Prolog
Ben ölmeden önce yaşandı her şey... Kırdılar, incittiler, acıttılar ve bir gün olsun nasıl olduğumu sormadılar.
Sonra öldüm…
Cenazeme gelenler, hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye bağırdılar.
Oysa bu, kocaman bir yalandı. Hepsi farkındaydı. O an bağıranların her biri aynı günaha, aynı anda boyandılar.
Gülendam benim adım… Hayatımı mahvettiklerinde, henüz yirmi yaşındaydım.
Gençtim, güzeldim, hayat doluydum.
Hayallerim vardı mesela; Bahçesinde rengârenk çiçekleri olan, mutfağında mutluluk kokan pembe panjurlu bir ev, sevgi dolu bir eş, belki birkaç çocuk…
Dedim ya… Ben ölmeden önce oldu her şey. Tüm hayallerimin üstünü de tıpkı benim gibi topraklarla kapattılar…
Benim çığlıklarım duyulmadı.
Duyulmak istenmedi belki de, bilmiyorum.
O evin duvarları biliyor mesela…
Gece yarısı yutkunarak susturduğum hıçkırıkları, yastığa gömdüğüm gözyaşlarını, kimse duymasın diye dişlerimi sıka sıka içime attığım acıyı.
Sahi, bir insanın içi, bu kadar sessiz parçalanabilir miydi?
Benimki parçalandı.
Önce sesim gitti.
Sonra inancım…
En sonunda da kendim.
Aynaya baktığımda gördüğüm kız, ben değildim artık.
Gözlerinin içi gülen o Gülendam çoktan gitmişti. Yerine; susmayı öğrenmiş, kabullenmeyi ezberlemiş, yaşamaktan çok katlanmayı bilmiş biri kalmıştı.
Kimse fark etmedi.
Ya da fark ettiler de işlerine gelmedi.
Çünkü bazen birinin acısını görmek, ona yardım etmekten daha zordur. Ve insanlar… en zor olanı seçmek istemez.
Ben de seçmedim.
Bir gün, tam da içimde kalan son parçayı da kaybettiğimde… sustum.
Öyle bir sustum ki, artık geri dönüşü olmadı.
İşte o gün öldüm ben.
Nefes alıyordum belki… ama yaşamıyordum.
Ve en acısı neydi biliyor musunuz?
Beni öldürenler… hâlâ hayattaydı.