BÜYÜK AĞAÇ TEPESİ'NDE... 😍

1939 Kelimeler
İKİ YIL SONRA HİLAL'DEN Günler öyle bir geçiyor ki anlatamam. Ne tez geçti kışı, yazı, sonbaharı, ilkbaharı... Günler, aylar, yıllar birbirini kovaladı. Ben biraz daha büyüdüm elbette. Birazcık göğüslerim ağrıyor, onlar da çıktı. Gönül abla, “Artık küçük değilsin, dikkat et kendine,” dedi. Peki, söyledikleri ben durur muyum? Elbette hayır! Her gün daha da hızlanıyorum, her şeye daha hızlı koşuyorum. Yetişiyorum da. Bir keklik yakalamak istiyorum. O da bana hiç bakmıyor.Hep pusuya düşecekken kacıyor. Şu an ben köyümüzün büyük dut ağacının üstünde oturuyorum. Üzüm yiyorum. Üzüm zamanı gelmişti. Dut üzümünü tabakta mı yenirmiş? Hah! Ben ağaçta yerim, ağaçta! zevki burda siyah siyah büyük büyük oh mis mis yedim epey birazda kızlara topladım. Aşağıda kızlar beş taş oynuyor, ben de onları seyrediyorum. Kahkaha attım. Benim küçüğüm de onlara bakıyor. “Kız Behice, gelsene,” dedim. Bana çekik gözleriyle, yüzünde tebessümle tatlı tatlı bakıyor. Canım kuzenim... Çok güzel bir kız, yemin ederim. İnsan ona bakınca hanım hanımcık olmak istiyor. Ama ben olamam, kimse kusura bakmasın. Kız dediğin evde iş tutar, dağda da iş tutar, oyun oynar. Öğreneceği şeyler varsa onu da öğrenir. Okula gidiyor, geliyoruz günümüzün coğu böyle geçiyor. Gün boyu dağı bayırı gezeriz.. Yukarıdan aşağı baktım. Zöhre de bir alışmış, anasının kumaş parçalarını toplamaya.dikiş dikmeyi öğreniyor.. Ne yapacaksa acep? Hıh! aklıma gelen hindilikle,tırnağımı dişlemeye başladım yine. Sağa sola baktım. Biraz, sesimi kısarak “Kız Zöhre biraz büyüde bana da gelinlik diksene,” dedim. Başını aşağı yukarı salladı. “Biraz daha büyüyüm, yaparım abla, dedi.Sen abimle evlenme yaşına gelince daha büyük, daha güzel dikerim,” dedi. Yapar mı? Yapar bu küçüğüm. Çok tatlı dilli. Minicik bir burnu var. Çok güzel kız. Benden güzel olmasın cadı! Hepsi bana aşağıdan yukarı baktı. “Ne bakıyorsunuz kız?” dedim. Seyda elini ağzına kapatıp kıs kıs güldü. Bu da benle kala kala iyice cadı oldu. Şu köyde herkes bilirdi İbo’yu istediğimi. Anam, olacak kadın... “Kız orospu, emmi oğluna gönül düşürdün! Köşelerde oğlanı sıkıştırmak ne demek?” diye eline çoban deyneğini alır, beni kovalardı. Sanki mi? Baksana, beni yakalarsa iyice döverdi. Sonra yine elinden kaçarım. Canım yanmaz ki benim. Dayak arsızı oldum onun yüzünden, ne yapayım? Sanki anam biraz haklı ya...sıkıştırmak nedir canım. Biraz daha büyüyeyim, ata attığım gibi dağa çıkarırım İbrahim’i! Bir yandan üzümümü yedim, bir yandan aşağı baktım. Timur abim beni çok şaşırttı. Anama, babama karşı geldi. Artık mutfakta yemek yapmayacakmışım. Sevindim bir yandan. O gün bugündür yemek yapmıyorum. Ama küçük bedenimle yine de her şeye yetişiyorum. Yetişmek zorundayım. Anam hanım ya... Konağı benle Gönül abla döndürürüz. Abim bana at alacakmış. Çok sevindim. Beyaz olsun istiyorum… Aklıma gelenle: “Kız Zöhre, abin nerede?” dedim. Behice’ye sorsam söylemezdi. “Şehre gitti. Ne yapacaksın kız abimi?” dediğinde, “Seveceğim onu,” diyemedim. “Of of, çok seviyorum ben! Bir görse…” “Kız Güneş, senin abin nerede?” O an Behice’yle göz göze geldik. Onun yerine sormuş oldum. Ölse sormaz bilirim ben amcam kızını. “Abim başka şehre gitti abla, onunla beraber Giray abim de gitti,” deyince canı sıkıldı galiba. Çünkü o da şehre gitmek istiyor. “Okuyup öğretmen olacağım,” deyince hepimiz takdir ettik. Zöhre de okur ama sürekli dikiş makinesiyle uğraşıyor. Bir de resim yapıyor. Kızlar geniş... “Ufff... Ya şimdi Giray olsaydı, traktörle bizi dağa çıkarırdı,” dedim. Onu da öğrenmek lazım. Zamanı geldi. Aklıma gelen fikirle: “Aha!” dedim. Ağaçtan aşağı tırmanarak yere indim. Tekrar ağacın tepesine baktım. Orası da pek havalı ya! Aşağıda kızlarla biraz beş taş oynadık. Sonra sıra bana geldi. “Kız Behice, sen boy mu attın?” dedim. Behice sağına soluna baktı. “Kız Zöhre, sen de az buçuk büyümüşsün.” Güneş, sarı civcivimiz... Bir Seyda, bir Güneş sarı saçlıydı. Benim de saçlarım siyah kızılımsıydı. Biraz daha uzamıştı. Anam kesmese bari... Keseceği vakit kaçarım elimden. Yakalayamaz ki beni. Sonra Behice oynadı beş taşı, ben de taşları takip ettim. Zöhre, “Hilal abla, sana bir şey diyeceğim,” dedi. Bakışlarımı Zöhre’de gezdirdim. “Ne oldu kız?” diye söylendim. “Abla, babamgil konuşurken duydum. Şu çeşme var ya, onun altında gömü varmış!” Küçük kaşlarım çatıldı. “Hee, sen onu mu diyorsun? Onu biliyorum kızım. Dedemiz oraya gömüyü saklamış, sonra her şehre gittikçe parça parça harcamış. Adam atın üstünde kaç yer gezdi, haberin var mı?” dedim. Kızlar bizi dinlerken yine muziplik geldi aklıma. “Gelin kızlar!” dedim. Hepimiz ellerimizi birbirinin omzuna geçirdik, başımızı eğdik. O sırada büyük ağaç hışırdadı, sert esmeye başladı. Bu ağacın manası da: İlk köye girdiklerinde ekilen dut ağacı... Bir yanı üzüm verir, bir yanı vermez. Gölgesinde kimler oturdu, pek bilinmez... Çok seviyorum köyümüzü. Çok! --- YAZARDAN... Küçük kızlar kafa kafaya verdi. “Güneş abla, ben korkuyorum,” dedi küçük Hilal. “Sus kız, tatlı cadı,” dedi Behice ince sesiyle. “Ne oldu yine Hilal?” Başını kaldıran Hilal, büyük ağaca baktı, yüzünde gülücükler saçarak: “Kızlar, bana gözcü olun,” dedi. Behice, “Yine başlıyoruz,” dedi. Küçük Hilal, “Kızım bir dur yav! Köyün her köşesine koşun, bakın İbo hangi dağda. Ona göre motosikletinin tekerini patlatacağım, yollarına taş dizeceğim,” dedi. “Siz de bana yardım edin!” Kızların canı sıkıldı. Tamam, Hilal macera peşinde ama onların da canı sıkıldı. Behice ince sesiyle, “Kızım, sen ne zaman duracaksın?” deyince, Küçük Hilal: “Abini alınca,” dedi. Oradaki herkes güldü. Bütün kızlar kahkahalarla gülerken küçük Hilal’in sesi daha da yükseldi. Zöhre ayağa kalkıp, “Ben gittim!” diyerek dereden tarafa koştu. Elini alnına gölgelik yapıp gözlerini kıstı, etrafa baktı, yola baktı. Yüzündeki tebessüm büyüdü. Abisi, yeşil motosikletle geliyordu. Dönüp tekrar köye koşmaya başladı. Büyük ağacın yanına gelince, nefes nefese: “Abim geliyor, Hilal abla!” dedi. Hilal: “Kızlar kaçın konaklara! Ben ağacın tepesine geri çıkıyorum!” deyip ağaca tırmandı. Cebine doldurduğu taşlarla... Hatırlamasını bekleyecek. Artık hatırlayana kadar kafasına kafasına taşlarla vuracak! Yeşil motosikletinden inip avlu kapısından giren, ergenliği aşmış ve kendini olgun hisseden genç delikanlı etrafa göz gezdirdi. Sonra avludaki çeşmede elini yüzünü yıkadı. İçeri seslendi ama kimse yoktu. Kendisi evin eşiğinde ellerini dayadı, etrafa baktı, başını sağa sola salladı. Sonra dışarı baktı, kimse yoktu. Zöhre, avlunun köşesinde belini duvara yasladı. Heyecandan kalbi hızlandı. Elini ağzına kapatıp, yüzünde tebessümle abisinin önüne atladı. “Böh!” dediği anda İbrahim korktu. “Kızı eşek seni!” diyerek avludan dışarı kaçan kız kardeşinin arkasından koştu. “Dur cadı dur! Seni tutarsam var ya, çırpı bacaklarını kıracağım!” deyip kovaladı. Büyük ağacın altına gelince, elini ağaca dayayan Zöhre nefes nefese kaldı. Gözlerini kısıp başını yukarı kaldırdı. Elini ağzına atıp kıs kıs güldü. “Bende bitti abla, sıra sende,” diyerek büyük ağacın arkasına saklandı. İbo, koşarak büyük ağacın altına geldi. Eli belinde: “Nereye kaçtın kız arsız?” dediğinde, başına taşı yedi. Eli kafasında, “Lan!” dedi. Yukarı baktığında, amcası kızı Hilal’le göz göze geldi. Kaşları çatılan İbo sinirle: “Sen kurdun değil mi bana pusuyu?” diyerek ağaca tırmanmak istedi. Zöhre, abisinin bacağına yapıştı: “Yapma abi, dur gözünü seveyim!” diyerek abisini tuttu. “Kız arsız, çekil bacağımdan! Şu ağaca çıkayım da şunun bacaklarını kırayım!” dedi. Genç delikanlı aşağıdan yukarıya baktı. Küçük Hilal hiç istifini bozmadan: “Gelsene, bekliyorum,” dedi. Daha da hırçınlaşan genç çocuk ağacın gövdesine yapıştı. Yukarıya tırmandıkça Hilal’in hoşuna gitti. “Bekliyorum yarim seni, gelsene. Tırman ağaca, gir dolan gönlüme,” dedikçe İbrahim daha da yukarı tırmandı. Anlamıyordu bu kızı. Ne yapmaya çalışıyordu? Çok sinirliydi. Bir de kız kardeşlerini bu işlere alet ediyordu. Çıktı ağacın en yüksek dalına. Karşısındaki kıza baktı, gözlerini kıstı: “Senin derdin ne, abisi?” dedi. Hilâl yutkundu. Gözleri doldu, tırnağını yemeye başladı. Bakışları her yerde dolaştı. Sonra başını kaldırıp ona dik dik baktı: “Sensin,” dedi. “Derdim sensin, kör müsün İbo?” Genç adam derin bir nefes aldı. “Kızım kaç yaşındasın sen, önce onu söyle hele.” Hilâl gözlerini kırpıştırdı, dudağını büktü. “Ne olmuş yani? Aramızda yedi yaş var İbo. Sanki babam yaşındasın gibi konuşuyorsun. Hakaret etme bana!” İbrahim boş boş baktı kıza. “Kızım… Kız kardeşimle yaşıtsın sen.” Behice, az ötede bu lafı duyunca hemen konağa kaçtı. Gözleri doluydu. “Bu erkekler neden hep öküz?” diye mırıldandı. Zöhre, “Ağlama abla,” diyerek ablasının gözyaşlarını sildi. Küçük elleriyle. Sonra küçük Zöhre sinirle hemen ayağa kalktı, avludan dışarı fırladı. “Hilâl abla!” diye bağırdı. “Yerden taşı al da bir daha vur!” Genç çocuk yerinden doğruldu.kız kardeşinin lafını duyunca kaşları catıldı “Kız zilli! O ne biçim laf?”dedi Hilâl cebindeki taşları çıkardı. Taşlara dikkatlice baktı. Hepsini avcunun içinden yere sertçe bıraktı. Sonra biraz geriye çıktı. Öncekilere göre daha büyük bir taş aldı eline. Eliyle döndürdü, döndürdü, bir süre tarttı… Sonra birden taşı savurdu. “İbo! Beni unutma!” diye bağırdı. Taş, genç çocuğun kafatasına çarptı. İbrahim’in çığlığı sadece köyü değil, dört dağı da inletti. Hilâl geriye dönmeden seslendi: “Unutamazsın beni, İbo! Unuttukça taşlar büyüyecek!” Sonra büyük konağa doğru koştu. Nefes nefese avluya vardığında, kız kardeşi dış kapının önünde oturuyordu. Onu görünce içi cız etti. gözleri yaşla dolan Hilal kız kardeşini sırttına alıp Arkasını döndüğünde, abisinin konağının tamamlandığını gördü. Artık bir sığınağı vardı. Bu uğursuz konakta kalmayacaktı. Yüzü buruşturarak konağın avlusundan içeri girdi. Merdivenlerden yukarı çıkınca, ayak seslerini duymayınca sevindi. Yüzünde hafif bir gülümseme büyüdü. İçeri girdi, sesler duyunca mutfağa geçti. Hizmetli kız oturmuş şerbet içiyordu. Derya ise yemekle meşguldü. Hilâl kaşlarını çattı. Gözlerini kısarak Derya’ya yaklaştı. “Derya abla, ben yaparım yemeği,” dedi. Derya tüm güzelliğiyle onlara döndü. İki yıldır köyün içine hiç inmemişti.Dışarı cıkmamıştı. Hilâl ve Seyda, ona her şeyi anlatır, onunla gülerdi.öyle eğlenirdi. Konakta, adeta kapalı bir bülbül misali gibiydi. Gün boyu oturur, iş yapar, sessizce kaynanasının isteklerini karşılardı. Üstelik Asiğe bir torun da verememişti. İki yıldır bebek olmuyordu. Gelinini doktora bile götürmek istemişti. Ama Timur hep aynı cevabı vermişti: “Sanane ana!”diye cıkışmıştı. Korkudan Derya kenara çekilmişti hep. Ama artık Asiye torun istiyordu... HİLAL'DEN Konağa girdiğimde gördüklerime şaşırdım. Yine tırnağımı yemeye başladım. Gözlerim her yerde dönmeye başladı, içeride bir huzursuzluk vardı. Aklıma gelen ilk hindilikle seslendim: “Esra…” Elindeki bardağı tezgâha bıraktı. Elini beline koydu, gözlerini dikti: “Ne var kız Hilâl?” Derya ablanın yanına yaklaştım, usulca kulağına eğildim: “Abla, sen bir odana gitsene… Hani şu yazmaların var ya, onlardan birini versene. Bana lazım.” Yengemi gönderdiğim gibi, yüzümü yeniden Esra’ya döndürdüm. “Esra… Sen o işçiyle ne halt ediyorsun?” Kaşları çatıldı. “Anamdan, babamdan sonra bu da iyice yüz buldu…” diye söylendi. Üstüme gelmeye başladı. Arkama bir adım attım… bir adım daha… “Gelme üstüme kız!” diye bağırdım. “Sen beni mi gözlüyorsun küçük aşufte?” deyince, daha da üstüme yürüdü. Tam üzerime cullanacaktı ki, kollarının altından sıvıştım. Ama o bu sefer ocağın üstündeki yemeğe saldırdı. Bir anda yemekler yere döküldü. Elimi ağzıma kapattım. Şaşırmış gibi yaptım: “Ne yaptın Esra abla!” diye söyledim. Koşarak ara koridora kaçtım. Zayit abiye çarptım. Gözlerim ışıldadı. Dizini kırıp eğildi, gözlerime baktı. “Kız cadı, yine gözlerin fıldır fıldır dönüyor. Yine ne yaptın?” “Hiç…” dedim. Etrafa bakındı, cebinden bir zarf çıkardı. Sessizce bana verdi. Hemen eteğimin yan tarafına sıkıştırdım. Bahar abla… İyice bunların ulağı olmuştum. Hizmetçi kız, abimi görünce hemen döndü: “Ağam, yemekler döküldü.” Sonra bana şöyle bir bakış attı, yeniden abime döndü. Abim her zamanki gibi ciddi ve buyurgandı: “Yeniden yap, Esra. Çok mu zor? Hem de hemen!” Sinirle odasına çekildi. Zayit abi askerden geldiyse, demek ki Mehmet ağabey de gelmiştir. İçimden "Oh oh!" dedim. Yarın Turgut amcamgilde olacağız, desene! Sevincimden hemen odama kaçtım. Duvardaki saate baktım, daha erkendi. Zayit abi babamı görüp hemen çıkmıştı. Nereden mi biliyorum? Çünkü pencerenin önünden bana eliyle “Mektubu ver,” işareti yapıyordu. Başımı “Elbette abi,” der gibi salladım. Evleneceklerdi… İnanıyordum onların sevdasına... --- ---
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE