“Bazen insan bir kafese girdiğini ancak penceresiz duvarlar konuşmaya başladığında anlar.”
– Anonim
Ferah, gözlerini açtığında karşısında yüksek tavanlı, gotik işlemeli, taş duvarlarla çevrili devasa bir odada buldu kendini. Gün ışığı yalnızca tek bir pencereden süzülüyor, içeriye yorgun bir sabah dökülüyordu. Camlar kurşun geçirmezdi, çerçeveler siyah demirden… Sanki dış dünyaya değil, başka bir zaman dilimine bakıyordu.
Odanın içinde eski ama ağır mobilyalar vardı. Kapitone başlıklı geniş bir yatak, cevizden oyulmuş kitaplıklı bir masa, üstü işlemeli bir koltuk ve onu izleyen kameralar…
Evet. Kameralar. Tavanın köşelerinde neredeyse gözle görünmeyecek kadar küçük ama orada olduklarını hissettiren o metal gözler.
İç çamaşırlarına kadar üzeri değiştirilmişti. Üzerinde beyaz bir ipek sabahlık vardı. Ne cep telefonu ne de kimliği bırakılmıştı.
Adeta silinmişti.
Ferah ayağa kalktı. Pencereye yürüdü. Demir parmaklıklar, özgürlüğe olan tek bakışını bile zincire vurmuştu. Aşağıda geniş bir avlu, ileride bekleyen siyah giyimli adamlar… Her biri sessiz, her biri tetikte.
Kaçış yoktu.
Kapı aniden açıldı.
İçeri kısa boylu, ince yapılı bir kadın girdi. Sessizdi ama adımları alışmıştı bu eve. Elinde bir tepsi vardı; kahvaltı gibi görünüyordu ama Ferah’ın boğazından geçecek tek şey öfkeydi.
Kadına yaklaşmak istedi ama kadın başını eğdi, Türkçe bilip bilmediğinden emin olamadı.
“Beni buradan çıkar. Polisim ben. Sizi koruyabilirim,” dedi Ferah, sesi titreyerek.
Kadın sadece tepsiyi bıraktı, hiç cevap vermeden çıktı.
Kapı bir kez daha kilitlendi.
---
Günler böyle aktı.
Saat yoktu. Gün ışığı bazen gri, bazen altın rengiyle odaya dokunuyordu ama Ferah için hepsi aynıydı.
Bir sabah kendini ağlarken yakaladı. Sonra aynaya baktı.
Gözaltları morarmıştı. Ama o hâlâ inatla saçlarını tarıyor, yatağını topluyor, aynada dik durmaya çalışıyordu.
Çünkü çözülürse… o adam kazanacaktı.
Bir gece, kapı yeniden açıldı.
Bu defa Aleksey içeri girdi.
Siyah bir kazak giymişti. Üzerinde parfüm yoktu, ama havayı ele geçiren bir kokusu vardı: güç, ölüm ve sabır.
Ferah yatağın kenarında oturuyordu. Aleksey ona yaklaştı, ama çok yaklaşmadı.
Sadece göz hizasında durdu.
“Ne hissediyorsun?” diye sordu.
Ferah başını çevirmedi.
“İğrenç bir adamla aynı havayı solumaktan iğreniyorum,” dedi.
Aleksey gülümsedi. Bu gülümseme alaycı değil, neredeyse acıydı.
“Bana böyle konuşan çok az insan kaldı. Senin dilin kadar cesaretin de ilgimi çekiyor.”
Ferah ayağa kalktı. “Ben senin ilgini çekmek istemiyorum. Beni burada tutman suç. Bu... bu insanlık dışı!”
Aleksey adım attı.
Artık burun burunaydılar.
“Senin insanlığın oğlumu öldürdü,” dedi.
Sesi alçaktı. Tehdit içermiyordu, ama ağırdı.
“Ben seni hâlâ yaşıyorsan bu, sana biçtiğim rol yüzünden. Bu, bir mahkûmiyet değil. Bu, bir kader.”
Ferah öfkeyle bağırdı:
“Sen hastasın! Psikopatın tekisin! Kadınları çocuk doğuracak birer taşıyıcı olarak gören iğrenç bir varlıksın!”
Aleksey durdu. Bakışları dondu.
“Bunu şimdi söylüyorsun. Ama birkaç ay sonra karnında o bebekle aynaya baktığında... kendinle yüzleşeceksin.”
Ferah bir tokat savurdu. Tüm gücüyle.
Ama Aleksey geri çekilmedi.
Yüzüne değmedi bile tokat. Elini tuttu. Sıkıca, ama kırmadan.
“Beni öldürmeyi düşünüyorsun, değil mi?”
Ağır ağır fısıldadı.
“Bunu yaparsan seni affederim. Çünkü benim gibi birini öldürmek… Tanrı’nın bile aklına gelmemişti.”
Ferah’ın kalbi çarpıyordu.
Elini kurtaramadı. Aleksey’in teni buz gibiydi ama tutuşu yakıcıydı.
Sonra Aleksey onun elini bıraktı. Birkaç adım geri çekildi.
“Bugün yemek yiyeceksin. Yarın kan tahlillerin yapılacak. Vücudunun sağlıklı olması gerekiyor. Beni ilgilendiren artık senin değil… taşıyacağın hayatın sağlığı.”
Ve çıktı.
Kapı kapandığında Ferah, dizlerinin üzerine çöktü.
İlk defa… gerçekten yalnız hissetti.
Ve o an, içinde sadece öfke değil… tuhaf bir merhamet, karmaşık bir hüzün de belirdi.
Bu adamın karanlığı, sadece kötülükten ibaret değildi.
Altında gömülmüş bir yangın vardı.
Ama Ferah için asıl tehlike buydu.
Çünkü bir kadını en çok yaralayan şey… düşmanına acımaya başladığı andı.
Bazı kadınlar ölünce değil, sustuklarında gömülür…”
Karlı bir Moskova sabahıydı.
Ağır bulutlar gökyüzüne çivilenmiş gibiydi. Toprağın yüzü donmuştu ama içindekiler hâlâ sıcaktı: kan, kemik ve bitmemiş cümleler…
Aleksey, siyah takım elbisesi içinde tabutun başında dikiliyordu. Kadının yüzü örtülmüştü. Ama onu bilen herkes, o örtünün altında gülümsemeyen, gözleri açık gitmiş bir kadın yattığını biliyordu.
Karnındaki bebekle birlikte gömülecekti.
Arkasında yüzlerce adam vardı. Omuzları silahlı, dilleri sessizdi.
Kimse ağlamıyordu. Bu dünyada gözyaşı zayıflıktı. Aleksey içinse acı, sessizlikten ibaretti.
Küçük beyaz bir çiçeği aldı, tabutun üzerine bıraktı.
Çiçeğin adı “zambak”tı. Sevdiği kadının saçlarına her sabah taktığı… şimdi ise toprakla çürümeye mahkûm kalan o çiçek.
Yanına yaklaşan yaşlı bir adam, Aleksey’in kulağına fısıldadı:
“İntikamı alındı mı, efendim?”
Aleksey’in sesi çıkmadı. Ama gözleri karanlığa doğru bir emir fırlattı:
“Henüz değil.”
Son toprak da tabutu örttüğünde, Aleksey arkasını döndü.
Artık mezarın üzerinde yürüyen bir adamdı.
Geçmişin değil, yarının planını yapan bir adam.
Ve yarın… Ferah’ın gecesiydi.
---
Ankara, gece…
Ferah, odasında voltalar atıyordu. İçinde bir sıkışma, derisinde bir ürperti vardı. Son birkaç gündür her geçen saat bir tuzağın halkasını daraltmış gibiydi. O gün kapı yeniden açıldığında, içeri bu kez iki kadın girmişti. Ellerinde siyah bir kutu, kumaşlar ve bir çift topuklu ayakkabı vardı.
Kadınlardan biri Ferah’a yaklaştı, zar zor Türkçe konuşarak fısıldadı:
“Geceye hazırlanacaksınız…”
Ferah’ın gözleri büyüdü.
“Neye hazırlık? Kim söyledi bunu? Ben istemiyorum—”
Kadınlar cevap vermedi. Sessizce kutuyu yatağın üzerine koydular.
İçinden siyah dantel bir gecelik çıktı. Askıları zarif, kumaşı ten gösteren cinstendi.
Ve kutunun altında bir not vardı.
El yazısıyla yazılmıştı:
“Bu gece bana geleceksin. Sessiz ol. Güzel ol. Ve unutmaman gereken tek bir şey var:
Bakireliğini bana vereceksin.”
– A.V.
Ferah’ın eli titredi.
Nefes almakta zorlandı. Gözleri notta dondu kaldı.
Bu bir tehdit değildi sadece. Bu, bir ilan… bir hüküm… ve bir işkenceydi.
Gözleri aynaya kaydı. Aynadaki kadın, tanıdığı hiçbir Ferah’a benzemiyordu.
Saçları çözüktü. Teninde gölgeler vardı.
Ama gözleri hâlâ diriydi.
Gecelik giymeyi reddetti.
Kendi kıyafetlerini giymeye çalıştı, ama gardıropta sadece ince, transparan, vücudu saran elbiseler vardı. Her biri onu zayıf, korunmasız, savunmasız göstermek için seçilmişti.
Kapı çalındı.
Ardından gelen ayak sesleri, adım adım odasının eşiğine geldi.
Kapı aralandı.
Aleksey içeri girdi.
Üzerinde siyah gömlek, açık yakalı, düğmeleri çözülmüş. Kolu hâlâ kadının mezarının toprağı kokusunu taşıyordu.
Ferah bir adım geri çekildi.
Aleksey’in bakışları odayı taradı. Sonra direkt Ferah’a odaklandı.
“Hazır değilsin…” dedi soğukça.
“Ben bir emir verdim. Bu gece senin bedenini alacağım. Sen ise hala direniyorsun.”
Ferah’ın sesi titredi ama yüzü dikti.
“Senin kölen değilim. Olamam.”
Aleksey yaklaştı. Bir adım. Bir adım daha.
Ona bakarken, gözlerinde şehvetle acının birbirine karıştığı o tehditkâr ışık vardı.
“Elimde karar veren tek kişi benim, Ferah,” dedi.
“Bu evde, bu şehirde… hatta şu anda senin kaderinde bile sadece ben konuşurum. O gece karımın bedeninde bir çocuk vardı. Alamadım. Şimdi sen bana o çocuğu vereceksin. O geceyi geri alamam ama seni… şekillendirebilirim.”
Ferah yumruklarını sıktı.
“Zorla olmaz Aleksey. İstersen bin beden al, ama bir kalbi asla sahiplenemezsin.”
Aleksey yaklaştı, yüzü Ferah’ın saç diplerine kadar indi.
“Sana kalbini istemediğimi söylemiştim…”
Sesi bir bıçak gibi keskin, alçaktı.
“Bana sadece rahmini ver. Hissetme. Sorgulama. Sadece taşı.”
Ve sonra arkasını döndü.
“Bir saatin var. Ya o kıyafeti giyersin, ya da ben gelir çıkarırım.
Bu gece, çocuk için bir başlangıç olacak. İster nefretle olsun, ister çaresizlikle. Ama olacak.”
Kapı kapandı.
Ferah, duvara yaslandı.
Dizleri çözüldü.
O anda ne Ferah polisti, ne Aleksey düşman.
İkisinin arasında artık sadece bir kefaret vardı:
Ölmüş bir bebek…
Ve doğması istenen yeni bir günah.
---