MAFYA BİR BEBEK İSTİYOR
"Bazı geceler, sadece kaybedilmek için yazılmıştır."
— Aleksey Volkov
Kızıl kadife perdelerin ağır gölgeleri arasında yankılanan tek ses, poker fişlerinin masa yüzeyine çarpmasıydı. Derinlikli bir sessizlik, lüksün ve tehlikenin iç içe geçtiği o gizli kumarhaneyi örümcek ağı gibi sarmıştı. Saat gece yarısını gösterdiğinde, Ankara'nın yer altı dünyasının kalbi burada, bu masada atıyordu. Ve o kalp artık ritmini kaybetmek üzereydi.
Aleksey Volkov, masanın en karanlık köşesinde oturuyordu. Gri gözleri penceresiz duvarlarda bir yankı gibi geziniyor, elindeki iskambil kâğıtlarına değil, saatine bakıyordu. Dakikaların sarkacı artık onun sabrını test ediyordu. Kumarı sevmezdi. Belirsizlikten hoşlanmazdı. Ama bu gece bir tuzaktı ve o, bile isteye kendini o tuzağın içine bırakmıştı. Belki de artık hiçbir şey umurunda değildi.
Karşısında oturan Türk işadamı çakma bir gülümseme eşliğinde fişlerini masaya sürdü. O an Aleksey’in yüzünde donuk bir ifade belirdi. Elinde tuttuğu kadere benzer kartları bırakmadan önce, başını hafifçe yana eğdi. Sessizce fısıldadı:
“Benim için bu gece ölümün tadı… viski gibi. Sert, yakıcı ama vazgeçilmez.”
Salondaki güvenlik görevlileri gizli telsizlerine fısıldıyor, her hareketi dikkatle izliyorlardı. Çünkü Aleksey Volkov sıradan bir misafir değildi. O, Moskova yeraltısının tahtında oturan soğukkanlı bir kraldı. Ve bu gece, Ankara'da kart oynayarak değil, bir savaş başlatarak anılacaktı.
Tam o sırada salona siyah deri ceketli, dikkat çekmeyecek kadar sade ama içeri girdiğinde havayı değiştirecek kadar karizmatik biri adım attı. O kişi başkomiser Ferah Demirdi.
Yüzünde ifadesiz bir kararlılık, belindeki silahla uyuşan bir dik duruş vardı. Bu gece, Ayışığı Operasyonu’nun son halkası gerçekleşecekti. Aylar süren takip, istihbarat ve sabrın sonucunda Türkiye’nin en tehlikeli kaçak silah sevkiyatçısı burada, birkaç masa ötesindeydi. Ve Ferah’ın elleriyle düşecekti.
Ama Ferah içeri adım attığında, Aleksey’in başını çevirmesi bir saniyeden az sürdü. O bakışı… Ferah, hayatında hiçbir bakışta bu kadar soğuk bir boşluk görmemişti. Öyle bir boşluk ki, içine düştüğünde sonsuza kadar kaybolacağını biliyordu.
Bir anlık duraksama. Sonra, telsiz sesi patladı:
“Tüm ekipler hazır. Girişe sinyal verildi.”
Ferah, harekete geçmeden önce Aleksey’e son bir bakış attı. Sanki bir sezgi fısıldıyordu: “Bu adam sadece kaçakçı değil… bu adam seni unutamayacağın bir karanlığa çekecek.”
Ve o an her şey kırıldı.
Işıklar söndü. Silahlar çekildi. Bağırışlar yükseldi. Poker masaları devrildi, camlar parçalandı. Ardından gelen çatışmada Ferah, Aleksey’in sevgilisini karnından vurulmuş halde yerde buldu. Kadın, kucağında kanla karışmış bir hayatla son nefesini verirken, Aleksey zamanın durduğu noktada kıpırdamadan durmuştu.
Gözlerinde ilk kez bir duygu belirmişti. Öfke değil. Delilik değil.
Yas.
Ve Ferah, o gece kendi kaderinin de değiştiğini anladı. Çünkü bir adam, hayatının en büyük kaybını yaşadığında artık ölmek değil… intikam almak ister.
Ve Aleksey Volkov, onu öldürmeyecekti.
Hayır.
Onun için çok daha büyük bir planı vardı.
Bir haftalık sessizlik...
Yedi gün boyunca Ferah, o geceyi sayısız kez yeniden yaşadı.
O kadının gözleri… kanlı elleriyle karnını tutarken mırıldandığı yabancı dildeki kelimeler. Gözlerinin içine düşen o korkunç boşluk.
Ve Aleksey Volkov’un hiçbir şey demeden, hiçbir yere dokunmadan olduğu yerde duruşu…
Ferah, raporlarını teslim etti. Soruşturma kapatıldı. Hiçbir üstü onunla o gece hakkında konuşmadı. Ama hepsi onun gözlerine, sanki büyük bir şeyin farkındalarmış gibi uzun uzun baktı.
Sözsüz bir mahkûmiyet gibi.
Oysa Ferah görevini yapmıştı. Yasalara sadık kalmıştı.
Ama bazı insanların yasası, toprağa kanla yazılıydı.
O günün gecesinde, eve dönerken rüzgâr bile huzursuzdu. Ankara’nın gri sokaklarında ilerleyen aracı, bir gölgenin nefesi gibi onu takip etti.
Ferah eve girmeye yeltenirken, bir el boynuna buz gibi bir dokunuşla uzandı. Ne çığlık atabildi, ne kaçabildi.
Gözleri bağlandı.
Ellerini kelepçelemediler bile. Çünkü korku, demirden daha sıkı bir bağdı.
---
Uyandığında, loş ışıklı bir odadaydı.
Tavana asılmış bir avize, altında kadife perdelerle çevrili geniş bir masa. Duvarlar ses geçirmezdi. İçeride zaman yoktu.
Ve onun karşısında oturan adam, dün gece gördüğüyle aynıydı… ama farklıydı da.
Aleksey Volkov.
Bu defa üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Kravatı bile yoktu. Sade ama tehditkârdı.
Gözleri, derin bir kuyu gibi Ferah’ın iradesini içine çekiyordu. Ne kadar dik durmaya çalışsa da, içten içe çözülüyordu.
“Güzel uyanabildin mi?”
Aleksey’in sesi soğuktu, ama o soğuklukta ölçülmüş bir nezaket vardı.
“Beni kaçırmanız suç,” dedi Ferah, sesi titremese de dudakları gerilmişti.
Aleksey başını yana eğdi, gözlerini ondan ayırmadan:
“Senin suç tanımınla benimkinin örtüşmediğini fark ettim.”
Bir sessizlik oldu. Ardından adam arkasına yaslandı.
“Benim hayatımı sen yaktın, Ferah Demir. Ben, her sabah oğlumun kalp atışlarını duymak için sevgilimin karnına kulağını dayayan bir adamdım. Ve senin polislerin o gece içeri girdiğinde… sadece bir kadını değil, bir soyu öldürdüler.”
Ferah gözlerini kaçırdı. Bunu defalarca duymuştu. “Polisleriniz”, “devletiniz”, “adaletiniz”…
Ama bu defa farklıydı.
Aleksey cebinden eski bir ses kayıt cihazı çıkardı. Odanın içinde mekanik bir klik sesi yankılandı.
Ve sonra… ağlayan bir bebek sesi duyuldu.
Kalp atışı. Bir ultrason kaydı.
Kadınca bir gülüş.
Rusça fısıltılar.
Ferah’ın boğazı düğümlendi. Bu bir tehdidin değil, bir yası gömmüş adamın ağıtıydı.
Ama bu adam… ağlamayacak kadar tehlikeliydi.
“Ne istiyorsunuz benden?” diye sordu Ferah, sesi çatallaşarak.
Aleksey gözlerini onun üzerine dikti. Karanlık bir kuyu gibi içini görebiliyordu sanki.
“Senin adaletin... benim oğlumu aldı. Bu dünyada her borç ödenir. Ama senin bana vereceğin şey para değil. Bilgi değil. Hapis de değil.”
Derin bir nefes aldı.
Sözleri o kadar yavaş ama netti ki, Ferah’ın içini donmuş bir hançer gibi kesti:
“Bana bir bebek vereceksin, Ferah.”
Zaman durdu.
Ferah’ın kaşları çatıldı. Dudakları aralandı ama hiçbir kelime çıkmadı.
“Sen… sen kafayı yemişsin,” dedi.
Ayağa kalkmak istedi ama Aleksey parmağını kaldırdı.
Bir anda iki adam odaya girdi.
Sessizce. Soğukkanlılıkla.
Ama müdahale etmediler. Sadece oradaydılar. Ferah bir kafesin içinde olduğunu fark etti.
Aleksey ayağa kalktı.
Adım adım yaklaştı. Ve onun önünde durduğunda gözlerini hiç ayırmadan fısıldadı:
“Bu bir seçenek değil.
Seni öldürebilirdim. Yüzlerce kadına da sahip olabilirdim. Ama oğlumun kanı, bir ihanete doğmuş bir kadından değil… onurlu bir düşmandan gelmeli.”
Ferah başını iki yana salladı, nefesi sıklaştı.
“Ben insan değil miyim senin gözünde? Ne sanıyorsun beni, bir taşıyıcı mı?”
Aleksey eğildi, sesi buz gibi bir tehditten ibaretti:
“Ben oğlumu gömmek zorunda kaldım. Şimdi ya bu çocuğu verirsin... ya da başka türlü ödersin.”
Ferah gözyaşlarını geri itti.
Savaş başlayalı çok olmuştu.
Ama bu savaş ne silahla, ne kanla kazanılacaktı.
Bu, vicdanla kalp arasında bir kuşatmaydı.
Ve Aleksey’in karanlığı, onun ışığını söndürmeden önce…
Ferah, kendi içindeki ateşi uyandırmak zorundaydı.