Beş Yıl Sonra…
Toprak Kıraç
Şu karma denen şeyin gerçekten çok ilginç bir eğlence anlayışı var.
Gerçi kızgınlığı da bir tuhaf; o zaman tam bir kaltak gibi davranıyor.
İnsanı paçalarından yakalamaya görsün, tuttuğu gibi acımadan yüzüstü yere çakıyor. Üstelik acıtıyor.
Hem de öyle böyle değil!
Nereden mi biliyorum? Çünkü bana öyle yaptı.
Beş yıl öncesinin acısını mı çıkarmaya çalışıyor, yoksa başka bir derdi mi var, bilmiyorum… Ama yaptığı şey çok ayıp! Hiç yakıştıramadım!
Ne var yani? İnsan hata yapamaz mı? Ben de yaptım. Beni bu hale sokmak yerine gençliğime, cahilliğime verse olmaz mıydı? İlla ağzıma sıçması mı lazımdı?
Ne? Şu an neden bahsettiğimi bir türlü anlayamıyor musunuz?
Tamam, o hâlde içeceklerinizi alın ve arkanıza yaslanın. Beni pek mutlu etmese de, sizin keyfinizi yerine getireceğinden emin olduğum bir hikâye anlatacağım.
Neye dayanarak mı bu kadar emin konuşuyorum?
Hadi ama yapmayın!
Birçoğunuzun hakkımda neler düşündüğünü zaten biliyorum ama sizi temin ederim; yanılıyorsunuz.
Ben, öyle bir adam değilim. Hem de hiç!
Yine de bu konuda sizinle tartışmaya hiç niyetim yok. Onun yerine bir an önce anlatmaya başlayacağım.
Nasılsa bir müddet sonra siz de benimle aynı fikirde olacaksınız!
Arkadan üçüncü sıradaki masada, cam kenarında oturan şu iki dövmeli adamı görüyor musunuz? Takım elbiseli olanlar, hani…
Evet, gördüğünüz gibi, yakışıklı ve esmer olan benim. Benden birazcık daha az yakışıklı görünen sarışın ise en yakın dostum Oleg Volkov…
Önemli bir iş yemeği için buradayız ve grand tuvalet giyinmiş misafirlerimizin bize katılmasını beklerken, oradan buradan konuşuyoruz.
Gallada… Normalde ne Oleg’in ne de benim yemek için tercih edeceğimiz bir mekân değil.
Biz daha çok küçük esnaf seviyoruz ama bir ay önce kocasını toprağa veren Serpil Hanım, buraya bayılıyormuş.
Kendisi kırk yedi yaşında; deyim yerindeyse taş gibi bir hatun.
Söylentiye göre, kocası Şükrü Bey gece kalp krizi geçirmiş ve huzurlu uykusundan uyanamadan tahtalıköyün yolunu tutmuş.
Yersen.
Olayın aslı şu: Yetmiş sekiz yaşındaki Şükrü Kızılçam, otele attığı yirmili yaşlarındaki dört kıza rezil olamamak için –artık nasıl mümkün olacaksa o– bir takım cinsel güç arttırıcı ilaçlardan kokteyl yapıp gömmüş, sonra da “Hık, mık” deyip gebermiş.
Neyse, bizi ilgilendiren kısım bu değil. Herkesin nasıl öldüğünden bize ne canım. Sonuçta herkes tercihlerini yaparken özgür.
Bizim ilgimizi çeken şey, sevgili –teneşir paklayan kocacığından nefret eden– Serpil Hanım’ın elindeki hisseler.
Öfkeli ve parmaklarının ucunda bir düzine hisse tutan orta yaşlı kadınlar, fena tehlikeli olabilir. Özellikle de şirketin sahibi olduğunu sanan ilk eş ve çocukları için…
Eğer şansımız yaver giderse, bu gece onunla anlaşmayı ve elindeki o güzelim hisseleri bize satması için ikna edebilmeyi umuyoruz.
Bunu başarabilirsek, yüzde elli ikilik hisse sahibi olarak şirketin tüm kontrolü bize, yani Bratva’ya geçecek.
Hisse aldığımız tek kişi o değil. Serpil Hanım’ın elindeki yüzde on bir buçukluk hisse değeri, bizi Nirvana’ya taşımaya yarayacak.
Tabii, bunu henüz ne Serpil Hanım, ne de Şükrü’nün ilk eşi ya da zavallı çocukları bilmiyor.
Yuri’nin kesin talimatı var: O hisseleri almak için –ne gerekiyorsa– yapmamızı söyledi.
Gerekmemesini umuyoruz ama gerekirse de Oleg, o konuda bir tık hevesli.
Kadının yaşını sorun edeceğini sanmıyorum.
Yüzü ne kadar yakışıklı ve kusursuz görünüyor olursa olsun, Oleg’in vücudundaki grotesk dövmeleri biraz korkutucu. Serpil Hanım bunu sorun edecek olursa diye Alvin, yedek plan olarak dışarıda bekliyor.
Bunun yanı sıra, kadının karşı tarafa olan öfke ve nefretini kenara koyarsak; aslında onlardan bizim teklif ettiğimiz ücretin yarısını bile alamayacağını biliyor.
Avukatı bizim tarafımızda. Ona gerekli bilgileri zaten verdi. Kısacası o hisseler, sadece bize değil; ona da güzel kazandıracak.
Eh, eşantiyon ya da hediye, artık adına ne derse… Oleg ya da Alvin –hangisini beğenirse– ile felekten bir gece geçirecek. Onun için daha iyisini yapacak birileri varsa buyursun, hisseleri onlara versin, kabul ederiz.
Serpil Hanım, normal randevu saatinin üstünden on beş dakika geçmiş olmasına rağmen hâlâ ortalıkta yoktu.
Muhtemelen bizi bekleterek kendini ağırdan sattığı saçmalığına inanıyor, ama olsun. Vaktimiz var. En azından o hisseler, vakit harcamaya ve biraz beklemeye değer.
Kadın gelip stres seviyemizi yükseltmeden önce, İstanbul Boğazı’nın sunduğu eşsiz manzaranın tadını çıkarmakta keyifli.
Oleg, Bratva’ya katılmama sebep olan, ne zaman sıçacak gibi olsam altıma karton serip üstüne battaniye örtme potansiyeli bulunan bir adamdır.
Kusursuza yakın bir dost sayılır. Tek sorunu, bazen konuşmaması gereken anı seçemez…
“Bu takımı bilerek mi giydin?”
Serpil Hanım’ın yanında sözlerine dikkat etmesini, kadının Rusça bildiğini söyleyerek onu uyarmamdan sıkılmış olacak ki, yeni bir saldırı başlattı.
Ben de sandalyemde geriye doğru yaslanarak dinledim.
“Takım değil, savaş ilanı. Zoya seni görseydi, önce sıkar, sonra gömmekle uğraşmazdı.” Diye devam etti.
Sırıttım.
“Zoya beni gördü.” diyerek ona üstten bir bakış attım. “Takım onun hediyesi… Ayrıca, o beni çıplak görmeye bayılıyor.”
Kahkaha attı. Şerefsiz.
“Bunu ona söyleyeceğim. Hemen şimdi!” dedi.
Telefonunu göstererek eline aldığında, ekran kilidini açamadan önce çekip alabildim.
“Buraya gelmesini mi istiyorsun? Gerçekten mi?” dedim.
Bir an duraksadı ve burnunun üstünü kırıştırarak başını iki yana salladı.
“Ben de öyle düşünmüştüm.” Deyip sırıtarak telefonu masaya yeniden bıraktım.
Oleg, Zoya’yla aramızdaki o tuhaf gerilimden kesinlikle zevk alıyor. Başta zordu ama bir süre sonra ben de alıştım sanırım… Daha doğrusu, alışmak zorunda kaldım. Çünkü o kız... başka türlü çekilmiyor.
Bratva’nın kraliçesi, Yuri’nin göz bebeği. Sert, soğuk, itici… ama bir o kadar da sevimli. Acayip kıl bir tip. İşe yarıyor mu derseniz? Fazlasıyla.
Bir şeye ihtiyacımız varsa, sorgusuz sualsiz yerine getiriyor ve yaptığı her şey kusursuz.
Oleg ise... O sadece eğlenmek istiyor.
“Yuri diyor ki,” diyen Oleg, bir kere daha denedi. “Serpil’in hisseleri bizde patlarsa seni öpmeyecek ama beni terfi ettirecekmiş. Beni! Bratva’daki en sabırlı çocuk olduğum için.”
Güldüm.
Türkçeyi R ve Z harflerinin üstüne biraz fazla basarak da olsa gayet akıcı konuşuyordu ama bazen, söyledikleriyle aslında söylemek istedikleri aynı olmuyordu. Yine öyle olmuştu.
“Sen sabırlıysan, ben de manastır rahibiyim.” Diye karşılık verdim.
Bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı ama tam o anda, bakışları donup kaldı.
Yüzündeki sırıtış yavaşça kayboldu, sonra yerini alaycı bir kıkırtıya bıraktı.
“Yazık,” dedi, gözleri omzumun hemen üstünden bir noktaya dalıp giderken.
“Bir adam daha elleriyle kendi mezarını kazıyor.”
Neden bahsettiğini başımı çevirip baktığımda anladım.
Üç-dört masa ötede bir adam diz çökmüş, hayatının kadınına evlenme teklif ediyordu.
Adamın ifadesinde gördüğüm tedirgin gülümseme komiğime gitmedi desem yalan olur. Sanki evlenme teklif etmiyor da gökten düşen metaoru durduruyordu. Bazı insanlar, bazı konuları amma gereksiz yere abartıyordu!
Bakışlarımı onun simasından çekip, kadınına götürdüm. O gülüşe değip değmeyeceğini gerçekten merak ediyordum.
Götürmez mi olsaydım acaba?
Nasıl oldu, neden oldu, niye oldu bilmiyorum…
Antep’in tüm davulcuları, bir anda göğsüme oturup davullarına tüm güçleriyle vuruyorlarmış gibi oldum.
Sol yanımdaki küçük, işlevsiz organ, deli gibi atmaya, nefesim durduk yere teklemeye koyuldu.
Eğer kafayı yemediysem –ki yemediğime yemin ederim– o adamın evlenme teklif ettiği kadın, yani Yazgül Doğanlı, tam karşımda duruyordu…