Güneş yavaş yavaş batarken Emre, görevden döndükten sonraki birkaç boş günün tadını çıkarmak için sahil kenarındaki küçük kafelerden birine uğramıştı. Kafasını dağıtmak için kitap okuyor, bir yandan da kahvesini yudumluyordu. O sırada yan masadan yere düşen bir defter dikkatini çekti.
Defteri alıp masaya bırakmak için eğildiğinde göz göze geldiği kızın mahcup gülümsemesi Emre’nin kalbine dokunmuştu.
“Sanırım bu size ait,” dedi Emre, defteri uzatarak.
Kız hafif utangaç bir ses tonuyla teşekkür etti.
“Evet, çok sağ olun… Az daha bütün notlarım kayboluyordu.”
Emre deftere göz ucuyla baktığında üzerinde çizimler olduğunu fark etti.
Merakla sordu.
“Resim mi yapıyorsunuz?”
Kız gözlerini kaçırmadan cevap verdi.
“Evet… Aslında hobi gibi. Ama ilerde sergi açmak istiyorum.”
Emre defteri uzattığında Selinay hafifçe gülümsedi.
“Teşekkür ederim. Çok dalgınım galiba.”
Emre başını iki yana salladı.
“Olur mu öyle şey, herkesin dikkati dağılır bazen.”
Kızın gülüşünde içten bir samimiyet vardı.
Masasına dönmek yerine, cesaretini toplayarak sordu.
“Yanınıza oturmam sorun olur mu?”
Selinay kısa bir tereddütten sonra başını salladı.
“Hayır, olur mu öyle şey… Buyurun.”
Emre otururken kalbinin garip bir şekilde hızlandığını hissetti. Normalde kolay kolay yabancılarla böyle iletişim kurmazdı ama Selinay’ın gözlerinde güven veren bir ışık vardı.
Bir süre resimler üzerine sohbet ettiler. Emre, Selinay’ın çizim tutkusunu hayranlıkla dinlerken, Selinay da onun hayatına dair ufak tefek şeyleri öğrenmeye başlamıştı.
Emre kendini tanıtırken çok detaya girmedi, askeri görevinden bahsetmek istemedi.
Ama Selinay zaten bunu fark etmiş gibiydi.
“Pek konuşkan biri değilsiniz sanırım,” dedi hafif bir tebessümle.
Emre de gülerek cevap verdi.
“Sanırım öyleyim. Ama doğru insan çıkınca açılırım.”
Saatler fark etmeden ilerledi. Emre, uzun zamandır bu kadar rahat bir sohbet etmediğini fark etti. Selinay’ın gözlerinde huzur vardı.
Kafeden çıkmak üzereyken Selinay defterini toparladı, ama bir sayfa masada kaldı. Emre hemen fark edip aldı. Üzerinde sahil manzarasının çizimi vardı; dalgaların arasında küçük bir tekne ve gökyüzünde uçuşan martılar…
“Bunu sen mi çizdin?” diye sordu Emre hayranlıkla.
Selinay utangaç bir gülümsemeyle başını eğdi.
“Evet, ama çok amatör… Hobi işte.”
“Amatör mü?” dedi Emre kaşlarını kaldırarak. “Bence bu resim bir sergide olmalı. Cidden çok yeteneklisin.”
Selinay hafifçe kızardı.
“Abartıyorsunuz.”
Emre gülerek başını salladı.
“Hayır, hiç de abartmıyorum. Hatta… bana bir iyilik yapabilir misin?”
“Ne gibi?”
“Bir dahaki buluşmamızda, bana çizimlerinden birkaçını daha göster. Hatta beraber sahile gidelim. Hem kahve içeriz hem de sen bana nasıl çizim yaptığını anlatırsın.”
Selinay kısa bir sessizlikten sonra gülümseyerek başını salladı.
“Tamam… Ama söz ver , çizimlerle dalga geçmek yok”
Emre gülümseyip elini uzattı.
“Söz.”
Ve ardından birbirlerinin numaralarını aldılar..
Alparslan evine döndüğünde, derin bir sessizlik karşıladı onu. Ceketini çıkarıp özenle askıya astı, ardından geniş salona geçti. Pencereden dışarı baktığında şehrin ışıkları gökyüzündeki yıldızlarla yarışır gibiydi. Yalnızlığın tanıdık soğukluğu odayı dolduruyordu ama bu kez içi tamamen boş değildi.
Meyra’yla geçirdiği günü düşündükçe dudaklarına kendiliğinden bir tebessüm yayılıyordu. Onun kahkahaları, gözlerindeki sıcaklık ve sohbetlerindeki samimiyet zihninde hâlâ canlıydı. Sanki zaman durmuş, sadece o anın güzelliği kalmıştı.
Koltukta arkasına yaslandı, eline kahvesini aldı. Kupadan yükselen buhar, Meyra’nın kahve içerken yüzünde beliren o tatlı ifadeyi hatırlattı. Gözlerini kapattı, hayaliyle baş başa kaldı.
“Uzun zamandır böyle hissetmemiştim…” diye mırıldandı kendi kendine.
Görevler, zorluklar, kayıplar… Hepsi bir kenara çekilmişti o akşam. Kalbinde uzun süredir unuttuğu bir sıcaklık vardı. Belki de hayat, ona yeniden bir şans sunuyordu.
Telefonuna göz attı, Meyra’dan gelen son mesaj hâlâ ekranındaydı.
“Bugün çok güzeldi. Umarım tekrar görüşürüz.”
Alparslan’ın yüzü aydınlandı. İçinden geçen tek şey, bu güzel günün bir tesadüf değil, bir başlangıç olmasıydı.
Ertesi sabah güneş yavaş yavaş şehrin üzerine doğarken, gökyüzünde turuncu ve pembe tonlar dans ediyordu. Alparslan erkenden uyanmış, sade ama şık bir gömlek giymişti. Aynada kendine kısa bir bakış attı; yüzündeki hafif tebessüm, akşamdan kalma mutluluğun yansımasıydı.
Meyra’yla buluşmak için sözleştikleri kafeye vardığında, bahçede cam kenarında bir masa seçti. Masanın üzerinde çiçek desenli bir örtü, yan tarafta saksılarda taze lavantalar vardı. Sabahın serinliği, kahve kokusuyla karışıp huzurlu bir hava yaratıyordu.
Biraz sonra Meyra göründü. Açık renkli, uçuşan bir elbise giymişti. Saçları omuzlarına dökülüyor, sabah ışığı yüzüne yumuşak bir parıltı katıyordu. Alparslan onu görür görmez kalbinin hızlandığını hissetti. Ayağa kalktı, gülümseyerek karşıladı.
“Günaydın Meyra.”
Meyra’nın gözlerinde sıcak bir ışıltı vardı.
“Günaydın Alparslan. Erken gelmişsin yine.”
“Alışkanlık,” dedi gülerek. “gençlikten kalma… Ama itiraf edeyim, seni beklemek hiç zor olmadı.”
Meyra bu söz karşısında hafifçe kızardı, gülümsemesini saklayamadı. İkisi oturduklarında garson masaya kahvaltı tabaklarını getirdi. Taze simitler, peynir çeşitleri, zeytinler, ballar ve göz alıcı bir tabakta kesilmiş meyveler… Yanında dumanı tüten çay.
Meyra masaya bakıp hayranlıkla mırıldandı.
“Uzun zamandır böyle huzurlu bir kahvaltı yapmamıştım.”
Alparslan gözlerini ondan ayırmadan cevapladı.
“Ben de uzun zamandır böyle güzel bir masada, böyle güzel bir hanımefendiyle oturmamıştım.”
Meyra kısa bir sessizlikle gözlerini kaçırdı ama gülümsemesi gözlerinden okunuyordu. Sonra cesaretini toplayıp sordu.
“Alparslan… Sen hep böyle mi konuşursun? İnsan kendini özel hissetmeden edemiyor.”
Alparslan çayından bir yudum aldı, bakışlarını ona kilitledi.
“Hayır. Böyle konuşmayı unuttuğumu sanıyordum. Ama senin yanında kelimeler kendiliğinden geliyor.”
Meyra’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Onun güçlü duruşunun altında saklı olan bu içtenlik, kalbine dokunmuştu. O an, ikisinin arasında görünmeyen bir bağın ilk iplikleri örülmeye başlamış gibiydi.
Kahvaltının ortalarına gelmişlerdi. Masada peynirlerin, taze simitlerin ve reçelin kokusu birbirine karışıyor; sabah güneşi Meyra’nın yüzüne vurdukça gözlerinde parıltılar oluşuyordu. Alparslan çay bardağını eline aldı, ince belli bardağın kenarında parmaklarını gezdirirken bakışları bir an dalıp gitti.
Meyra onun sessizliğini fark etti.
“Bir şey mi oldu?” diye sordu, hafifçe eğilerek.
Alparslan derin bir nefes aldı, dudaklarının kenarında kaybolan bir kararsızlık vardı.
Sonunda gözlerini ondan kaçırmadan konuştu.
“Bilmiyorum… Belki de sana bunu söylemenin zamanı geldi. Benim hayatım biraz farklıdır, Meyra.”
Meyra merakla kaşlarını kaldırdı.
“Nasıl yani?”
Alparslan bardağı masaya bıraktı, sesi hem sakin hem de içinde belli belirsiz bir titreme vardı.
“Ben askerim. Bordo bereliyim.”
Bu cümle havada asılı kaldı. Meyra önce kısa bir şaşkınlıkla sustu. Gözleri Alparslan’ın yüzünde dolaştı; sakin görünmeye çalışsa da gözlerindeki derinlik, mesleğin ağırlığını hissettiriyordu.
“Demek asker…” diye mırıldandı Meyra, dudaklarının kenarında hayranlıkla karışık bir gülümseme belirdi.
“Evet,” dedi Alparslan, sesi kısık ama kararlı. “Bu, benim hayatımın en büyük parçası. Zor, tehlikeli… bazen de insanın içini yakan bir yol. Sana bundan bahsetmekte kararsız kaldım, çünkü herkes bu hayatı kabullenemez.”
Meyra başını hafifçe salladı, gözlerinde şaşkınlıkla birlikte bir gurur ışığı vardı.
“Şaşırdım… Ama garip bir şekilde memnun oldum. Çünkü bu, seni daha iyi açıklıyor. O ciddi bakışlarını, disiplinini… Ama aynı zamanda kalbindeki o sıcaklığı da.”
Alparslan’ın yüzünde hafif bir rahatlama belirdi. Gülümseyerek sordu.
“Yani… korkmadın mı?”
Meyra çayından bir yudum aldı, gözlerini ondan ayırmadan “Hayır. Aksine, sana daha da güven duydum.” dedi.
O an ikisinin arasında görünmez bir bağ biraz daha güçlenmişti. Alparslan’ın içindeki tedirginlik dağılırken, Meyra’nın kalbinde hayranlık ve merak filizleniyordu.
Meyra, Alparslan’ın söylediklerini büyük bir dikkatle dinledikten sonra hafifçe güldü. Gülüşünde hem hayranlık hem de içten bir rahatlık vardı.
“Biliyor musun,” dedi, bardağını masaya bırakarak. “Aslında bana yabancı gelmedi bu askerlik meselesi. Çünkü… babam da albay.”
Alparslan, çatalını elinde öylece tuttu. Bir an yüzündeki ifade dondu; gözlerinde hem şaşkınlık hem de istemsiz bir gerilim belirdi.
“Ne dedin?..” diye sordu yavaşça.
Meyra gözlerindeki ışıltıyla gülümsemeye devam etti.
“Evet. Emekli değil, hâlâ görevde. Küçüklüğümden beri disiplinli bir evde büyüdüm. Askerlerin hayatını, en azından biraz olsun bilirim.”
Alparslan derin bir nefes aldı, sırtını sandalyeye yasladı. Kalbinde garip bir sıkışma vardı. Bir yandan Meyra’nın hayatında bu kadar yakın bir askeri figür olmasına şaşırıyor, bir yandan da içinde istemsiz bir tedirginlik hissediyordu.
“Albay, öyle mi…” dedi düşünceli bir sesle.
Meyra onun bu tepkisini fark etti.
“Böyle bakma,” diye ekledi, dudaklarında hafif bir tebessüm. “Merak etme, seni hemen rapor etmem.”
Alparslan istemsizce gülümsedi ama gülüşünün içinde gizli bir gerilim vardı.
“Benim için biraz… beklenmedik oldu. Böyle bir tesadüf… hayatın garip oyunlarından biri olsa gerek.”
Meyra çenesini avucuna dayadı, gözlerini Alparslan’a dikti.
“Aslında düşündüğümde hiç garip gelmedi. Belki de bu yüzden senin yanında kendimi yabancı hissetmedim.”
Alparslan’ın bakışları derinleşti. Bir yandan bu sözler kalbini ısıtırken, bir yandan içinde yeni bir sorumluluğun ağırlığını hissetti. Çünkü artık karşısında sadece hoşlandığı bir kadın değil, aynı zamanda bir albayın kızı vardı.
Alparslan’ın yüzündeki şaşkınlık hâlâ dağılmamıştı. Parmakları masadaki çay bardağını sıkıca kavrarken gözleri Meyra’ya kilitlenmişti.
“Babanın… albay olduğunu söyledin ya,” dedi sessiz ama merak dolu bir sesle. “İsmini öğrenebilir miyim?”
Meyra bu soruya hafif bir gülümsemeyle karşılık verdi, sanki Alparslan’ın merakını tahmin ediyormuş gibiydi.
“Tabii ki. Albay Selçuk Yalın. Tanır mısın?”
Alparslan’ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Gözlerinde kısa süreli bir donukluk, ardından belli belirsiz bir gerginlik belirdi. Derin bir nefes aldı, bakışlarını kısa bir an masaya indirdi.
“Selçuk Yalın…” diye tekrar etti kendi kendine. Sesinde saygıyla karışık bir ciddiyet vardı.
“Demek sen… onun kızısın.”
Meyra merakla eğildi.
“Onu tanıyor musun yoksa?”
Alparslan bakışlarını yeniden Meyra’ya çevirdi, dudaklarının kenarında ciddi bir ifade vardı.
“Evet. Bizim karargahın komutanı. Raporlarımızı binbaşından sonra albaya sunarız. Askerlikteki disiplinini, başarılarını bilen çoktur. Hatta…” kısa bir duraksama yaptı, “bazı görevlerde bizimle çok bulundu.”
Meyra’nın gözleri büyüdü, yüzünde gururlu bir tebessüm belirdi.
“Öyle mi? Demek babamla beraber çalışıyorsunuz. O da senin gibi işine çok bağlıdır. Belki de bu yüzden ben asker ruhuna yabancı değilim.”
Alparslan içinde farklı duyguların birbirine karıştığını hissetti: hem gurur hem de biraz huzursuzluk. Çünkü artık Meyra’ya sadece bir kadın olarak değil, aynı zamanda bir albayın kızı olarak bakması gerekiyordu.
Kahvaltının keyifli havası yavaş yavaş yerini Alparslan’ın düşüncelerine bıraktı. Meyra’nın babasının ismini duyduğu anda kalbinde hafif bir sıkışma hissetmişti; saygı duyduğu bir komutanın kızıyla birlikte olmanın sorumluluğunu bir an olsun düşündü.
“Albay Selçuk Yalın… Babasının kızı…” diye mırıldandı kendi kendine, gözleri masadaki kahve fincanına odaklanmıştı. Dudaklarının kenarında beliren hafif bir gülümseme, içinde taşıdığı tedirginlikle yarışıyordu.
Meyra onun bakışlarını fark etti ve merakla sordu.
“Ne düşünüyorsun?”
Alparslan derin bir nefes aldı, gözlerini ona dikti ama bir yandan da kafasında olasılıkları tartıyordu.
“Düşünüyorum da… babanla komutanım değil de kızının arkadaşı olarak tanıştığımda ne tepki verecek. ”
Meyra hafifçe gülümsedi, dudaklarında tatlı bir cesaret vardı.
“Alparslan… bana güven, babam seçimlerimi her zaman onaylar. O senin için sadece bir adam, hem de yılların tecrübesi olan biri. Ama eminim seni anlamak isteyecek.”
Alparslan gözlerini bir an kapattı, kalbinde hem gurur hem de hafif bir gerginlik hissetti.
“Evet… Ama yine de düşündükçe içim kıpır kıpır oluyor. Onun yanında düzgün durmak… seni korumak… her şey bir sorumluluk haline geliyor.”
Meyra hafifçe elini Alparslan’ın elinin üzerine koydu, bakışlarıyla cesaret verdi.
“Biliyorum. Ama unutma, ben yanındayım. Babamla tanışmak… sadece bir adım, seninle geçirdiğim her an çok daha önemli.”
Alparslan onun bu sözleriyle hafifçe rahatladı. İçinde bir sıcaklık yayıldı; artık düşünceler sadece tedirginlik değil, aynı zamanda heyecanla da doluydu. Çünkü her şey, onun için yeni bir başlangıç olabilirdi.
Kahvaltıdan sonra güneş iyice yükselmiş, sabah serinliği yerini tatlı bir sıcaklığa bırakmıştı. Alparslan ve Meyra, kafeden çıkıp sahil boyunca yürümeye başladılar. Kumlar ayaklarının altında hafifçe eziliyor, denizin hafif dalga sesi kulaklarında bir melodi gibi çalıyordu.
Alparslan ellerini cebine sokmuş, adımlarını dikkatle ayarlıyordu. Meyra ise uçuşan saçlarını hafifçe yana attı ve denizin tuzlu kokusunu içine çekti. Sessizlik, bir rahatsızlık değil, aksine birlikte paylaşılan huzurlu bir anın sessizliği gibiydi.
Bir süre sonra Alparslan, sahildeki banklardan birine oturmayı önerdi. Meyra başını salladı ve yanına oturdu.
“Biliyor musun,” dedi Alparslan, bakışlarını ufka dikerek, “sana asker olduğumu söylediğimde içimde bir tedirginlik vardı. Ama şimdi yanımda sen olunca… garip bir rahatlık hissediyorum.”
Meyra hafifçe gülümsedi, gözlerindeki ışık dalgalı deniz gibi parlıyordu.
“Ben de… senin yanında kendimi farklı hissediyorum. Hem meraklı hem de güvenli.”
Alparslan kısa bir sessizlikle derin bir nefes aldı, sonra yavaşça konuştu:
“Babandan bahsettin ya… Albay Selçuk Yalın. Düşüncelerim biraz karışık. Onun yanında duracağım zaman… hem kendimi hem de seni korumak zorundayım. Sorumluluk… ağır bir kelime ama yanındayken daha anlamlı geliyor.”
Meyra onun elini tuttu, gözlerini Alparslan’ın gözlerine dikti.
“Alparslan… sana güveniyorum. Sadece kendin ol. Babam… eminim seni anlayacak. Ve unutma, ben yanındayım.”
Alparslan hafifçe gülümsedi. Denizin hafif esintisi saçlarını karıştırırken, kalbinde hem huzur hem de yeni bir heyecan hissi vardı. İlk defa bir görev kadar önemli olan bir şeyin… insan kalbinin içinde olduğunu fark etmişti.
“Seninle her anı böyle geçirmek… belki de hayatın en değerli görevi,” dedi Alparslan, sesi yumuşak ama kararlıydı.
Meyra gözlerini kısarak hafifçe güldü:
“O zaman görevimiz belli… birbirimizi daha çok tanımak.”
İkisi gülümseyerek sahilde yürümeye devam ettiler. Dalga sesleri arasında, hem deniz hem de hisler, yavaş yavaş birbirine karışıyordu.
İkili Kızılay meydanında gezerken hem birbirleriyle sohbet ediyor hemde etrafa bakınıyorlardı Alparslan, yavaşça Meyra’ya yanaştı. İçinde beliren bir cesaretle, elini hafifçe uzattı.
Meyra önce şaşırdı, gözlerini kısarak hafifçe utangaç bir gülümseme gösterdi.
“Alparslan…” diye mırıldandı, sesi hafif titrek ama tatlıydı.
Ama Alparslan durmadı; elini daha sıkı tuttu. Parmaklarını onun parmaklarına doladı, küçük ama kararlı bir güçle.
“Merak etme,” dedi yumuşak bir sesle, “sadece seni korumak istiyorum.”
Meyra’nın yanakları hafifçe kızardı, kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Ama istemsizce elini sıkmaktan çekindi; yine de Alparslan’ın elindeki güven ve sıcaklık, onu rahatlatıyordu.
“Bu… güzel bir his,” dedi Meyra, sesinde hafif bir titreme, gözlerinde ise merak ve mutluluk karışımı bir ışık vardı.
Alparslan başını hafifçe öne eğdi, gözlerini onun gözlerine kilitledi.
“Böyle hissetmeni istedim. Yanımda olmanı… hislerimizi paylaşmamızı.”
Meyra küçük bir kahkaha attı, utancını gizlemeye çalışırken Alparslan’ın elini daha da sıkı hissetti.
“Sanırım… biraz utanıyorum,” dedi yumuşak bir fısıltıyla.
“Hiç önemli değil,” dedi Alparslan gülümseyerek. “Bazen utanmak da güzel bir duygu olur.”
İkisi yavaşça yürümeye devam ettiler. Elleri birbirine kenetlenmiş, kalpleri ise sessizce birbirine yaklaşmıştı. Her adım, hem duygusal bir yakınlık hem de güven duygusunun pekiştiği bir anın başlangıcıydı.