Betül İlgüz
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
Telefonu kapattım ve hazır mutfağa gelmişken bir bardak su içeyim deyip sürahiye yanaştım. Şuan Aydan ganımlardaydım. Telefonum çalınca rahatsızlık vermemek için mutfağa geçmiştim. Arayan Eylüldü ve anaannem nasıl diye haber vermek için, aynı zamanda hal hatır sormak için aramıştı. On dakikadır onunla konuşuyordum. Aydan hanım içerideydi ve beni dört gözle beklemediğini bildiğimden ötürü acele etmiyordum. Affan'ın işi olduğu için gitmişti kahvaltıdan sonra. Akşama doğru beni almaya gelecekti. Babam da akşamki toplantıya gitmeden evvel bir duş alayım ben deyip telefonum çalmadan yaklaşık on beş dakika önce yukarıya çıkmıştı.
İki babam da Mustafaydı... İkisi de beni çok seviyordu. Biri şuan toprağın altında olsa da biliyordum ki aslında kalbimdeydi. Aydan hanımdan pek ses çıkmıyordu ufak iğnelemeler dışında ve bir gün patlayacak diye korkmuyor değildim. Rabbim herkese hayırlı ana ve kaynana nasip etsindi. Mustafa Yılmazkaya'ya kaynata demek işime gelmiyordu çünkü bana babalığını hissettiriyordu. Nasıl baba gibi bana kol kanat geren birine kaynata derdim ki? Baba diyordum. Baba. Zaten Aydan hanımın eskisi kadar üzerime gelmemesini sağlayan da oydu. Allah razı olsun.
Elhamdülillah deyip bardağı çarkalayıp bulaşıklığa kapattıktan sonra içeriye yöneldim. Aydan hanımın ve babamın sesi geliyordu. Anlaşılan duştan çıkmış ve hazırlanmıştı. Aydan hanım ve babam biraz özel konuşuyorlardı sanırım ki babam ona sessiz olmasını söylüyordu. Oradan uzaklaşacakken kendi ismimi duydum. Ardından Affan'ın ismini. Şimdi nasıl uzaklaşacaktım? Allah affetsin, gidemedim. Durup kulak verdim. Duyduğum iki diyalog bana yetmişti odaya girmem için.
''Bir de halasını iki kez yemeye davet etmişler. Ay ne iyi gelin! Düğüne çağırdı hadi neyse de, evine de çağırmış. Affan en başta buna hakkı olan mirası verip çekip gidecekti ne güzel. Ne diye bu kıza gönlünü kaptırdıysa! Ver babasından hakkı olan mirası çok vicdan azabı çekiyorsan. Sonra bırak napıyorsa yapsın.''
''Aydan sus, yeter artık. Affan'ın onunla ne için evlendigi değil neden evli kaldığı önemli. Kız duyacak, üzülecek şimdi.''
''Ne mirası?'' dedim Aydan hanımın gözlerine bakarak. Duyduğumu anlamış olacaklardı sorumdan. Cevap bekleyerek onlara baktım. Aydan hanım rahatlamış ve şaşırmıştı. Babam korkmuş, tedirgin...
''Ne mirası Aydan hanım?''
"Bir şey değil Betül. Önemsiz bir detay. Gel otur kızım şuraya."
" Öğrenmek istiyorum." dedim babama bakıp. Onun anlatacağını sanmıyordum. Aydan hanıma döndüm. "Anlatın Aydan hanım. Ne mirası? Bilmediğim neyi biliyorsunuz benim hakkımda?"
Aydan hanım babama bakıp "Öğrenmeye hakkı var Mustafa." dedikten sonra konuşmaya başladı.
Babam hiç bir şey diyemeyerek durdu ve dinledi. "Bak Betül, baban vefat etmeden önce, henüz sen küçükken Mustafayla yani kocamla bir işe adım attılar beraber. Eğer olumlu sonuç alınırsa ikisini de çok zengin edecek bir iş. Fakat henüz evraklar ikisinin adına imzalanmadan baban öldü. Biz de sadece kendi projemiz gibi tüm işi üstlendik. Sonucu da olumlu oldu ve tüm gelir bize kaldı."
Yani babamın hakkını yemişlerdi öyle mi? Yani onları tanıyorlardı...
"Affan üniversiteye gidene dek bunlardan haberi olmadı. İkinci senesinde babasının evraklarını karıştırırken öğrendi tüm bunları. Neden annesi babası olmayan bir kızın hakkını yediniz diyerek bize karşı cephe aldı. Bize suçlu gözüyle baktı hep o günden sonra ve bizden uzaklaştı. Okulu bitirip askerliğini yaptıktan sonra da kendi ayakları üstünde durmak için o dükkanı açtı. Sonra, yıllardır kendini ve ailesini suçlu gördüğu için bunu düzeltmek istedi. O küçük kıza hakkını geri vermek istedi. Yıllarca sadece adını bildi; Betül. Hakkını yedikleri kız, Betül. Amcanı buldu. Seninle evlenip sana hakkın olan mirası verecekti ve sana dokunmayı bile düşünmedi. Tek istediği suçluluk duygusundsn kurtulmaktı. Seninle bu yüzden evlenmek istedi."
Duyduklarımı hazmedemedim. Nasıl hazmedebilirdim?
"Ama o seni gerçekten sevdi Betül. Bu yüzden bırakmadı." diyerek sessizliğini bozdu ba-babam.
"Teşekkür ederim Aydan hanım. Bana gerçekleri söylediğiniz için teşekkür ederim." deyip kalktım. Feracemi giyerken babam peşimden geldi ve beni durdurmaya çalıştı. Duramazdım. Onu biraz düşünmeye ve yalnız kalmaya ihtiyacım olduğuna ikna edip evden çıktım. Adımlarımı seyrediyordum ve nereye gittiğimi bilmeden yürüyordum. Ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi bilmiyordum. Kalp alışır mıydı acı çekmeye? Acaba alıştığı için mi çok ses çıkarmıyordu?
Aklım, bu konuda takılı kalmamı söylüyordu. Bunu hazmetmeden ve üzerinde derince düşünmeden Affan'a uzun uzun bakamayacağımı söylüyordu. Ama kalbim önemsemek istemiyordu. Kalbimin sesinin şuan cılız olmasından mıdır nedir, aklıma yöneldim. Kafamı kaldırıp nereye geldiğimi anlamaya çalıştım. Yürümüştüm işte on beş dakika kadarcık. Boş parka bakıp biraz dikildikten sonra parkı daha fazla yalnız bırakmak istemeyerek bir banka oturdum. Salıncaklar fazla küçüktü, onlara oturmayı istesem de bu nedenle yapamazdım. Telefonum ötmeye başladığında çantamda küçük bir telefon arayışı yaptım. Affan arıyordu. Muhtemelen babam anlatmıştı olan biteni. Meşgule attım. Şuan konuşamazdım. Kime ne tepki vereceğimi kestiremez durumdaydım. İç dünyamla baş başa kalmam gerekiyordu. Fakat onu çok fazla endişelendirmek istemiyordum. Bu nedenle mesaj yazıp telefonu sessize aldım.
Gönderilen; Odunvâri Pamuğum
Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var.
İkindi ezanının sesini duyana dek orada oturdum. Tek yaptığım düşünmekti. Bir yanım kabullenmek istemiyor ve kırıldığımı haykırıyordu. Bir yanım gururunu takınıyor ve bu durumu yediremiyordu. Bir yanım Affan'a bunu benden sakladığı için acı çektirmek istiyordu. Bir yanım da beni gerçekten sevdiğini biliyorsam geçmişi bırakmam gerektiğini söylüyordu. Hepsi kendince haklıydı. Fakat içimde büyük bir karmaşa oluşmasına yol açıyorlardı. Bir yandan lodos, bir yandan poyraz, bir yandan karayel derken dört bir tarafım rüzgarlara kapılmıştı. Hepsi birleşip bir kaos ortamı yapacak gibi hissediyordum. Kendime de Affan'a da bu kaos sebebiyle zarar vermek istemiyordum. Bu yüzden onu görmek istemiyordum. Bir süre onu görmemem lazımdı.
Bir camiye girip namaz kıldım. Sonra da durağa gidip bir otobüs bekledim. Eve vardığımda sessizlikten anlaşılıyordu ki Affan evde değildi. Sevinmiştim buna. Üzerimdeki kıyafetleri değiştirdim. Gri eşofman takımını giyip yatağa uzandım. Canım hiç bir şey yapmak istemiyordu. Ama böyle boş boş duramazdım. İyi gelir diye kalkıp Kur'an okudum. Bir kaç damla yaş süzülebilmişti sonunda gözlerimden. Daha fazla ağlamak istiyordum. Ama olmuyordu. Ağlamak rahatlatırdı ama ağlayamıyordum!
Akşam ezanı okununca namazımı kılıp sabır çektim. Kapıdaki anahtarın çevrilme sesi gelince irkilmiştim. Gözlerimi sıkıca yumdum ve öylece durdum. Onu görmek istemiyordum. Şimdi olmazdı.Adım sesleri gittikçe yaklaştı ve sonunda koltuğun yanımdaki kısmı çöktü. Burnuma onun kokusu doldu. Elimi bir el kavradı. Hemen geri çektim elimi.
''Betül...''
Gözlerimi sıkıca yummaya devam ettim. Boğazıma bir düğüm oturdu. O burada yokmuş gibi düşünmeye çalıştım.
''Betül, bırak da açıklama yapayım.''
Kafamı iki yana salladım. Suan bir şey duymak istemiyordum ki. ''Affan lütfen git. Yalnız bırak beni.''
İtiraz edecek olsa da sesimi yükseltip aynı şeyi bağırarak tekrar ettiğimde peki deyip kalktı. Boşalma yaşamıştım yoksa ona bağırmazdım. Hayır hayır, gözlerimi açmamıştım. Diğer duyularımla anlıyordum ne yaptığını. Adım sesleri uzaklaştı. Bir odanın kapı sesi geldi. Sonra odadan da çıkmış olacak ki dış kapının kapanma sesi beni baş başa bıraktı kendimle. Gözlerimi yavaşça açıp boş odada gezdirdim bakışlarımı. Ve ağladım. Evet, çok şükür ki ağladım. Biraz fazla duygu patlaması yaşamış olacaktım ki elime geçirdiğim yastık özenerek aldığım bir vazoyu paramparça etti.
Gitmeden önceki sözleri tam dört gün boyunca kulaklarımda çınladı.
''Beni dinlemeye hazır olduğunda haber verirsin.''
Hiç görmedim onu, hiç. Sanki dört gün değil de dört yıl görmedim. Okulda kendimi canlı tutmaya çalışmamdan karşılık alamayınca salıverdim kendimi. Çocuklara testler dağıttım, eğlenceli kişilik testleri. Onlar testlerle oyalanıp eğlendiler. Kimi zaman bana atılan bakışlarla karşılaştım. Gizlemeye çalışsalar da ''derdin var hocam'' diyordu o bakışlar. Nasılsa dört gün geçmişti. Bugün de haftanın son günüydü. Önemsemedim. Oldukça alıştım bu maratonluğa.
Acaba ne zaman onu dinlemeye hazır olacaktım? Ben de bilmiyordum. Sonuçta daha iyiydim, peki ya onu görünce yine daha kötü olursam? Bu yüzden çağıramadım. Yine evde kendimle kaldım. Kaç gündür doğru dürüst bir şey yiyemediğim için biraz halsizdim. Kalkıp kendime bir şeyler hazırladım yerim diye. Fakat biraz atıştırdıktan sonra miğdem daha fazlasını almadı. Yediğim azcık yemeği de miğdemde tutabilmek adına kendimi zorlamayarak sofrayı topladım ve içeriye geçip elime kitabımı aldım. Kaldığım yerden okumaya devam ettim.
'' Hiç kendi mağaranızda hapis olduğunuzu düşündünüz mü? Ön yargı, bilgisizlik, alışkanlık ve âdetlerinizin içinde hapis olabileceğinize imkân veriyor musunuz? Veya hırs, arzu, tamah ve açgözlülüğünüz içinde? Peki, mağaranızın kendi bedeniniz olduğunu söylesem? Daha da ileri gitsem ve mağaranızı kendinizin inşa ettiğini ve kendiniz tarafından hapis edildiğinizi söylesem bana inanır mısınız?
Dünya hayatı ve sevgiliden ayrılmak gibi anlamlarda kullanılan zindan kavramı genelde olumsuz anlamda kullanılır : Beden, cehennem, esaret, kötü arkadaş, gafil insanlarla sohbet ve onların oldukları mekânlar. Nitekim hadis-i şerifte dünya hayatı ahirete nisbetle mümin için zindan olarak tanımlanmıştır. Az da olsa zindanın olumlu çağrışımları da vardır. Mesela Hz. Yusuf aleyhisselamın atıldığı zindan Medrese-i Yusufiye olarak adlandırılmıştır. Bu bağlamda zindan bir eğitim yeridir, kişinin kendi beninin farkına vardığı ve maveraya yelken açtığı bir eğitimin yeri.''
Okuduğum bölümü bitirdikten sonra kalkıp kendime sıcak çikolata yaptım ve bir şeyler izlemek üzere elime telefonumu aldım.
Mavi Marmara gemisi ile ilgili bir şeyler izlemek istedim. Çünkü bu önemli olay hakkında edinebildiğim kadar bilgi edinmeliydim. Kaç Müslüman bu gemiden haberdardı? Kaç insan biliyordu Mavi Marmara ve beraberindeki gemilerin içinin dünyanın dört bir yanından gelen farklı din, dil, mezhep ve ırka sahip olmasına rağmen aynı hedef için yola çıktığını. O hedef: Filistin ambargosunu kırmaktı. Ve o gemide verdiğimiz şehitler bizim onurumuzdu. Herkes bilmeliydi tüm dünyayı sokaklara döken bu hadiseyi. Herkes bilmeliydi Filistin'i, Mavi Marmara'yı, Furkan Doğan'ı. O Furkan Doğan ki 19 yaşında olmasına rağmen yaşından büyük işler yapmıştı hak yolunda ve hak etmişti şehitliği.
İmrenerek, kâh tebessüm ederek kâh ağlayarak izlediğim videoların ardından uykum gelmişti. Fakat uyumak yerine abdest aldım ve tüm şehitlerimize bir Yasin okuyup dua ettim. Sonra da uyudum. Sabah kalktığımda yine bir haller vardı üzerimde ama çözememiştim. Yeterince besin alamadığımdandır diye düşünüp evden çıktım. Biraz meyve, bir de ekmek alıp eve döndüm. Kapıyı açıp içeriye girdiğimde yine yalnızım sanıyordum ta ki içeride sessizce oturan Affan'ı görene dek.
''Senin çağıracağın yoktu.'' deyip oturduğu yerde dikleştirdi sırtını. ''Ben de daha fazla dayanamayıp geldim. Şimdi beni dinleyeceksin.''
Başkası olsa bırakıp gitmez ve karısının düşünmesine zaman tanımazdı. Eser gürler, o an konuşur ve hatta kendisi bile kızabilirdi. Ama Affan bana zaman tanımıştı. Altı gün. Ben evde yokken geldiğini anlayabiliyordum dolapta eksilen kıyafetler sayesinde. Karşıma çıkmamıştı. Bana fırsat tanımıştı. Bu aslında onun olgunluğuna bir delildi. Yine de benim inatçı yanım üstümdeydi. ''Şimdi dinlemek istemiyorum.''
''Şimdi değil, şimdi değil. Ne zaman dinleyeceksin Betül? ''
''Sonra.''
''Sonra öyle mi?'' Affan yavaş yavaş öfkelenmişti. Ayağa kalkıp beni kolumdan tuttu ve koltuğa oturttu.
''Şimdi dinleyeceksin.'' deyip konuşmaya başladı. Önce Aydan hanımın anlattığı kısımları kendi ağzından anlattı. Sonrası tamamen ona aitti.
''.... Ben seni sevdim. Bunu sana daha fazla kanıtlamama gerek var mı? En başında seninle tanışmama sebep olan şey bu sadece. Sonuçta seni tanıdıktan sonra hakkını yediğimiz kızdan daha fazlasını gördüm ben Betül. Seni gördüm. Kaderimi gördüm. Alnımın yazısını, yüreğimin sesini gördüm sende. Bana yıldızları görmek için geceye razı olmak gerektiğini sen öğretin. Şimdi bunu kendine hatırlat, unutmuş görünüyorsun. Gerçekten birbirini seven iki yürek için her şeyin başlangıcı olan ve silinip giden bu olayın büyük önemi olmasa gerek. Şimdi bulanık camların arkasından bakmayı bırak, ve yüreğinin sesine kulak ver. Biraz acele etsen iyi olur, daha fazla dayanamıyorum.''
Biraz sustuk. Beni süzüp ''İyi görünmüyorsun. Yemek ye ve dinlen.'' dedikten sonra alnıma dudaklarını bastırdı, sıcaklığını hissettim. Bu sıcaklığı özlemiştim. Kapıya doğru yöneltti adımlarını. Çıkmadan evvel tekrar bana döndü ve son cümlelerini söyleyip gitti. ''Şu yere düşen yıldızları alıp gökyüzüne fırlatsam tutunurlar mı bulutlara Betül? İmkansız gibi geliyor kulağa biliyorum ama bildiğim bir şey daha var ; Sen masallara inanırsın.''
Ben... Evet ben masallara inanırdım. Ve mucizelere de. Acaba tutunurlar mıydı ki yıldızlar?
Stresten olacak ki bir an fenalaştım. Adımlarımı lavaboya yönelttiğim sırada kapı çaldı ama açamazdım şu an. Midemdeki azıcık şey de artık gidince garip hissetmiştim. Sanki kocaman bir boşluk vardı içimde ama ağır bir boşluk.
''Betül iyi misin?''
Süheyla'nın sesini duymayı beklemiyordum. Korkmuştum. ''Sen nasıl girdin içeriye?''
''Yedek anahtarını bana vermiştin.''
Hatırlayarak kafamı salladım onaylarcasına ve elimi yüzümü bir kez daha yıkayıp koluma giren Süheyla ile birlikte banyodan çıktım.
''Kendine hiç iyi bakmıyorsun. Yedin bitirdin içten içe kendini Betül. Şimdi sana yemek hazırlayacağım, bitmezse zorla ağzına tıkarım. Bünyen iyice zayıflayacak.''
Bana durgun bir yüzle azar çeken arkadaşım, gözlerini etrafa kaydırdığında şaşkınlıkla gözlerini büyülttü. ''Ne oldu burada böyle? Affan mı geldi?''
Nasıl da hemen anlamıştı ama. Her insanı tanıyan bir iki kişi olmalıydı böyle hayatında.
''Geldi.'' dedim gözlerimin tekrar kızardığını hissederken. Karnımdaki sızıyla kollarımı karnıma doladım. İki büklüm olup konuşmaya devam ettim. ''Bulanık camların ardından bakma dedi. Ben seni gerçekten seviyorum dedi. Bu olay sadece tanışmamıza sebep oldu dedi.'' Kırgın bir gülümseme kaçtı dudaklarımdan.''Yıldızları görmek istiyorsan geceye razı olmalısın dedi.''
Süheyla, gözyaşlarımı silip ''şşişşt'' diye mırıldanarak beni kollarına aldığında daha bir duygusala bağladım. Böyle sanki son kıvranışım, son sözlerim, tamamen susmadan evvelki son fısıltılarım gibi.
''Sen masallara inanırsın dedi bana. Yere düşen yıldızları gökyüzüne fırlatsam tutunurlar mı bulutlara dedi. Sence tutunurlar mı Süheyla?''
Süheyla beni kollarından bırakıp karşısına aldı. Elimi sıkıca tutup yanıtını verdi. ''Tutunurlar tabi.''
''Tutunurlar dimi?''
''Evet kardeşim. Yeter ki istesinler.''
''Tutunsunlar.'' deyip yerdeki vazonun parçalarına baktım. Ne olduğunu anlamadan gözlerim karardı. Bir boşluğa düştüm.
Tekrar karşımda Süheyla'yı gördüğümde evde değildik. En sevmediğim yerlerden birindeydik. Acı kokan, soğuk, hissiz bir yerde. Hastahanede.
''Birden kendinden geçip bayıldın. Ben de sağlık ocağına getirdim seni.''
Etrafa baktığımda hastanelerden daha küçük ve konforsuz bir odada olduğumuzu fark ettim. Demek sağlık ocağındaydık.
Odaya bir hemşire girdi. Süheyla da doktordu tabi, anlıyordu dilini. Türkçe konuşmaya başladığında nihayet ben de anlayabildim.
''Betül hanım, kendinize hiç iyi bakmamışsınız. Yetersiz besin, yetersiz vitamin ve minareller... Bu size de, bebeğinize de zarar verir. Artık bir düzen oturtmalısınız.''
Anlamadım? Garip bakışlarım karşısında Süheyla gözlerini benden kaçırdı. ''Herhalde karıştırdınız hemşire hanım. Benim bebeğim falan yok da, ondan diyorum.''
Kadın alınmış ve sinirlenmiş olacak ki ''ben salak değilim'' bakışları eşliğinde, imalı imalı konuştu. ''Siz bilmiyor olabilirsiniz ama var, Betül hanım. Yaklaşık üç haftalık. Henüz yeni olduğu için fark etmemiş olabilirsiniz. Bir doktora görünürseniz gereken bilgilere ulaşabilirsiniz. Burada verebileceğimiz bilgi kısıtlı.''
''Duydun mu Süheyla?'' derken ona bakmıştım heyecanla. ''Ciddi bu kadın!''
Süheyla şaşırmış bir ifadeyle ''Duydum Betül ama sen iyi olduğuna emin misin?''
''Neden ki??''
''Bu nasıl bir tepki? Acayip. Ondan dedim.''
Susup düşündüm. Ne yani şimdi benim bebeğim mi vardı? Anne mi olacaktım? Nasıl ya, böyle aniden pat diye insana denir miydi hiç canım? Bir dakika ya , n'apmam lazımdı ki şimdi benim? Bu nasıl bir haberdi? Ne tepki vereceğimi bilmiyordum. Ona iyi bakabilecek miydim? Ben daha sadece bebek tutmayı biliyordum! Peki iyi yetiştirebilecek miydim? Kız mıydı erkek mi? Hayırlısıyla sağlıklı doğacak mıydı?
Beynimdeki karmaşaya dayanamayıp ufak bir çığlık attım. Kendi sesimle, kendime gelmiştim. İyi miyim diye beni kontrol eden hemşirenin elini önümden itip Süheyla'nın karşısına dikildim ve ''Bana telefonunu ver.'' deyip onu hafifce sarsmaya başladım. Hemşire ''Betül hanım oturun şöyle lütfen.'' diye benimle uğraşırken ona da sinirlenmiştim. ''Bir dakika durur musunuz!'' diye çıkışıp kolumu kurtardım. Bu kez bana değil Süheyla'ya hitaben konuştu. ''Psikolojik bir sorun yaşıyor olabilir. Ne verdiği tepki ne de çığlık atması normal değil. Sakinleştirici yapmalıyız.''
Sakinleştirici kelimesini duyunca hışımla ona döndüm. ''Ben deli değilim! Hiç bir şeye ihtiyacım yok. Sadece kocamı arayacağım!''
Süheylanın kararsızca cebinde tuttuğu elinin altında telefonu tuttuğunu anlamayacak kadar salak değildim. Telefonu elime alıp Affanın ismini bulmaya çalıştım. A harfinde bulmam zor olmamıştı.
Ben henüz bir şey demeden evvel Affan telefonu açıp konuştu. ''Hâlâ bahçede bekliyorum Süheyla. Betül nasıl oldu?''
Hı? Bahçede bekliyor muydu? Burada mıydı ki? Bu bahçede? Sonuçta beni sormuştu. Telefonu kapatıp sedyenin üzerine attım ve sıyrılmış olan feracemin kollarını bileklerime dek çekip aniden odadan çıktım. Hemşire de Süheyla da peşimden bağıra bağıra geliyorlardı. Neymiş, duracakmışım. Sakinleşmeliymişim. Sanki delirdim! Siz sakinleşin asıl. Her bayılan deliriyor mu? Veya her çığlık atan? İnsan bazen içindeki kalabalığı susturmak isteyebilir sonuçta.
Onları önemsemeyip bahçeye göz gezdirdim. Zaten küçük olan sağlık ocağının bahçesinde Affan'ı görmem zor olmadı. Bir ağaca yaslanmış, başı öne eğik duruyordu. Kafasını kaldırıp beni gördüğünde şaşırmıştı. Ona doğru gitmeye devam ettim. Arkamdan gelen Süheyla'ya ve hemşireye eliyle bir işaret yaptı. Dönüp baktığımda durduklarını gördüm. Affan da bana doğru yürüyordu. Önünde durduğumda öncelikle hiç bir şey demeden suratına baktım. Bir süre sonra dayanamayıp konuştum.
''Sen neden buradasın?''
''Sonuçta seni buraya Süheyla getiremezdi.''
''Nasıl hemen geldin beni almaya?''
''Zaten beş dakika önce evden çıkmıştım. Uzakta değildim.''
Kafamı salladım. Mantıklıydı.
Affan baştan aşağı beni süzdü. Ayaklarıma doğru baktıktan sonra kafasını kaldırıp ''Keşke ayağına bir şey giymeden çıkmasaydın.'' dediğinde ben de kafamı eğip baktım. ''En azından ayağımda çorap var.'' deyip omuz silktikten sonra buraya ne amaçla geldiğimi hatırladım.
''Affan.''
Söyleyeceğimi söylememi bekleyip gözlerime baktı. Konuşmak yerine sarıldım. Gövdesine sığındım. ''Ben masallara inanırım. Hele de içinde yıldızlar olan masallara.''
Affan derin bir nefes aldı. Kollarımın altındaki bedeni rahatlamıştı. Geri çekilip yüzüne baktım ve son cümlemden sonra bir şey diyemedim. Yalnızca gülümseyebildim. ''Baba oluyormuşsun Affan.''
Affan Yılmazkaya
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
Betül'ün üzerini örtüp yatağın kenarına oturdum ve bir yandan özlediğim yüzünü seyredip bir yandan düşüncelerime daldım.
Hayatımın en zor günlerini yaşamış ve atlatmıştım. Bu kadar sabredebileceğime kendim de inanmazdım ama sabretmiştim işte. Çünkü Betül'ün üzerine gidersem daha kötü olacağını biliyordum. Sabrın sonu selamet derler ya, ne doğruymuş.
O günler içerisinde Fatihle kalmıştım. Her şeyden haberi vardı. Kardeşini üzdüğüm için okkalı bir yumruk yemiştim ama evden kovulmamıştım. Tabiki bu süreç içinde Betül'ü tamamen yalnız bırakmamış, ona fark ettirmeden ne yapıp ettiğini gözlemlemiş, haberdar olmuş, takip etmiştim. Fatih de yardımcı olmuştu bu konuda sağ olsun. Fatihle kalmak demek, onunla daha fazla vakit geçirmek, daha fazla sohbet etmek demekti ki bu da onun duygu - düşünceleri konusunda daha fazla bilgi sahibi olmam kapısına dayanıyordu. Bir akşam onunla çaylarımızı yudumlarken sessiz bir ortam oluşmuştu. Konuşacak bir şey bulamıyor gibi düşüncelere dalmıştık. Sessizliği bozup, kafamı kurcalayan bir konuya giriş yapmak adına ''Korkuyor, ama seviyor.'' demiştim.
İlk başta anlamamış gibi görünse de aslında anlamıştı, biliyordum. Sadece düşünüyordu. ''Korkuyorsa, sevdiğinden emin değildir.'' demişti Fatih de. Yuva kurmak sevaptır. Neden bu işle bu kadar ilgilendiğim ortada işte, sevap lazım bana sevap. Hilal'im Fatihten iyi birisini mi bulacak? Tabi ''Oğlum sen önce kendi yuvanı toparla.'' diyen iç sesimle de çok çatışmıştım o sırada. Sonuç bu. Fatih, Hilal'in korkmamasını istiyordu.. Bunun için de zaman gerekliydi. Yani hâlâ bir şey yok ortada. Fatihle de en son bunu o akşam konuşmuştuk. Şimdi evimdeydim ve şimdi ailemleydim.
Karnını zorla doyurmuştum kokusuna hasret olduğumun. Şimdi de uyuyordu. Dinlenmeliydi ya, uyusundu. Ah, o tek kelime! Baba! Ne hissedeceğimi şaşırmıştım. Ne anlatmak elimdeydi ne de bunu yaşamayan anlayabilirdi. Allah'ım sen sonumuzu hayreyle. Hepimizin evlatlarını hayırlı eyle. Onu iyi yetiştirebilmek çok önemliydi ve bunu yapamayacak olmaktan korkuyordum. Allah'ın izniyle yapardım. Allah'ım beni hayırlı bir baba eyle.
''Ben, imân haykıran, sessizliğinde iman çınlayan şehirlerin mimarı olmalıyım.'' diyordu ya Sezai Karakoç. Benim oğlum da imân haykıran, sessizliğinde iman çınlayan şehirlerin mimarı olmalıydı.
Oğlum? Belki kız? Allah söyletti herhalde.