıcaklığı, endişelerini biraz olsun hafifletmişti. Aralarındaki sessizlik, bu sefer gergin değil; hafif bir samimiyet ve güven havası taşıyordu. Kahveleri masaya geldiğinde, ikisi de kısa bir süreliğine bakışlarını kahvelerine çevirdi, ama gözlerinde o küçük merak ve heyecan ışığı hâlâ vardı. Kafenin hafif loş ışıkları, öğleden sonraki serin Ankara havasını tamamlıyordu. Saatler ilerledikçe, kahvelerini yudumlarken Meyra ve Alparslan arasındaki sohbet daha da içtenleşti. Başlangıçtaki hafif mesafe yavaş yavaş eriyordu; her kelime, her gülümseme aralarındaki bağı güçlendiriyordu. Meyra, şehirde en sevdiği küçük parkları, kitaplardan öğrendiği ilginç mimari detayları anlatıyor, Alparslan ise bu hikayeleri dikkatle dinliyor, ara ara kendi deneyimlerini ve gözlemlerini paylaşıyordu. Her iki taraf da karşısındakini daha iyi anlamaya çalışıyor, birbirlerinin hayal dünyasına adım adım giriyordu. “Biliyor musun,” dedi Alparslan, gözlerinde sıcak bir parıltı ile, “gezdiğim her şehirde fark ettiğim bir şey var; insanlar ve küçük detaylar, şehrin ruhunu oluşturuyor. Senin anlattıklarını dinlerken, Ankara’yı farklı bir gözle görmek mümkün.” Meyra hafifçe gülümsedi, gözlerinde hem şaşkınlık hem de keyif vardı. “Gerçekten mi? Ben… bazen kendimi küçük detaylarda kaybederim. Ama senin sözlerini duyunca, şehir daha büyük ve yaşanmış gibi geliyor.” Aralarında kısa bir sessizlik oluştu; ama bu sessizlik gergin değildi. Kahveler yavaş yavaş bitmiş, ama sohbetin ritmi hâlâ akıyordu. Küçük gülümsemeler, ara ara hafif kahkahalar ve göz teması, ikisinin de kalbinde artan bir sıcaklık yaratıyordu. Meyra, hafifçe saçını kulağının arkasına attı ve içten bir soru sordu. “Sen… çoğu zaman böyle sakin ve içten mi oluyorsun? İnsanlarla konuşurken hep bu kadar rahat mı hissediyorsun?” Alparslan, kısa bir duraklamadan sonra cevapladı. “Sanırım… evet, ama sadece karşımda doğru kişi varsa. İnsanlarla konuşmak, anlamak ve anlamlandırmak… benim için önemli. Seninle konuşmak ise kolay ve rahat.” Meyra, hafifçe başını eğdi ve gülümsedi. İçten içe kalbi hızla çarpıyor, ama aynı zamanda huzur doluydu. Saatler boyunca devam eden bu samimi sohbet, sadece kelimelerle değil, bakışlarla, küçük jestlerle ve paylaşılan sessizliklerle de ilerliyordu. Kafenin sıcak ortamı, dışarıdaki serin öğle havası ve Ankara’nın hafif gürültüsü, adeta onların dünyasında kaybolmuş gibiydi. Saatler geçmiş, ama ikisi de zamanın farkında değildi; sadece birbirlerinin yanında olmanın verdiği huzur ve mutluluk vardı. Saatler ilerlemiş, kafenin hafif ışıkları artık akşamın huzurlu havasına karışmıştı. Ankara’nın serinliği, şehrin sokaklarını yavaşça sararken, kahve fincanları masada boşalmış, sohbet ise hâlâ canlı bir şekilde devam ediyordu. Alparslan hafifçe gülümsedi, gözlerini Meyra’dan ayırmadan “Peki… akşam yemeğine çıkmaya ne dersin? Hem sohbeti biraz daha sürdürebiliriz, hem de şehirde farklı bir yer göstermek isterim.” dedi. Meyra, hafifçe gözlerini kaçırdı ve ellerini masa dabirleştirdi. İçten içe hem heyecanlı hem de çekingen hissediyordu. Bir an duraksadı, sonra küçük bir gülümsemeyle başını salladı. “Tamam… olur, seve seve.” Alparslan, bu cevabı alınca gözlerinde hafif bir sevinç parladı ve başını hafifçe eğdi. Meyra ise telefonunu eline alarak annesine kısa bir mesaj yazdı. “Anne, İpek’le buluştum, yemek yiyip geleceğim. Endişelenme, geç kalmam.” Mesajı gönderdikten sonra hafif bir rahatlama hissetti, ama kalbi hâlâ heyecanla çarpıyordu. Alparslan, bunu fark etmiş gibi hafifçe gülümsedi ve kapının önüne yöneldi. “Hazırsan çıkabiliriz.” Meyra hafifçe başını salladı, gözlerinde heyecan ve küçük bir çekingenlik karışımı vardı. Adımlarını Alparslan’ın ritmine uydurarak, akşam Ankara’sının serin sokaklarında yavaşça yürümeye başladılar. Her adımda, aralarındaki samimiyet ve sıcaklık daha da belirginleşiyordu. Ankara’nın akşam serinliği, hafif rüzgârı ve sokak lambalarının yansıması, bu küçük buluşmayı daha özel kılıyordu. Meyra, hem heyecanlı hem de biraz utangaç bir şekilde Alparslan’ın yanında yürürken, kalbinde gelecek saatlerin nasıl geçeceğini merak ediyordu. Alparslan ve Meyra, arabaya vardıklarında Alparslan hafifçe gülümsedi ve nazikçe kapıyı açtı. “Buyur lütfen,” dedi, gözlerinde hem sıcaklık hem de hafif bir heyecan vardı. Meyra hafifçe gülümsedi ve arabaya bindi. Ön koltuğa oturduğunda hafif bir rahatlama hissi yayılmıştı; Alparslan’ın nazik davranışı, içtenliği ve samimiyeti onu hem huzurlu hem de heyecanlı kılmıştı. Araba sessiz bir ritimde ilerlerken, hafif bir sohbet başladı. Ankara’nın akşam ışıkları pencereden süzüldü; sokak lambaları ve binaların yansıması arabaya sıcak bir atmosfer kattı. “Burası sık gittiğin bir yer mi?” diye sordu Meyra, gözlerini hafifçe camdan dışarı kaydırarak. Alparslan hafifçe gülümsedi. “Hayır, aslında yeni keşfettiğim bir restoran. Şık ama çok gösterişli değil, sadece samimi bir yer. Hem yemekleri hem de ortamı oldukça hoş.” Meyra başını hafifçe salladı, gözlerinde merak ve heyecan karışımı bir ifade vardı. “Güzel… böyle sakin ve hoş mekanları seviyorum.” Yol boyunca hafif sohbet devam etti; günün küçük detayları, gezilen yerler ve ikisinin paylaştığı ufak deneyimler birbirini takip etti. Kahkahalar, hafif gülümsemeler ve bakışmalar, arabadaki sessizliği zaman zaman neşeli bir enerjiyle dolduruyordu. Alparslan arabayı restorana yaklaştırdığında hızlıca arabadan indi ve kapıyı bir kez daha nazikçe açtı. “gel bakalım ,” dedi, gözlerinde bu sefer hafif bir tebessüm ve aynı zamanda koruyucu bir tavır vardı. Meyra, arabadan inerken hafifçe gülümsedi ve içten bir teşekkürle “Teşekkür ederim, Alparslan.” dedi. Alparslan, kapıyı kapatırken hafifçe başını salladı. “Rica ederim… hadi, güzel bir akşam olsun.” Aralarındaki mesafe hâlâ korunuyordu ama artık sessizlikten doğan hafif gerginlik yerini küçük bir samimiyet ve rahatlığa bırakmıştı. Sadece bir restorana gitmek, ama birlikte olmak, ikisi için de küçük ama değerli bir anı haline geliyordu. ** Cem ve Elif, modern evlerinin rahat salonunda baş başa oturuyorlardı. Akşamın sakinliği, dışarıdaki şehir ışıklarıyla birleşmiş, evin içinde sıcak ve huzurlu bir atmosfer yaratmıştı. Elif, hafifçe gülümseyerek Cem’in yanına yaklaştı ve omzuna dokundu. “Bugün her şey çok güzeldi… seninle bu akşamı paylaşmak iyi geliyor,” dedi, sesi yumuşak ve içten. Cem, hafifçe başını eğdi, elini Elif’in eline koydu ve gözlerinin içine bakarak “Ben de aynı şekilde hissediyorum. Sen yanımdayken, tüm günün yorgunluğu bir anda kayboluyor,” dedi. Elif hafifçe başını Cem’in omzuna yasladı, derin bir nefes aldı ve içten bir gülümsemeyle “Bazen düşünüyorum, hayat bazen karmaşık görünüyor ama seninle her şey çok basit ve güzel.” dedi. Cem, Elif’in saçlarını hafifçe okşadı, gözlerinde sevgi ve hayranlıkla “Seninle birlikte olmak… her zaman doğru hissettiriyor. Bu ev, bu an seninle tamamlanıyor.” dedi. Elif, Cem’in sözleriyle hafifçe gülümsedi ve gözlerini kapatarak sessiz bir anın tadını çıkardı. Aralarındaki mesafe tamamen yok olmuştu; gözlerdeki sevgi, ellerin birbirine kenetlenişi ve sessiz dokunuşlar, kelimelerden daha fazlasını anlatıyordu. Cem, hafifçe eğildi ve Elif’in yanaklarından birini okşadı. “Biliyorum… bazen hayat bizi zorlayabiliyor ama seninle olmak… her şeyden daha değerli,” dedi, sesi derin ve samimiydi. Elif, Cem’in elini daha sıkı tuttu ve hafif bir kahkahayla “Seninle her şey kolay… ve böyle anlarda sadece sen ve ben varız gibi hissediyorum.” Dedi. İkisi, baş başa geçirdikleri bu akşamda sessizce birbirlerine sarıldı; zaman adeta durmuştu. Şehirdeki gürültü, sorumluluklar ve dış dünyadaki karmaşa, sadece birkaç saatliğine yok olmuştu. Bu romantik ve samimi an, evliliklerinin en sıcak ve özel anlarından biri olarak hafızalarına kazındı. Serhat, Ankara’nın akşam serinliğinde tek başına yürüyordu. Askerliğin disiplinli ve yoğun hayatı, onun hayatında birçok şeyi düzenlemiş, ama duygusal açıdan bazı boşluklar bırakmıştı. Gözüne bir kafede ışıklar çarptığında, dikkatini çeken bir sahne oldu: eski nişanlısı, başka bir adamla birlikte oturuyordu. Serhat bir an durdu, kalbi sıkıştı. Gözlerinin önünde canlanan geçmiş anılar, içindeki boşluğu daha da derinleştirdi. Kendi kendine fısıldadı. “İyi ki asker oldum… yoksa belki hâlâ onunla birlikte olmayı isterdim…” Kafeye doğru yaklaşamadı; sadece uzaktan izlemekle yetindi. Eski nişanlısının gülümsemesi ve yanında oturan adamın rahat tavırları, Serhat’ın içini acıtan bir gerçekti: artık ondan ayrıydı ve hayat devam ediyordu. Serhat ellerini cebine soktu, omuzları hafifçe düştü ve derin bir nefes aldı. Ankara’nın akşam rüzgârı saçlarını hafifçe dalgalandırıyor, ama bu serinlik onun içindeki hüznü dindiremiyordu. “Belki de bu… olması gereken,” diye mırıldandı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar hafifti. “Onun mutlu olması, benim için yeterli… ama… içim buruluyor.” Gözlerinde hafif bir ıslaklık belirdi; bu sadece bir hüzün değildi, aynı zamanda kayıp ve özlem karışımı bir duygu seliydi. Serhat, kafeden uzaklaşırken adımlarını ağırlaştırdı, sessizliğe gömüldü. İçindeki boşluğu kapatacak hiçbir şey yoktu; askerlik onu güçlü kılmıştı, ama kalbini korumaya yetmiyordu. Sokak lambalarının altında yürürken, Serhat’ın yüzünde hem bir kararlılık hem de derin bir hüzün vardı. Eski anılar ve kayıplar, onun sessizliğinde yankılanıyordu; ama bir yandan da ilerlemek zorundaydı. Hayat, ona sabır ve güç öğretiyordu; ama aşkın izi hâlâ kalbinde, sessiz ama derin bir şekilde duruyordu. Akşamın ilerleyen saatlerinde, Tuncay, Baran ve Murat şehir merkezindeki küçük bir barda buluştular. Günün yorgunluğu üzerlerinden akıp gidiyor, iş ve görev stresini bir nebze de olsa geride bırakmak istiyorlardı. Barda hafif ışıklar ve canlı müzik ortamı daha da samimi hale getiriyordu. Tuncay, bar tezgâhına yaklaşarak biralar sipariş etti; Baran ve Murat hafifçe gülerek birbirleriyle atışıyor, günün stresini küçük şakalarla dağıtmaya çalışıyordu. Baran, elindeki bardakla hafifçe sallandı ve gülümsedi. “Ya, bugün resmen üst üste nöbet tutar gibi çalıştık. Bu bardak bize iyi gelecek, değil mi?” Murat hafif gülümsemeyle cevap verdi. “Kesinlikle! Hem biraz müzik, hem biraz sohbet, görev stresini unutturur.” Tuncay, bardan gelen bir yudum birayı alırken hafifçe başını salladı. “Bazen böyle anlar lazım… sadece üçümüz, biraz gülüp eğlenmek. Sonra tekrar her şeyin üzerine gidebiliriz.” Üçü birlikte hafif kahkahalar eşliğinde masaya oturdular. Müzik hafifçe yükseliyor, ışıklar bardaki camlara yansıyordu. Gecenin sıcaklığı ve arkadaşlık havası, yorgun bedenleri ve zihinleri biraz olsun rahatlattı. Baran bir an durdu, bardaki ortamı süzdü ve gülerek “Biliyor musunuz, böyle anlarda görevler, sorumluluklar, hepsi uzaklaşıyor. Sadece buradayız, sadece birbirimizle.” dedi. Tuncay ve Murat başlarını salladı; gözlerinde yorgunluk ve hafif bir rahatlama vardı. O an, sadece arkadaş olmanın verdiği huzur ve küçük kaçış, tüm streslerini unutturuyordu. Barda geçen saatler, görev yorgunluğunu bir nebze de olsa silmiş, üç arkadaşın arasındaki bağları güçlendirmişti. Sohbetler, kahkahalar ve paylaşılan sessizlik, onların bir arada olmanın ve birlikte olmanın değerini hissettiriyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE