YT1 • Bölüm 27 •

2555 Kelimeler
Betül İlgüz *☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆ Dikkatimi televizyondaki görüntülere verdim ve spikeri dinledim. ''...zulüm ve acı hâlâ devam ediyor. Suriye'deki bir çok insan hâlâ rejimin ve farklı bir çok örgütün bombaları altında...'' Kanalı değiştirip bir diğerini dinlemeye başladım. Bu haber değil, akşamları televizyonlarda çıkan panellerdendi. Bir konu üzerine konuşulur bir kaç kişi tarafından ya, işte onlardan. Genç bir kadın konuşuyordu.  ''Gerçekten anlamıyorum. Artık nasıl anlatacağımızı da şaşırdık. Onlarca kişi onlarca cümle kuruyor lakin insanlar uyuyor da uyuyor! Yüzlerce video görüyorlar, zulüm gören çocuklar, analar, yaşlılar. Yine de yetmiyor.'' Saçları ağarmış bir amca atladı lafa. ''Çünkü insanlar unutuyor. Evet kimisi hiç önemsemiyor, ölen ölsün hesabı. Önemseyen de unutuyor. Oysa ki asıl olan unutmamak. Sofraya oturduğunda, yiyecek bir şey bulamayıp karton yiyen çocuğu düşün. Okula gittiğinde, okul yolunda parçalara ayrılan çocuğu düşün. İşe gittiğinde, iş yeri başına yıkılan adamları düşün. Canın sıkıldığında, kafasına bomba yağan insanları düşün. Bak bakalım insanlar artık tepkisiz kalacak mı? ''  Ah sadece Suriye mi? Dünyanın bir çok yerinde vardı böyle zorluklarla uğraşan insanlar. Kanalı değiştirdim , dizi. Allah'ım nefret ediyordum şöyle dizilerden. Milletin birbirine aşkını, nazını izleyene dek daha faydalı şeyler yapmaz mıydı insanlar? Bu şekilde uyuşturulduklarının farkında değiller miydi? Bizi savaşla yenemeyen bâtıl, ahlakımızdan ve değerlerimizden uzaklaştırarak çökertmeye çalışıyordu yıllardır! Teknoloji denen şeyi de bu konuda süper kullanıyorlardı doğrusu. Boynu gözükse utanan kızlarımız her yerlerini isteyerek açar, gösterir oldu. Yanlışlıkla bir hanıma çarpan ve utanıp, sıkılıp, özür dileyen erkeklerimiz şimdi kızlara kanka diye sarılır oldu. Birbirini öpen koklayan insanları görmekten haya etmez oldu yeni nesil! Evcilik oynamak bile farklı hâle geldi. Ufacık çocukların her şeyden haberi var şu zamanda. Saymakla bitmez ki bu bela! Sinirlenip yine geçtim dizileri. Millet açlıktan ölsün bunlar filmlere para döksün. Ne hâle gelmiştik!?  Kapı sesiyle kalkıp kapıya yöneldim. Açmadan önce ''Kim o?'' diye seslendim ve bekledim. ''Ben.'' Süheyla.  Kapıyı açıp Süheyla'ya hoş geldin dedim ve içeriye geçtik. Hastaneden geliyordu. Ben okuldan gelmiştim çoktan. Bir haftadır benimle kalıyordu. Koltuğa kendini atıp arkasına yaslanan Süheyla başındaki örtüde takılı iğneleri çıkarıp orta sehpanın üzerine bıraktı. Bir süre sonra başındaki örtü de sehpanın üzerindeydi. ''Kafamın dibi ağrıdı yaa.'' diye söylenip saçını saldı. ''İstersen bi duş al, rahatlarsın.''  ''Aslında iyi olur.'' ''Ben de sofra hazırlayayım o sırada.'' ''İstersen bekle, ben yardım ederim sana duştan çıkınca. '' ''Gerek yok, hallederim.'' dedim ve ona bir temiz havlu verip mutfağa yöneldim. Telefonum çalınca oturma odasına geri döndüm. Affan arıyordu. Selamlaştık, hal hatır sorduk. Sonra sıra her konuşmamızdaki soruya geldi. ''Nasıllar?'' ''Arif toparladı. Yengem de daha iyi ama uyutuyorlar. Dayım hâlâ yoğun bakımda. Bir hafta daha burada olma ihtimalim var.'' ''Rabbim şifa versin.'' diye mırıldandım. Biraz daha konuştuktan sonra Affan ''Arif'i lavoboya götürmem gerek. Kapatıyorum.'' deyip alelacele telefonu kapattı.  Sofrayı hazırlayıp içeriye geçtim ve Eylül'le mesajlaşırken bir yandan da Süheyla'yı beklemiş oldum. Gönderen; Eylül  Anaannem hâlâ kızgın mı diye soruyor. + Tabiki kızgınım. Gönderen; Eylül  Sana daha evvel de söylediği sebepleri tekrar sayıyor ve sana söylememi istiyor. + Sebepler önemsiz. Hem kızgın olmam onu sevmediğim anlamına gelmez. Teyzeme, dayıma, yengeme, amcama, hepsine kızgınım. Gönderen; Eylül  Ben de anlatmaya çalışıyorum da olmuyor yani.  Kusura bakmasınlar ama nasıl kızgın olmazdım? Resmen abim ölmediği halde bir de abi acısı yaşamıştım. Fatih Osman'ım ölmemişti ya ölmemişti! Ve ben ona sarılamamış, abimden destek alamamış, abimin kucağında ağlayamamıştım! Yıllardır abim öldü sanmıştım oysa dayımın oğlu diye bildiğim Fatih abim, benim öz ve öz abim, kardeşim, canım, ciğerim, Fatih Osman abimdi. Fatih abimi hayatımdaki tüm erkeklerden daha bir farklı seven yanım, demek hissetmişti, biliyordu da daha farklı seviyordu. O abimdi çünkü. Bu yüzden onu Ertuğrul abimden, Erenden daha fazla seviyordum.  Aklıma gelmişti de, o fotoğrafa yengemin Fatih Osman, anaannemin Fatih deme nedeni, aslında ikisinin de aynı kişi olması ve birbirlerinden habersiz bana yanıt vermeleriydi. Peki neden mi ayrı düşmüştük? Annemle babam vefat edince amcam kardeş emaneti olarak ikimizi de almak istese de yengem ve ailesi sadece birimizi alması için ısrar ve ikna edip seçim yapmak durumda bırakmışlar amcamı. Amcam da beni almış yanına. Yengemin kız çocuğuna bakması daha kolay olur diye falan filan. Abimi de durumu teyzemden daha iyi olduğu için dayım almış. Hem Gülsüm yengem daha önce Ertuğrul abimle beraber Fatih abimi de emzirdiği için kendi çocuğu sayılır, süt oğlu, haram değil ya, zorluk çekmeyip itiraz etmemiş. Amcam, yanında büyütmese de Fatih abimi de benimle aynı okula gönderdi. Ben bunun nedenini zeki olması ve o okulda daha çok ilerleyecek olması olarak biliyordum. Oysa asıl sebep ayrı, malûm. Ananemin her beni ziyarete gelişinde Fatih abimi getirmesi, beraber çok zaman geçirmemiz.. Hepsinin asıl sebebini şimdi biliyordum. Fatih abim kazada başından hasar almış, hafıza kaybına benzer bir şey geçirmiş. Zaten yaşı çok büyük de değil, doktor da ne zaman her şeyi hatırlayacağı belli olmaz deyince bizimkiler ayrı ayrı birbirimizi özleyeceğimize bir süre hiç söylemeyelim demişler. Küçüğüz ya, birbirimizle kalmak isteriz. Ama birimiz amcamda birimiz dayımda. Fatih abimi dayım kendi üzerine almış kimliğini ve soyadını değiştirmiş falan filan. Eğer ergenlik zamanında hatırlarsa, söyleriz diye düşünmüşler. Ben zaten dört beş yaşındayım, anlamıyorum. Bu kuzenin dediler, tamam kuzenim! Fatih abimin hafızası ve bilinçaltı o zamanları veya o zamanlara ait hatıraları bu seneye dek hatırlamamış, bizimkiler de nasıl olsa böyle yaşamaya alıştık diye hiç bir şey söylememiş. Nedenlerin saçmalığına baksanıza?! Kader işte, bizi ayıracağı varmış. Kılıfını da böyle saçma nedenlerden oluşturmuş. Belki başka nedenler de var ama haberimiz yok. Hâlâ aklım almıyor. Bizimkiler de yapmışız bir cahillik deyip duruyor. Onlar da kendi saçmalıklarını hazmedemiyor. Fatih abim son aylarda sürekli kabus görüyormuş benimle ilgili. Bir süre sonra kendini araba kazası ânında görmeye başlamış. İlk bir kaç defasında, Betül'ün anlattıkları aklımda kalmıştır da öyle olmuştur diye düşünse de uzun süre aynı tür kabusu görmeye devam etmiş. Annemle babama, anne baba diyormuş rüyasında. Her şeyi ayrıntıyla görüyormuş. Sonunda geceleri uyuyamaz olmuş. Doktora gittiğinde eskiden başına gelen bir olayın şimdi tezahür etmesinden kaynaklanabileceğini söyleyip eski kayıtlara bakmış. Ve Fatih abim daha önce bir kaza geçirdiğini, bunun sonucu kafada bazı hasarlar meydana geldiğini dinlemiş doktordan. Fatih abim işkillenmeye başlayıp, hatta inanamaz bir şekilde kabullenip delil aramak üzere benden fotoğraf ve videoları istemiş. Yani benden küçüklük fotoğrafları ve videoları isteme nedeni buymuş. Sonunda anaanneme gidip her şeyi anlatarak, kendine neler olduğunu söylemesini istediğinde anaannem anlatmış gözyaşlarıyla. Fatih abim bana mesaj attığında henüz anaannemle konuşmamışmış ama mesajdan bir hafta sonra benimle buluştuğunda konuşmuşmuş.  Affan da ben de Fatih abimin anlattıklarını şaşkınlıkla dinlemiştik ve benim surat ifademi çözebilecek kimse yoktu. Şaşkınlık, inanamamazlık, mutluluk, kırgınlık ve kızgınlık... Zil sesiyle düşüncelerimden arınıp kapıya yöneldim. Süheyla burada olduğuna göre kim gelmişti acaba? ''Kim o?'' ''Hilal.'' Kapıyı açıp gülümsedim. Elindeki şemsiyeyi kapatıp ''Sürpriz misafir kabul ediyor musun?'' dedikten sonra ayakkabılarını çıkarmaya yöneldi.  ''Her daim.''  İçeriye girip montunu çıkardı Hilal. ''Ya baksana Ekimin ortasına da geldik. Havalar soğudu.'' ''Aynen.''  İkimiz de içeriye geçtiğimiz sırada odaya Süheyla girdi. ''Sofra hazır mı Betül, çok acıktım.'' ''Birer tane tabak, çatal ve kaşık koyduğumuzda hazır olacak.'' dediğimde Hilal'i fark etti Süheyla.  ''Aaa hoş geldin Hilal. Kapı sesini hiç duymamışım.'' ''Hoş buldum.'' dedi Hilal. Ben de ''Çünkü o sırada saçını kurutuyordun.'' deyip ayağa kalktım. ''Hadi mutfağa.'' Bu akşam bir Eylül'ü eksikti. O da gelseydi tam olacaktı hani. Kalbim çok mu temizdi, dua saatine mi denk gelmişti bilmem; bir saat sonra kapıda Eylül dikiliyordu. SubhanAllah!  ''Sürpriizzz...'' diye cırlayıp sarıldı. İlerleyen saatlerde de burada olma nedeninin abim olduğunu öğrenmiştim. Affan yok ya, Eylül'ü buraya getirmişti yalnız kalmayayım diyerek.  ''Düşünceli abim benim.'' dedim gülerek. Hilal göz devirdi cümlem üzerine. ''Ne demezsin, çok düşünceli.'' Bir kaç saniye duraklayıp pişman olmuş gibi başka bir cümle daha kurdu. ''Neyse ya hakkını yemeyeyim, gerçekten düşünceli lakin bazen fazla düşüncesiz olabiliyor. İnsanlık hali, hepimizin kusurları var.''  ... ✏? ... 18.10.2016 Salı tarihini deftere yazıp yoklamayı aldım. Dersin bitmesine bir kaç dakika kalmıştı ve bu yüzden sınıfta bir uğultu hakimdi. Arkama yaslanıp öğrencilerimi seyrettim. Hepsi pırıl pırıldı. Henüz yolun başlarındaydılar. Rabbim hayırlı ömürler versindi inşAllah.  ''Hocam ben boş zamanlarımda bir kaç şey karaladım, siz de müsait olunca okur musunuz?'' Sesin sahibi Begümdü. Bana uzattığı mor defteri alıp tebessüm ettim ona. ''Tabii okurum. Şu sıralar yeterince boşum, bu akşam çoğunu okuyacağıma emin olabilirsin bir aksilik olmazsa inşAllah.'' ''Çok teşekkür ederim hocam. Bu arada, ben bir kaç kitap almıştım babamla, onları bitirdim. Yakın zamanda çarşıya çıkamayacağım gibi görünüyor, bana kitap getirebilir misiniz sorun olmazsa?'' ''Tabi, getiririm. Yarın dersim yok, Perşembe günü beni bul.''  ''Tamam hocam, çok teşekkür ederim.''  Zilin sesi duyulmuş, sınıf boşalmaya başlamıştı çoktan. Ben de çantamı alıp ''Görüşürüz arkadaşlar, Allah'a emanet.'' deyip öğretmenler odasına yöneldim.  Akşam eve döndüğümde, son bir kaç günün aksine yalnızdım. Kızlar bizde kalınca alışmıştım onlara. E napalım, herkesin işi gücü vardı. Eylül gitmişti, Hilal de. Süheyla da bu akşam gelemeyeceğine dair mesaj atmıştı. Murat amcamlara gidemezdim, Fatih abim olayından dolayı kırgındım. Biraz daha yatışmalıydım. Benim için yalnız kalmak sorun değildi zaten artık, korkumu yenmiştim. Evin tüm pencerelerini, perdelerini kapatıp mutfağa girdim. Yemek hazırlayıp yedikten sonra mutfağı topladım. İki gündür ev süpürmemiştim, hazır işim yokken kalkıp evi de elden geçirdim. Saate baktığımda yedi olmuştu. Begüm'ün verdiği defteri açıp okumaya başladım. '' Ey Aşk!  Hüsran kokusu alıyorum yüzüme üflediğin her nefesten..  Anlıyorum bu hüsranın nedenini.. Anlıyorum..  Sen; edep, iffet ve hayâ ile gönüllere yerleşen, bulutlar kadar beyaz, sular kadar temiz, çocuklar kadar saf, gökyüzü kadar kocaman, kuyular kadar derin, gölgeler kadar yabancı, aynalar kadar bilindik, kilometrelerce uzak, kalp kadar yakın, duyguların en güzellerinden biriydin.  Fakat şimdi ne kadar da kirli hale getirildin, yanlış anlaşılıyorsun..  Edep'i, iffet'i, hayâ'yı unutan gençlerin; kömür kadar kara, çamur kadar pis, katranlı kalpler kadar yanıltıcı, iğne ucu kadar küçük, filmler gibi aldatıcı ve gerçekten uzak , her önüne gelene aşık olunacak kadar yabancı, kendini göremeyecek kadar tanıdık, bir mesaj uzaklıkta, bir el uzatış kadar yakında, duyguların en güzelinin sahteleşip unutulmuş hâli oldun.  Nefsin heveslerine kapılanların kirlettiği kutsal bir sözcükten başkası olamıyorsun, biliyorum.  Deniyorsun, çabalıyorsun, fakat kendinin özünü, esasını gösteremiyorsun körelmiş gözlere.  Biliyorum Ey Aşk!  Fakat kaç kişi biliyor Aşk'ın kirlenmiş gönüllere yuva yapmadığını?  Senin, ellenmiş ellere dokunamayacak kadar temiz olduğunu kaç kişi biliyor?  Sahte ve geçici sözlere anlam katamayacağını kaç kişi biliyor?  Ah Ey Aşk? Ah..  Esasına dönme vakti!  Daha çok çabala!  Diren..  Hâlâ senin özüne yakın olan gönüller için diren.  Sana en güzel şekilde ulaşmak amacıyla atan kalpler için diren Ey Aşk! '' Gerçekten güzel yazmıştı Begüm. Sayfayı çevirip merakla bir başka yazıya geldim. ''Bu yazıda konumuz aslında sigara. Emanet ve sigara arasında nasıl bir bağ olabilir diyeceksiniz, öyleyse beraberce okuyup görelim. Sigara maalesef artık gençlerde ortaokullara dek yaygınlaşmış bir zehirli silindir. Paketlerin üzerindeki 'sigara içmek öldürür' , 'sigara sağlığa zararlıdır' veya 'kanser vb hastalıklara yol açar' gibi yazılar dahi bana garipsenecek derece komik gelmiştir. (çünkü o paketi alan biri buna dikkat edip de 'içmeyeyim' demiyor)  Ve bu konuda toplumun, özellikle de kendini 'müslümanım' diye adlandıran bireylerin yeterince bilinçli olduğu söylenemez.  Bir Müslüman, sigara içme işlevine sadece 'sağlığa zararlı' , 'hastalıklara yol açıyor' gözüyle bakmamalı. Bu şekilde düşünüp de nefsini yenenlerin sayısı az. Buna ek olarak bir de şu pencereden bakmak gerek;  Ben bir müslümanım. Ve bu beden, bu vücut bana Allah'ın emanetidir. Rabbim beni insan olarak yaratmış, bana kendi ruhundan üflemiş ve beni yaratılmışların en üstünlerinden kılmıştır. Bu ruha bir de beden bahşedip, bedeni daha sonra geri almak suretiyle bize 'emanet' olarak vermiştir.  Yani anlatmaya çalıştığımız şu, bu beden bize Rabb'in emaneti kardeşim! O'nun emanetine en güzel şekilde sahip çıkmayacaksın da kiminkine çıkacaksın?! Sana bunca şeyi bahşedip tüm evreni emrine âmâde kılan Allah'ın verdiği emanete, bedenine, ne diye zarar vererek emanete ihanet ediyorsun?! İşte sağlık konusunda araya giren ince fark; 'sigara sağlığa zararlıdır' ve 'sigara Allah'tan bize emanet olan bedenimize zarar verir' cümleleri arasındaki durumdur.  Nefesimiz sayılıdır şu dünyada. Ve bu kıymetli nefesleri boş işler yerine, emanete sahip çıkmama yolunda harcamak yerine ; nefesleri bize veren Yüce Rabbimizin yolunda atılan adımlarımızda kullanalım.  Kısacası, emanete sahip çıkalım.  Nefeslerin kıymetini bilelim.'' Bu satırların da sonu geldiğinde başka bir başlık karşıladı beni. '' Minik bir kuşdu kalbim.  Bir serçe.  Aşkım ise gökyüzü kadardı.  Minik bir serçenin kalbine sığamayacak kadar büyük.  Ve bu minik kuş uçuyordu gökyüzünde. Nereye gidecegini bilmeden, rotası yok, planı yok.. Gökyüzünde kaybolmuş. Rabbinin denizinde.'' Gözlerim kapanmaya başlayınca defter elimden bırakıp bir kenarıya koydum ve olduğum yerde koltuğa kıvrılıverdim. Ne kadar süre uyumuştum bilmiyorum, telefonumun sesine uyandım. Fatih abim aramıştı. Biraz sohbet ettik. ''Nasılsın, ne yapıyorsun güzelim?'' ''İyiyim. Uyuyordum.'' ''Kusura bakma, uyandırdım sanırım.'' ''Olsun, önemli değil. Sen nasılsın, napıyorsun?'' ''Ben de iyiyim. Perşembe günü ziyarete geleceğim, haberin olsun.'' ''Buyur gel, beklerim.'' deyip o göremese de gülümsedim. Sesi dahi mutlu ediyordu. ''Affan geldi mi?'' ''Hayır. En son dün konuştum, o zaman da ne zaman döneceğini söylemedi. Bugün evde tekim.'' ''Bir sorun olursa ara. Yatmadan önce kapıyı kilitlemeyi unutma.'' ''Tamam abi.'' sözcüklerini söylerken istemsizce, içten bir tebessüm yayıldı suratıma. Onun da gülümsediğini tahmin edebiliyordum. Küçük bir şeydi evet ama ben mutlu olurdum. Biraz daha konuştuktan sonra telefonu kapattık. Saate baktım, dokuza geliyordu. Biraz Kur'an okuyup odama girdim ve uyumaya çalıştım. Uyuyamıyordum. Kalkıp bir kaç temiz çamaşır çıkardım ve banyoya girdim. Duş alınca rahatlıyordum, küçüklükten beri huyumdu. Suyu severdim. Üzerimi giyip saçlarımı taradım. Evet, taradım. Sonuçta uzun zamandır saçlarımı tarayacak bir Asiye halam yoktu ve alıştım sayılırdı. Aynanın karşısına geçip kuruttuktan sonra kendime baktım, saçlarım biraz elektriklenmişti. Evet biraz! Amaan, varsın kabarsın canım ne olacak? Yatmadan evvel bir bardak da su içeyim deyip odadan çıktım fakat mutfağa girmeden, olduğum yerde donakaldım. Kapıyla uğraşıyordu biri. Kalp atışlarım almış başını gidiyordu. Hırsız mıydı ki? Ev karanlık ve perdeler kapalı olunca kimse yok sanmış olmasın hırsız amcalar? Besmele çekip gece lambasının altına, askının yanına geçip duvara yaslandım. İnşallah gözükmüyorumdur. Kapı açılıp içeriye biri girdi. Görmüyor, adım seslerini duyuyordum şimdilik. Yere düşen, ama pek düşmeyen, bırakılan bir nesnenin sesi doldurdu kulaklarımı. Ardından eve giren her kimse bu tarafa doğru yürüdü. Bir çift ayakkabı tam önümde durduğunda iki bağırma sesi evde yankılandı. İki tanıdık ses. ''Gece lambasının altında napıyorsun?! Korktum! Bir de saçların böyle olunca...'' ''Asıl sen eve niye hırsız gibi giriyorsun? Geldiğine haber vermiyorsun? Yüreğime iniyordu.'' ''Sürpriz yapmak istemiştim.'' Şu sıralar herkes bana sürpriz yapıyordu. En sürprizi de buydu ama. ''Daha sakin sürprizlere inşallah.'' deyip dolabın yanından çıkıp öne doğru bir adım attım. ''İnşallah.'' deyip elindeki anahtarı dolaba bıraktı Affan. ''Sarılmayacak mısın?'' deyip, beni cadıya çeviren saçlarımı geriye attı. Sarılıp hoş geldin dedim ve kalp ritimciklerimi sakinleştirmeye çalıştım. Korkmuştum yani, herkes korkardı. Ama oraya girmem de salakçaydı. Ya hırsız olsaydı? Ne yapacaktım? Elime bir oklava almam, bir vazo almam, bir nesne almam gerekirdi. ''Çok yorgunum.'' diye mırıldanıp ceketini çıkardı Affan. ''Dayım hâlâ uyanmadı. Bir süre daha uyanacağı da yok gibi zaten. Babamla annem dursun, ben geleyim dedim. Bir kaç gün sonra yine giderim.'' ''Şimdi tek istediğim uyumak.'' diye devam etti ve kendini yatağa atıp gözlerini yumdu. Işığı kapatıp ben de yanına kıvrıldım. Özlemiştim başımı omzuna koyup onun kokusuyla uyumayı. ... ?? ... ''Bak ben gerçekten öyle bir insanım. Burcumun yorumlarında bile var, dur bak okuyayım.'' diyen Affan cebinden telefonunu çıkarıp w*****pı açtı ve Hilalle olan mesajlarına girip okumaya başladı. ''..zaten bir kişiye kendisini öyle bir bağlar ki o bağı çözmek asla mümkün olmaz.''  Telefonu kapatıp tekrar bana çevirdi bakışlarını. ''Gördün mü? O kişi sensin.'' Gülümsedim. Biliyordum zaten, sadece naz yapmıştım. ''Hilal sana burç yorumlarını mı atıyor?''  Affan gözlerini devirip, bakışlarına bıkkınlık kattı. ''Hem de her gün. Okuyup okumadığımı bile sorguluyor. Bir halta yaramıyorlardı, ilk defa işime yaradılar.'' ''Yoo, ben zaten dediklerine inanıyor ve biliyordum ; okumasan da.'' deyip sırıttım. ''Yaa, demek öyle Betül hanım? Benim burnumu sürttürmekten zevk alıyorsun herhalde?'' ''Cık.'' deyip güldüm. ''Kaşını şöyle kaldırıp, ses tonunu az önceki gibi yapıyorsun ya hoşuma gidiyor. Ondan.''  ''Sen gıdıklanıyor musun?''' Endişemi belli etmeyip ''cık'' dedim yine. ''Hadi ya, yine de deneyelim. Denemekten zarar gelmez.'' Oturduğum yerden kalkıp kaçmaya yeltensem de sonum gıdıklanmak olmuştu. Evi gülüş seslerimiz doldurmaya başladı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE