Affan Yılmazkaya
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
Hey gidi anne ve baba! Siz de yoksunuz artık. Ben, bir zamanlar sizin olduğunuzdan daha yaşlıyım şimdi. İki evladımdan üç torunum var, siz birini görebildiniz... Şimdi onlar bile büyüdü. On sekiz yaşında biri; ilk göz ağrım. Torunlar, evlatlardan bile çok seviliyormuş babam, senin dediğin gibi.
Ah anacığım ah, her şeye rağmen kokunun olmaması çok koyuyor. Yaptıkların beni üzse de annemdin. Annem. Hem zaten torunun, İsmail'im sana ''babanne'' diyince kalmamıştı sende de nefret, kin. Şimdi ben bir babayım baba; ve dede; bekliyorum, evlatlarım ve torunlarım gelsin de ev şenlensin.
Ah be zaman! Daha dün gelmiştik be dünyaya. Daha dün almıştım İsmail'in doğum haberini. Daha dün gibi Emine'min İsmail'e ilk kez ''abiy'' deyişi. Daha dün gibi her şey. Mesela Fatih'in şaşırtan evlilik teklifi sanki bir kaç ay evvel olmuş. Bir armut ağacının tepesine çıkmış, ağacın altındaki Hilal'e ''Benimle evlenmezsen atlarım aşağı. Sakatlığımın vicdan azabını yaşarsın.'' diyor Fatih. Henüz saçlarımız ağarmamış. Hilal henüz toprağın altına gireceği hastalığa yakalanmamış. Bahar ve Kutay daha taşınmamışlar Trabzon'a sanki. Hâlâ buradalar. Trabzona gidince onları ziyarete değil de hep beraber gezmeye gidiyoruz gibi. Daha gün gibi, eskimemiş dostluğumuz. Eskimeyecek de...
Ellerimiz, yüzümüz kırışmamıştı daha hep beraber piknikteyken İsmail kayboldu sandığımızda. Dayısıyla geziyormuş meğer.
İlk zayıf notunda korkudan karnesini göstermeyişi Emine'nin; Kızacağız sanıp. Dede olacağım haberi, gelinimden. Ve Serap isimli minik bir bebeği kucağıma alışım. Ardından Ceyhun. Ve sonunda Ecrin. Bak dur, bugün gelecekeler. Serabım ellerimi öpüp, ardından sarılacak. Özledik sizi dede diyecek. Ceyhunum o suratından eksilmeyen gülümsemesiyle ''Nasılsın dede yav?'' diyecek. Ve sohbet esnasında dalga geçecek; ''Tanıştıracağım seni küçük gelininle.'' Oysa daha lisede. Bilerek öyle söylüyor, kızıyorum ya. Kereta benle eyleniyor. Ben de ''Her gelişinde tanıştıracaksın, bi tanışamadık gitti.'' diyeceğim. Sonra Ceylin atlayacak kucağıma ''sıra bende'' diye. En az yarım saat kucağımdan inmeyecek. Henüz ilkokulda ya, aklı ermiyor her şeye. Bilir bilmez laflar ediyor. ''Dede siz Peygamber efendimize gittiniz ya, beni de götürecektin hani, ne zaman götüreceksin?'' diyor. Ama sözüm söz, ölüm olmazsa ucunda, aklı kestiğinde götürecegim onu kutsal topraklara. Rabbim nasip etti de gittik Betülümle iki kez. Biri gençliğimizde, biri geçen sene.
Hâlâ niye gelmedi canım bu çocuklar? Sabah yola çıkmışlardı oysa. Gelmeleri lazımdı. Sabırsızım ben bilmiyorlar mı? Elimdeki fotoğraf çerçevesini sehpanın üzerine koydum ve balkona çıktım. Betül, elinde o eskiden beri yazdığımız defterleri tutuyordu. Tabi yaşlanınca yazmıyordu insan pek. Ayda yılda bir defa, bir kaç satır.
Yanına oturdum ve gülen yüzüne baktım. Hâlâ aynı seviyordum. Tabiki her gün gülmemiştik ömür boyu, kavga da etmiştik. Yeri gelmişti ağlamıştık, kızmıştık; ama hep sevmiştik. Sevmesek bu günlere gelemezdik.
''Hayrola Affan? Hâlin pek iyi değil. Yine sabırsızlandın mı?''
Yavaş yavaş kafamı sallayıp onayladım. Tanıyorduk tabi birbirimizi onca senedir.
''Sabırsızlandım valla.''
Gözlüğünü düzeltti ve elindeki defteri kenarıya koydu. ''Hep aynı şeyi yapıyorsun. Son saatler kala iyice sabırsızlanıyorsun. Gelirler birazdan, az daha sabreyle.''
''Ne yapayım hanım, çok özledim.''
''Ben de özledim canım, ben de özledim. Bekliyoruz işte. Geliyorlar Allahın izniyle.''
Biraz sessiz kalıp ağaçların yeşillenmiş dallarını seyrettik. Ardından ''Birazdan ezan okunacak. Sen camiye git gel de, hem vakit geçmiş olsun.'' deyiverdi Betül. İyi de dedi. Ezan vakti gelmişti sahi.
''Önce abdest alayım.'' diye mırıldanıp banyoya gittim. Ayağımı kaldırırken yine bir sancı geldi diz kapağıma. E yaşlılık işte, eski dinçliğimiz neredee??
Güzelce abdestimi aldıktan sonra pembe havluyu alıp kurulandım. Aynadaki aksime gözüm değdiğinde bir an durdum ve elimi, çoğunluğu beyazlara dönmüş saçlarıma götürdüm. Bir zamanlar parıldayan saçlarıma. Ardından elim aşağı kaydı ve yanağıma sürtüştü parmaklarım. Yaşlanmıştık, yaş almış, ölüme yaklaşmıştık. Her ân yaklaşıyorduk da yaşlısı, genci, fark edemiyorduk.
Ömrümü keşke daha iyi geçirseydim diyordu insan geri dönüp baktığında. Yarın Rabbin huzurunda ne cevap vereceğiz, yetecek mi yaptıklarımız diyordu. Demeliydi. Dinlenmeliydi bu ses.
Tekrar balkona çıkıp Betül'ün yanına oturdum. Gülümseyip ''Onlar da bir camide namaz kılıp geleceklermiş. Ezandan sonra on beş dakikaya geliriz dediler.'' dedi ve o güzel bakışlarını yanına çevirip çoraplarımı bana uzattı. ''Allah razı olsun.'' deyip aldım elinden çoraplarımı ve giydim. Camiye doğru yürümeye başladım.
Bakkalın önünde oturan komşulara selam verip yanlarından geçtim. Çoluk çocuk sokaklarda koşuşturuyordu. Bir ufaklık elime yapışıp öptü, alnına götürdü.
''Affan amca bayramın kutlu olsun.''
Teşekkür edip ona bakkaldan çikolata alması için para uzattım. Mutlu oldu. Çocukları mutlu etmek güzeldi. Sevinçle koştu benim geldiğim yöne. Şimdi ben istesem de öyle koşamazdım. Gençler, gençliklerinin kıymetini bilmeliydi çok geç olmadan. Teknolojinin, batılılaşmanın, dünyanın, nefsin oyunlarına kapılmaktan kurtulmalıydı.
Ah nefsim! Nefsim..
Betül İlgüz
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
Ardından seyrettim bir süre Affan'ı. Ah o enerjik, yerinde duramayan Affan yaşlanınca sakin biri olmuştu. Çocuklarla oynarken ortaya çıkıyordu sadece enerjikliği, çevikliği. Ya ben? Kilo almıştım, incecik dedikleri ben şişmandım işte. Yumuş yumuş olan karnıma yatmayı çok seviyordu Ceylin, en küçük torunum.
Yavrularım tatlıyı da pek severler diye baklava yapmıştım. Mutfağa girip bir dilim yedim tadına bakmak için. Güzel olmuştu. Zamanla eli lezzet kazanıyordu insanın. Çatalı yıkayıp tezgahın üzerine serdiğim el bezinin üzerine koydum ve biraz haberlere bakayım diye televizyonu açtım. Yine şehit haberleri, yine siyonist zulümleri. Gözümden akan yaşları sildim tülbentime. O gencecik yavrular şehit oluyordu ah, nasıl üzülmeyeyim! Eskiden sabrederdim de şimdi hiç tutamaz olmuştum gözyaşlarımı. Gerçi ben eskiden de duygusaldım.
Ölüm. Onu yakın hissediyordum. Hilal'in vefatıyla da çok yakın hissetmiştim. Şimdi de öyleydi. Affanla destek olmasaydık birbirimize, bu halde olamazdık. Kalbimin sultanı. Evet biz de elbet kavga etmiş, sorunlarla karşı karşıya gelmiştik. Lakin hepsini Allah'ın yardımıyla yenmiştik.
Ezana dek biraz hava alayım deyip balkona geri gittim. Elime aldım yine o defteri. Affan'ın tuttuğu defter. Benimki de yanımda duruyordu. Saklıyorduk. Rastgele açtığım sayfaya, o gün denk geldi. Benimle neden evlenmek istediğini öğrendiğim gün. Beni yaklaşık bir hafta yalnız bıraktığı gün. İsmailim'e hamile olduğum haberini aldığımız hafta.
İsmailim olmayaydı belki de kızacaktım Affan'a ve kolayca affetmeyecektim. Ama o, yavrumun babasıydı. Ondan bir parça taşıyordum ve o benim bir parçamdı. Bu yüzden paramparça olmamıştık. Elhamdülillah. Affan bu şiiri, ondan kopmamdan korkarak o gece abimlerde yazmış. Ne zaman okusam duygulanıyorum. Güya hava almaya diye çıktım balkona, yine ağlıyorum bunu okuyunca.
Bul beni, kaybolmuşum gözlerinin derininde bir labirentte.
Meğer ben hapsolmuşum yüreğinde bana ayırdığın yerde..
Körmüşüm, uyuyormuşum yıldızların kaydığı gecelerde
Ve sadece sen kalmışsın, gökyüzünde..
N'olur sen de gitme, kal benimle
Ben, kayan o yıldızların her birinin ardından ; seni diledim..
Sen olma, son dileğim..
Betül'üm,
bakışlarınla; görecek kör gözlerim
fısıltılarınla uyanacağım..
Betül'üm,
sensiz ben nefes alamayacağım..
yolumu bulamayacağım..
karanlık bir gecede yıldızsız kalacağım
Betül'üm,
benden de gitme, yanımdan da..
ev sahipliği yaptığın kalbimi yetim ve öksüz koma..
Kayma..
sakın..
gökyüzümden...
kayma..
Artık kırışmış olan yanaklarımdan bir gözyaşım yol açtı kendine. Ve ben bir kez daha emin oldum, yılların eskitemediği sevdalar vardı.