Affan Yılmazkaya
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
Ah be, yıllarım gitmişti boş yere. Oysa şimdi düşünüyordum da ne kadar değerliydi her bir dakika. Dünya çok boştu, inşAllah yüreğimiz iman dolu ayrılabilirdik. Bunu dememe rağmen bundan sonra da bilerek-bilmeyerek ille zaman israf edilecekti hayatımda. İnsanoğlu böyleydi işte. Televizyonla, alışverişle, gezmek tozmakla, gülmek kikirdemekle, boş boş oturmakla, fazla uykuyla, müzikle, telefonlarla, kısacası bir çok şeyle boşa zaman harcıyorduk. Oturup müzik dinleyeceğine kitap oku? Televizyon izleyeceğine Kur'an oku? Telefonla uğraşacağına ders çalış? Uyuyacağına kalk dışarıda faydalı bir şeyler yap? Bir yoksul sevindir? Bir yaşlıya yardım et? Bir çocuğun başını okşa? Birine selam ver? En basitinden, yabancılara gülümse?
Neden biliyor musunuz? Dünyanın en mutlu eden şeyi birilerini gülümsetmek. Yeğenine gelip de evini bulamayan bir amcaya aradığı yeri gösterdiğimde ettiği dualar, suratındaki tebessümler, beni mutlu etmeye yetmişti. Yabancı bir amcaya selam vermem, selamımı alması beni tebessüm ettirmeye yetmişti. Diller farklı da olsa selamlar aynıydı. Üç küçük muhacir çocuğa selam verip onlarla konuştuğumda mutluluklarını hissetmek, mutlu olmama yetmişti. Onlara çikolata aldığımda ben onlardan çok sevinmiştim. İşte zamanı verimli harcama yolları. Ve daha nice yanıtlar, yollar var. Yeter ki kişi istesin. Ey Rabbim, Senin merhametin de olmasa biz hiçiz, hiç.
''Ne düşünüyorsun?''
''Zamanı.'' Betül sustu. O da sanırım yanıtım üzerine zamana dalmıştı.
Arabayı sürmeye devam ettim. Bunları düşünürken, bir köy yolunda araba sürdüğüm de bir gerçekti. Betülle buralara gelmiştik ve geziyorduk. İlk gelişmizdi. Etrafta eski binalar doluydu ve Betül bu durumdan en az benim kadar hoşnut görünüyordu. Modernliğin beton suratlarındansa bu eski evler daha huzur vericiydi, ondandı hoşnutluğumuz.
Geniş bir düzlüğe vardığımızda arabayı durdurdum. Etraf çimenlik ve ağaç doluydu. Bir küçük yayla gibiydi. Burada bir saat kadar oyalanıp civar köyleri de dolaştık. Eskiden kalma kaleler, camiler... Kaleye tırmanmak için epeyce bir merdiven çıkmıştık. Ve karnımı acıktırmıştı bu dik, uzun merdivenler. Lakin tepeden etrafı seyrettiğimde tüm açlığımı unutup manzaranın güzelliğine daldım. Betül'ün fotoğrafımı çektiğini anladığımda kafamı çevirebilmiştim izlediğim manzaradan.
Ben de onu çektim lakin ikimiz çekilsek daha iyi olacaktı. Etraftaki gençlerden birinden rica ettiğimde kırmayıp bir kaç kare fotoğrafımızı çektikten sonra teşekkür ettik. Biraz daha orada oyalandık. Bir yandan sohbet ediyor bir yandan çevreyi seyrediyorduk.
Konu acıktığıma gelince Betül çantasından bir paket bisküvi çıkarıp açtı ve aramıza koydu. Zeki kız. Aslında yanımızda ızgaralık malzeme vardı ama onun için önce uygun bir yer bulmalıydık.
''Namaz vakti yaklaştı biz gidiyoruz!'' Bunu söyleyen etraftaki gençlerden biriydi ve arkadaşlarına sesleniyordu. O böyle söyleyince saate baktım.
''Biz de inelim, camilerden birinde namaz kılarız.'' Betül tamam deyince zor çıktığımız merdivenleri daha kolay bir şekilde inip camilerden birine yaklaştık.
Betül'ün ''Benim abdest almam lazım.'' demesi üzerine camilerde kadınlara özel abdest yeri arasak da yoktu. Camiler birbirine yakındı ve hepsi gerçek manada eskiden kalmaydı. Hatta bir tanesinin direkleri, bildiğin ikiye yarılmış kütükten oluşuyordu. Eskilikleri onlara ayrı bir hava katıyordu tabii.
''O zaman ben bekleyeyim, sen kıl cemaatle. Sonra bir çözüm buluruz.''
Başımla onaylayıp camiye girdim. Secdeye alnımla beraber yüreğimi ve ruhumu da koymaya çalışarak kıldım namazımı. Tespih çekilip, dua da ettikten sonra kapıya doğru gittim gördüğüm insanlara ''Allah kabul etsin.'' diye diye. Ayakkabılarımı giyip Betül'ün yanına ulaştım. Ne yapacağımızı düşünüyorduk ve tek çözüm çevredeki evlerden birinde abdest almasıydı. Yan yana yürümeye başladık arabanın yanına doğru. Arabayı kalenin yakınlarına bırakmıştım.
''Affan, bak şurada bir teyze evinin önünü süpürüyor. Onunla konuşsam mı? İyi birine benziyor hem.''
Gösterdiği yere baktığımda Betül'ün de dediği gibi yaşlı bir teyze küçük ahşap evinin önünü süpürüyordu.
''Tamam.'' dedim ve ona doğru yaklaştık. Betül selam verip, evinde abdest alıp alamayacağını sorduğunda teyze kararsız bir şekilde ikimize de baktı bir süre. Betül teyzeyi rahatlatmak için bir kaç cümle daha söyledi. ''Biliyorum teyzecim, bu zamanda hiç kimseye güven yok. Kimin ne olduğu belli olmuyor, çeşitli haberler izliyoruz her gün televizyonlarda. Ama sadece abdest alacağım, camilerde hanımlara özel yer yok.''
Teyze buruk bir tebessüm etti ve ''Ben kocama bir sorayım kızım, o ne derse o. Hemen geliyorum bekleyin burada.'' deyip elindeki süpürgeyi kenarıya bıraktı ve içeriye girip gözden kayboldu. Betülle birbirimize bakıp gülümsedik. Beyinden habersiz bişey yapmayan can teyze...
Kapıdan teyzeyle beraber kocası da göründü. Saçları beyazlamış, suratı buruşmuş fakat bize davranışına bakılırsa yıllar ona yüreğinin temizliğinden bir şey kaybettirmemiş.
''Gelin kızım, tabi abdest alabilirsin. Hoş geldiniz oğlum, buyrun buyrun, hadi girin içeriye, kalmayın kapılarda evladım.''
Yahu bu amca tam elleri öpülmelik ve önüne ne isterse sermelik amcalardandı. Betülle ikimiz kapıya yanaşıp ayakkabılarımızı çıkardık. Teyze de gülümsüyordu. Amcanın elini öpüp teyzeye de bir kez daha teşekkür ettim. Geçmemizi işaret ettikleri odaya girdik ve koltuklara oturduk. Ev eski fakat temiz ve huzur kokuluydu.
Teyze, sobanın üzerindeki su dolu güğümden bir maşrabaya su doldurdu. ''Kızım burada sıcak su yok, üşümeyesin diye sıcak su koyuyorum kusura bakmayasın.''
Betül bu durumda kusura bakmaz, duygulanıp ağlardı. Sıcak su yok diye sıcak su hazırlıyordu kadıncağız sonuçta. Betül, mahcup bir şekilde bolca teşekkür edip bir kaç kelime mırıldandı zahmet etmeseydiniz diye. Teyze, Betül'ü banyoya götürüp maşrabayı da oraya bıraktı ve yanımıza döndü. Yanımdaki amcayla tanışmıştım bu sırada.
''Hanım, bir çay koy da çocuklar sıcak sıcak içer. Sofra da hazırlayalım misafirlerimize.''
Amcaya teşekkür edip zahmet etmeyin desem de dinlememişti beni.
''Misafirin olduğu yerde melekler ayakta dururlarmış Affan oğlum, onlar ayakta dururken biz bir iki hizmet etmişiz çok mu?''
''Yakup amcam, o zaman şöyle yapalım mı? Teyzem çay demlesin, biz de gelirken yanımızda bir şeyler getirdik, onları hazırlayalım. Beraberce yiyelim.''
''Yok oğlum, getirdiklerinizi sonra yersiniz hanım kızımla.''
''Olmaz amca. Sizin de nasibinizde varmış demek ki. Rabbim bunca yolu geldikten sonra bizi karşılaştırmış, birbirimizden bir şey mi esirgeyeceğiz?''
Yakup Amca ''Eh, iyi o zaman. Sen bilirsin oğlum.'' deyip mahçupca tebessüm etti. Temiz kalpli insanlar hâlâ vardı.
Betül içeriye girdiğinde, teyze hemen bir seccade alıp onu namaz kılması için diğer odaya yönlendirdi. Sonra yine içeriye girip çaydanlıkları çıkardı. Mutfak ve oturduğumuz oda birleşikti.
Betül çıkana kadar, Yakup amcayla nereden geldiğimizi, ne iş yaptığımızı, kim olduğumuzu falan konuşmuştuk. ''Ben de eskiden tren istasyonlarında çalışırdım. Sonra emekli olduk, yıllardır sürekli bir işte çalışmıyorum. Zaten yaşlanınca bir emekli maaşı yetiyor, iki kişiyiz.'' demişti. Bunun üzerine çoluk çocuk yok mu demiştim amcaya. Betül gelip karşımdaki koltuğa, teyzenin yanına oturdu.
''Bir oğlum vardı, onu da gençliğinde şehit verdim.''
Demek şehit anne-babasına misafir olmuştuk. Anadolumun her mahallesinde vardı bir şehitten geriye kalan burukluk. Anadolunun anaları verdi, verdi ve verdi evlatlarını. Bir hilâl uğruna can veren nice evlatlar. Olsun, şehitler ölmezdi. Şehitlik kahramanın ölümü değil, ölümün kahramanlığıydı. Akan kanların temelinde yatan niyetten ve amaçladığı hedeften ötürü kutsaldı şehitlik.
Aklıma bir hadis gelmişti bu konuyu düşününce. ''Allah katında hiç bir şey, iki damla ve iki izden daha sevimli değildir. Allah korkusuyla akıtılan gözyaşı damlası ve Allah yolunda dökülen kan damlası. İki iz ise, Allah yolunda çarpışmaktan kalan cihad izi ve Allah'ın emrettiği farzlardan birini yerine getirmekten kalan ibadet izidir.''
Kafirler bizim şehit vermemize seviniyorlar ama onlar Allah'ın hesabını unutuyorlar. Zaten şehitlere değil, geride onlar için gözyaşı döken yüreği yanık insanlara üzülüyordum ben. Çünkü şehitlerin yeri belliydi ; Peygamber Kucağı. Rabbinin yanı.
''Ey şehit oğlu şehit isteme benden makber / Sana âğuşunu açmış duruyor Peygamber!''
Oğulları için dua ettik, Allah rahmet eylesin dedik.
''Yakup amcam, biz arabadan malzemeleri getirelim Betülle.'' dedim bir süre sonra.
''Yardım edecek bir şey varsa yardım edeyim evladım.''
''Yok amcam, biz hallederiz.''
Arabaya gidip bagajı açtım. Izgara telini ve kömürünü ben aldım, etleri ve ekmekleri de Betül aldı ve arabayı kitleyip eve döndük. Yakup amca, arka bahçede yapmanın daha iyi olacağını söyleyince biz onunla arka bahçeye geçip ateşi yaktık. Betül ve Canan teyze de içeride salata yapıyordu. Teli ayarlayıp etleri dizdim ve pişirmeye başladım. Bu sırada Yakup amca bana bu konuda bir kaç tüyo vermişti. Nolursa olsun herkesten öğrenilecek bir şeyleri oluyordu insanların.
Etler pişip de içeriye girdiğimizde anlamıştım dışarısının hissettiğimden soğuk olduğunu. Sonuçta Kasım ayındaydık. Gerçi bu hafta güneşliydi hava genellikle. Zaten biz de güneşe güvenip de gezmeye çıkmıştık. Yoksa Kasım soğuğunda niye gezelim deli miyiz? Belki biraz.
Betül ve Canan teyze çoktan her şeyi hazırlamış, sohbet ediyorlardı. Betül beni görünce gülümsedi. ''Affan, az önce babam aradı. Sen dışarıda olunca ben de açtım telefonunu. Dayın daha iyiymiş, yürümüş bugün kendi başına.''
Bu haber karşısında çok sevinmiştim. İlk gidişimden sonra bir kaç gün kalıp yine dayımların yanına yurt dışına gitmiştim ve bir hafta kadar bir süre sonra Arif neredeyse iyileşmiş, yengem de zor yürüse de kendi yemeğini yiyecek duruma gelmişti. Fakat dayım hâlâ uyanmamıştı. Ben Betül'ü daha fazla yalnız bırakmamak adına tekrar dönmüştüm. Döndükten iki gün sonra dayımın uyandığı haberini almıştık çok şükür. Fakat durumu kötü olduğu için çok sevinememiştik. Dayım uyanalı bu hafta üçüncü haftaydı ve Elhamdülillah bu haberi almıştık. Zaten gezmemizin sebebi de biraz hüzünlerden kurtulmak istememizdi. Betül tutturmuştu çok yoruldun biraz sakinlemiş olursun diye. İyiki de tutturmuştu, işte buradaydık. Dayım da iyiydi.
''Çok şükür. Elhamdülillah.'' dedim ve sevinçle yanımdaki Yakup amcaya sarıldım. Yakup (a.s.) sabretmişti ya Yusuf'unu kaybedince, Yakup amca da sabrımın karşılığı gibi Yakup ismiyle ve Yakup yüreğiyle karşımdaydı bu güzel anda.
''Çok şükür çok şükür.'' diye mırıldandı Canan teyze ve Yakup amca da. ''E hadi sofraya oturalım yemekler soğumadan.'' dedim sırıtırken.
''Ben ayranı alayım mutfaktan, hadi oturun siz.'' diyen Canan teyze de ayran dolu sürahiyi getirince hoş sohbetli bir yemeğe giriştik.
''Turşu çok güzel olmuş teyzecim, bana anlatırsın nasıl yaptığını değil mi?'' Betül bu sorusunu yemekten sonra sormuş ve onlar turşu muhabbeti yaparken biz de Yakup amcayla onlara bakıp tebessüm etmiş sonra da kendi sohbetimize dalmıştık.
Akşam namazını da kıldıktan sonra artık kalkmamız gerekiyordu. Yolumuz uzundu, gece yarısı anca varırdık eve. Vedalaşmamız zor olmuştu bu gönlü güzel insanlardan. Evlerindeki huzur kokusunu özleyecektik. Ev telefonları vardı, numarayı kaydettim. Yakup amcanın bir de cep telefonu vardı, onun da numarasını kaydettim. Kendi numaramı da onlara verdim.
''Buralara yolunuz düşerse arayın hemen tamam mı evladım? Her zaman bekliyoruz. İleride çoluk çocuğunuzu da alır gelirsiniz belki. Hem bizim bir de Afyon'da evimiz var, oraya da gidiyoruz. Oralara da uğrarsınız buyurun gelin.''
''Yakup amcam, buralara yolum düşerse sana uğramadan gitmem Allah'ın izniyle. Sen de bizim oralara gelince bize uğra olur mu? Teyzemi de al gezmeye gel, misafirimiz olursunuz. Bir işiniz olursa çekinmeyin, halletmeye çalışırız inşAllah.''
Biz bunları konuşurken Canan teyze de Betül'ün eline bir turşu bidonu tutuşturmuştu. ''Al yavrum, yersiniz Affan oğlumla beraber. Bunu da ben kurduydum yazın, seversin.''
Onların yanından ayrılırken bir kez daha anladım, yılların eskitemediği yürekler vardı.
Betül, arabaya bindiğimizde bir kaç damla gözyaşını tutamamıştı. ''Affan, böyle güzel insanların yalnız olmaları bana çok koyuyor. En çok onlar hak ediyor hep yanlarında sohbet edecek birileri olmasını. Torun sesini, evlat sesini.''
''Öyle Betül ama napacaksın, kader bu. Allah'ın takdiri böyle.''
Kafasını sallayıp ''Öyle...'' dedi o da ve elindeki telefonu açıp onlarla çektiğimiz fotoğrafta baktı. İyi akıl etmiştik fotoğraf çekilmeyi.
''Affan ben uyumaya kalkarsam sakın ha uyumama izin verme. Abdestim gitmesin. Yatsıyı bi camide kılarız öyle devam ederiz yola.''
''Tamam güzelim.'' dedim ve arabayı sürmeye devam ettim.
Yatsı ezanı okunduğunda planladığımız gibi bir camide namaz kılıp yola öyle devam ettik. Eve vardığımızda saat epeyce geçti. Arabadakileri öylece mutfağa bırakıp yorgun bedenlerimizi yatağa mıhladık. Sabah toparlardık eşyaları. Derin bir uyku çekmiştik. Sabah namazını kıldıktan sonra tekrar yatıp saat on bire dek mışıl mışıl uyumuştuk. Kahvaltı yaptıktan sonra Betül evi toplarken ben kendi toplamam gerekenleri halledip markete çıktım. Döndüğümde marketlikleri yerleştirip biraz mola vermek adına birer kahve hazırlayıp oturduk ve sohbet etmeye koyulduk. Betül, dün çekildiğimiz fotoğrafları çıkarttırıp 05.11 tarihini de atmayı unutmamamızı bir kez daha dillendirirken gülümsedim. Saf kalplim benim.
...
??
...
''Öyle işte kardeşim. Siz ne yaptınız?''
Kutay elindeki fincanı masanın üzerine koyup arkasına yaslandı. Haftasonu gezisinden bahsetmiştim ona. ''Haftasonu evdeydik. Normaldi, bir şey yapmadık. Sonra da pazartesi oldu işe gidip, dönüşte sana uğradım. Her zamanki rutin.''
Kutay haftada bir kaç kez bana uğrardı sağ olsun. Bazen de ben ona uğrardım. Şimdi benim mekan tamamen bana ait olunca ve kimse olmayınca burası bizim için daha rahat oluyordu. Yoksa onu ayağıma getirmeye zorladığımdan değil.
''Havalar açsın da beraber gezeriz kardeşim.''
''İnşAllah. Hadi bakalım.''
Telefonum çalınca çekmeceye koyduğumu hatırlayıp telefonu elime aldım. Fatih arıyordu. Gülerek açtığım telefonu yüzüm asık kapatmıştım.
''Hayrola Affan?''
''Betül'ün anaannesi fenalaşmış. Çok üzülecek ve ben de üzüldüm.''
''Kalk o zaman gidin hemen.''
''Yarın bir müşterim var Kutay, sen halledebilir misin?''
''Olur tabi kardeşim, ben ilgilenirim.''
''Sağ olasın kardeşim.'' dedim ve sarılıp anahtarı ona vererek apar topar çıktım mekandan. Eve gidene dek kendimi daha da sakinlemiştim çünkü ben dik durmalıydım ki Betül endişelenmesin.
Ona kısa bir açıklama yapıp hazırlanmasını söylediğimde seri adımlarla odaya gidip beş dakika sonra üzerinde feracesi ve başında kahverengi örtüsüyle geri geldi. Evden çıkmadan evvel yanımıza lazım olur diye para almamız gerektiğini düşünüp odaya geri girdim ve bir miktar para alıp cebime attım. Arabaya bindiğimde Betül çoktan kemerini bağlamıştı. Besmele çekip arabayı çalıştırdım ve yolculuğumuz başladı. Yolda pek konuştuğumuz söylenemezdi. İkimiz de düşünüyorduk. Benim beynimde gezenler de, hayatımızda ne zaman ne olacağının belli olmamasıydı. Her şeye hazır olmalı ve isyan etmeyip sabretmeliydik.
Köye en yakın hastaneye kaldırmışlardı anaanneyi. Hastaneye yaklaştığımızda Betül kendini tutamamış olacak ki ağlıyordu. Arabayı kenarıya çekip durdurdum ve rahatça ona döndüm. Gözyaşlarını sildiği ellerini tutup suratından uzaklaştırdıktan sonra ona iyi gelebileceğini düşündüğüm bir kaç şey söyledim. Asr suresinin üçüncü ayetini söylediğimde ise kendini sakinleştirmeye çalıştı.
''Betül, Asr suresini biliyorsun değil mi? Orada ne diyor hatırla. Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başka diyor. Sabretmeliyiz. Hem çok çok kötü değil anaannen, ben iyileşeceğine inanıyorum. Dayım ne haldeydi, şimdi yürüyor. Allah'ın takdiri ne ise o olur, sabredecek ve şükredeceğiz. Şimdi gözyaşlarını silip güçlü olmalısın.''
Kafasını sallayıp bir kez daha gözyaşlarını sildikten sonra kahvelerini benimkilere çevirdi. Avcumdaki eline bir buse bırakıp dizlerinin üzerine bıraktım ve arabayı tekrar çalıştırıp kalan bir kaç dakikalık yolu tamamladım. Park etme işini halledip kemerimi çözdüm. Arabadan inip hastaneye girdik. Betül beni anaannesinin olduğu kata yönlendirdi. Ben hastaneye ilk kez geldiğim için bilmiyordum neresi nerede.. Anlaşılan o biliyordu. Girdiğimiz koridorda bizimkiler çarpmıştı gözümüze. Yaklaşıp selamlaştıktan sonra anaannenin durumunu sorduk. Odaya almışlardı ve şuanlık yanına girmeye izin yoktu. Ve odada filmlerdeki gibi cam da yoktu. Doktorlar tamam diyene dek onu göremiyorduk. Doktor sadece bir kez Hülya teyzeye izin vermişti, kızına.
Biz de bir süre banklarda oturduktan sonra mescide indik. Yoldayken ezan okunmuştu. Namazları kıldıktan sonra tekrar üst kata çıktık. Betül Kur'an okurken, ben sadece ezbere bildiğim sûreleri okuyup dua etmiştim. Kur'an okumayı ve ardından dua etmeyi bitiren Betül'ü kantine inmeye zor ikna etmiştim. Gülsüm yenge, Hülya teyze ve eşi Yahya abi ikna etmişlerdi biz buradayız, sen aşağı in diye. Eylül, Ertuğrul ve İbrahim dayı aşağıdalardı. Yukarıda koridorda kalabalık yapmak bir işe yaramıyordu zaten. Fatih iş için bizim oralardaydı ve görüşmesi bitince gelecekti. Eren de okuldaydı, Fatih alacaktı onu gelirken.Onlar gelene dek arada bir yukarı çıkarak, kalan zamanda aşağıda oturarak vakit geçirmiştik. Fatih ve Eren, hepimiz yukarıdayken gelmişlerdi. Selamlaşıp anaannenin durumunu sordu. Bize en son hâlâ aynı olduğunu söylemişlerdi, bu yüzden ona da bunu ilettik. Lakin az önce odaya girmiş olan doktor tebessümle ''Hanım teyze uyandı, gözünüz aydın.'' diyerek çıktı.
Birazcık duygusal olan bir kaç kişimiz sevinçten gözyaşı dökerken geri kalanlarımız sevinçten bir oh çekti. Aramızdan iki şanslı içeriye girecekti. Endişeden kendini yiyen Betül ilk şanslı olduğu için geriye bir kişi kalmıştı. Bu kişi de yengesiydi, Gülsüm yenge. Abisine yıllarca oğlum diye bakan yengesi. Onlar içeriye giredursun, ben ne konuşacaklarını merak ediyordum çünkü Betül onlara kırgındı. Şundan da emindim ki anaannesini kaybetmek en son isteyeceği şeydi ve onu bu halde üzmez, ellerine sarılırdı.
Onlar içeriye girince Hülya teyze çantasını omzuna takıp ''Fatih, sen şimdi Eylül'ü, beni ve Eren'i eve götür oğlum. Herkes sabahtan beri burada, aç ve yorgun. Gidip yemek hazırlayalım, yatak serelim; Affan ve enişten de diğerlerini alır gelir.''
Fatih kabul etti ve gittiler. Bir süre sonra Betül ve Gülsüm teyze odadan çıktılar. Betül burukça gülümsüyordu. Biraz dinlenmek ve yemek yemek için onları eve götürmeye ikna edip yola çıktık. İbrahim dayı kalmıştı Hatice anaannenin yanında. Yemek yedikten sonra hanımlar sofrayı ve mutfağı toplamak üzere işe koyuldu. Yahya enişte biraz dinlenmek için odaya geçip uzandı. Eren ve Ertuğrul da televizyonun başında oturuyorlardı. Bir yandan sohbet edip bir yandan haberlere bakıyorlardı. Fatih'e ''Dışarıya çıkalım mı?'' dediğimde itiraz etmeyip kabul etti ve çardağa doğru yürüdük. Masaya karşılıklı oturup bir süre sustuktan sonra kafama takılan bir konuyu şuan pek zamanı olmasa da sormaya karar verdim. Bazen zamansız biri olabiliyordum ama napacaksın? Huylu huyundan zor vazgeçer.
''Fatih, Hilal hakkında ne düşünüyorsun?' 'Soruma şaşırıp bakışlarını gözlerime dikti. Hiç bir şey söylemedi. ''Fatih?''
''Deli.'' dedi ve karanlıkta hışırdayan ağaçları seyretti. ''Yağmurda şemsiyesiz bir şekilde yere çömelip duracak kadar, soğuk havada incecik giyinecek kadar. Ve inatçı, o haldeyken yardım kabul etmemekte ısrar edecek kadar. Kesin hasta olmuştur.''
''Açık sözlüsün. Bana daha açık ol.''
''Açık mı olayım...'' diye mırıldanıp biraz durakladıktan sonra ''Git ve ona sor, o ne düşünüyormuş? Sonra bana gel yine. Yeterince açık oldum sanırım?''
Suratıma bir sırıtma yerleşirken ''Yeterince.'' diye mırıldandım ben de ve ''Soracağım.'' dedim. ''Memnuniyetle soracağım.''
...
??
...
''Nasılsın Fidan annem?'' deyip elini öptükten sonra beraber içeriye geçtik süt annemle.
''İyiyim oğlum, sen nasılsın? ''
''Ben de iyiyim. Hani bizim yaramaz?''
''Arkadaşının doğum günü varmış, heves etti de götürdüm. Orada şimdi.''
''Çocuğu bıraktın da eve mi geldin?''
''Yan komşuda zaten oğlum.''
''Hee. Tamam o zaman.'' deyip ''Hani bizim deli?'' diye asıl sorumu yönelttim.
''Odasında yatıyor. Grip oldu.''
Fatih'in ''hasta olmuştur kesin'' diyen sesi kulaklarımı doldururken güldüm. ''Ee soğuk havada incecik giyinirse tabi grip olur. Kalın giyinmeyi bir öğretemedin şu kıza be Fidan hanım.''
''Napayım oğlum, döveyim mi koca kızı? Zorla giydiremem ya.''
''Sen beni çağır, bak ben nasıl seve seve giydirtirim ona boğazlı kazakları.''
Fidan annem güldü ve ''Ben çay koyayım.'' deyip kalktı.
''Yok yok anne. Koyma çay, çok durmayacağım. Şu deliyi göreyim de giderim.''
''E peki, sen bilirsin oğlum. Bari ben gidip çocuğa bakayım.''
''Tamam sen git, al gel keratayı.''
Fidan annem evden çıktı ben de üst kata çıkıp Hilal'in odasına girdim. Yattığı yerden doğrulup sırtını yatağın başlığına dayayarak oturdu.
''Geçmiş olsun Hilal. Yine hasta olmayı becermişsin?''
''Sağ ol canım ama kendi isteğimle hasta olmuyorum sonuçta.''
''Ama kendi isteğinle yağmurun altında, soğuk havada, ince kıyafetlerle duruyormuşsun? Yani dolaylı yoldan kendi kendini hasta ediyorsun.''
''Asıl bunları sana söyleyen şahıs beni hasta ediyor!''
Havada iğneleme kokusu var hanımlar beyler. ''Öyle mi? Ne tür bir hastalık bu Hilal? Kalp çarpıntısı yapıyor mu? Gözlerini idare etmekte zorlanıyor musun?''
Hilal sözlerimi kesmek için ''Yeter Affan.'' dese de konuşmaya devam ettim.
''Mantığınla duyguların çatışıyor mu? Yoksa burnunu kızartan, gözlerini yaşartan türden mi?''
''Affan!''
''He gülüm? '' dedim ve yaşaran gözlerine baktım.
''Yeter.'' diye fısıldadı. Zorlamadım ve sustum. Cevabımı almıştım. Eğer gözleri dolup bir kaç damla yaş aşağı süzülmeseydi diyecektim ki bu konuyu uzatmanın alemi yok. Ve Hilal kızıp bağırsaydı da aynı şık geçerliydi. Ama sonuç ortada. ''Affan ben korkuyorum.'' dedi kendini toparladıktan sonra.
''Korkacağın en son şey sevilmek ve sevmek olsun Hilal.''
''Ya gerçekten sevmiyorsam da duygularım beni yanıltıyorsa?''
''Duyguların yanıltır mı bilmem ama hislerine güven. Kalbine güven, ve kendine güven. Seni en son yanıltacak olan şey onlar çünkü.''
Kafasını salladı ve bana sarıldı. Burnunu çektiğinde ''Dur kız sarılma sarılma, beni de hasta edeceksin sonra.'' dedim dalga geçerek.
''Bu iyileşmiş halim bir haftadır. Hem hasta ol, ne olacak? Betül bakmazsa ben bakarım sana.''
''İkiniz de bakarsınız.'' dedim elimi omzuna koyup.
''Affan, kimseye söyleme tamam mı? Yani anneme babama falan. Kulaklarına gitmesin.''
''Olur mi hiç canım? Bir anne kızının her şeyini bilmeli.'' deyip kapıya doğru döndüm ve bağırdım.
''Fidan anneee!!!!'' Hilal endişeyle üzerime atılıp ağzımı kapatmaya çalıştı. Ellerinden kurtulup yine ''Fidan annee!! Hilal'in sana söylecek önemli şeyleri varrr!!'' diye bağırdım.
Hilal'in ''Sussana ya. Of! Annem gelecek şimdi!'' deyip neredeyse sinirden pancar kesmesine bir kahkaha attım. ''Ne gülüyorsun Affan! Bak şimdi girecek içeri! ''
İki yanağını tutup sağa sola salladım başını. ''Korkma sen, annen evde değil. ''
Onunla eğlendiğimi fark edip omzuma yumruğunu geçirdiğinde ister istemez inledim.''Kızım elin ağır diyorum ya! Ne vuruyorsun!''
''Sen de benimle dalga geçip eteklerimi tutuşturmasaydın.''
Üzerindeki eşortmanın paçasını tutup ''Etek giymiyorsun ki.'' dedim dişlerimi ortaya serip gülerken. Göz devirip o da güldü.
''Neyse, konuya dönelim. Söylemek yok tamam mı? ''
''Tamam. Bak ne diyeceğim, Betül'ün anaannesini ziyarete gideceğiz bu haftasonu. Yani yarın. Gelecek misin?''
''Hastayım Affan. Havalar karlı olacak. Nasıl geleyim?''
Haklıydı. Bir şey demedim. ''O zaman, birdahakine inşAllah. ''
''InşAllah.'' dedi Hilal de ve biraz daha onunla zaman geçirdikten sonra eve dönmek üzere yol aldım. Çünkü bu akşam halamlar bize oturmaya gelecekti. Betülüm sağ olsun, halama tam anlamıyla kavuşturmuştu beni.