5

736 Kelimeler
Bilgisayarın parlak ışığı gözlerimi ağrıtmaya başladığında sıcaktan da bunaldığımı fark ettim. Kalkıp odamın kapısını açtıktan sonra tekrar yerime oturdum. Buraya geleli iki hafta oluyordu. O rezalet telefon konuşmasından sonra Boran ve Meriç ile birlikte alışverişe çıkmış, o sinirle çok fazla hesap ve pazarlık yapamadan hoşuma giden şeyleri almıştım. Tabi ikinci eldi. İki kişilik bir yatak, kıyafet dolabı, ince bir kilim ve bir çalışma masası... Abim eski bilgisayarını göndermişti. Masaüstüydü ama işimi görürdü. Yine de bu alışveriş, birikmiş paramın büyük bir çoğunluğunu harcamama neden olmuştu. O yüzden iki haftadır deli gibi iş arıyordum. Şimdiden üç kez günlük işlere gitmiştim. Anketörlük, bir geceliğine çocuk bakıcılığı ve kafede özel bir doğum günü organizasyonu için bir günlüğüne garsonluk... Üç günde 600 lira kazanmıştım. Bu paranın bir kısmıyla kıyafet alışverişi yaptım çünkü maalesef üniversitede üniforma giyilmiyordu. Çok az kıyafet almıştım yanıma. Çok bilindik ayakkabı mağazalarından birinin part-time eleman ilanını okurken tıkırtılar duymaya başladım. Meriç uyuyordu. Boran evde değildi. Kulak kabartıp dinleyince seslerin kapıdan geldiğini fark ettim. Biri kapıyı mı zorluyordu? Yerimden tedirgince kalkıp mutfağa gittim. Büyük ve keskin bir bıçak alıp kapıya yaklaştım. Delikten baktığımda karanlık olduğunu gördüm. Merceği mi kapatmışlardı acaba? Hırsızdır muhtemelen diye düşünürken aniden ışığın açıldığını fark ettim. Paronoyak mı olmuştum ne? Gelen Boran'dı. Elimdeki bıçağı mutfağa götürüp bıraktım. Kapıdaki tıkırtılar devam ediyordu. Neden hala girmemişti ki içeri? Merakla gidip açtım kapıyı. Boran'ın üzerime yıkılmasıyla bir kaç adım geriledim. Kafasını biraz geri çekip yüzüme baktı. Alkol ve sigara kokusuna bakılırsa hareketli bir gece olmuştu. Sinir olmadan duramadım. Nerde içmişti, kimlerle içmişti, hangi kadının yanında bu hale gelmişti? Irgh! Gözleri sakince yüzümde gezindi. Sonra kıkırdamaya başladı. "Ooo! Yatmadan mı sen?" "Hayır. Yattım. Şuanda hayal görüyorsun." "Bu..." tekrar güldü, "çok mümkün!" Kahkaha atınca elimi ağzına kapadım. İnce bıyıkları avucumun içini gıdıkladı. "Sessiz olsana biraz! Meriç'i uyandıracaksın!" "Bir şey olmaz. Alışık o." "Geç içeri! Alemci seni!" "Valla alemden değil! Hep kederden!" Surat astım. Onu mutfağa doğru çekiştirirken homurdandım. "Ne derdin, kederin var acaba?" "Ben... Çok aşığım!" Mutfaktaki sandalyeye attı kendisini. Gözlerine baktım. Gerçekten acı doluydu... Her bir mimiğini, ifadesini, ses tonunu ezberlediğim adam; gerçekten aşık olmasa böyle bakmaz, bu ses tonuyla konuşmazdı. "S-sen ne diyosun be? Kime aşıksın?" Güldü yine... Ama bu sefer ki keder dolu bir gülüştü. "Boş versene." Gözlerim dolmuştu. Boş vermek istemiyordum ki! "Bana bak! Kime aşıksın dedim, sana!" Yüzümü inceledi. "Boş ver, dedim bende. Niye kızıyorsun ki? Hala bana mı aşıksın?" Bunu sorabilmesinin tek nedeni alkolden aldığı cesaretti. Ters ters baktım ona. Duygusuz dana. Bana, bir başkasına aşık olduğunu söyledikten sonra sorulacak soru muydu bu? Üstelik bir kez kartlarımı açık oynamıştım ve beni çocuk yerine koymuştu. Elinin altında bilmiş, duygularımı kabul etmemişti. İkinci kez aynı hatayı yapmayacaktım. "Ne münasebet? Çocuktum o zamanlar. Yüzüme mi vuracaksın?" Yüzü ciddi anlamda bozuldu. "Âşık mısın peki?" "Kime?" "Herhangi birine?!" Arkamı döndüm. Cezveyi çıkartıp içine su ve kahve koyarken sesimi çıkarmadım . "Hayır. Ama istiyorum." Tek kaşını kaldırdı. "Ne istiyorsun?" "Âşık olmak. Sevmek, sevilmek... Birini istemeyi, istenmeyi merak ediyorum. Hem çok merak ediyorum o adamı..." "Hangi adamı?" "Aşık olacağım adamı işte! Nasıl biri acaba? Yakışıklı mı, eğitimli mi, çapkın mı, romantik mi? Bir sürü detay var. Elimi nasıl tutacak, tenime değince bana ne hissettirecek-" Yüzünü sıvazladı. "Ne anlatıyorsun ya? Amerikalı mıyım ben?!" "Aaa! Ne bağrıyorsun be?! Kızı uyandıracaksın. Sordun, söyledim!" "Onu mu sordum ben? Tenine değecekmiş de bilmem neymiş!" "Sana ne oluyor be?!" Kabaran kahveyi fincana döküp önüne koydum. "Ne demek, bana ne oluyor? Sen, yani, sonuçta Seçkin'in kardeşisin..." Yüzüne doğru eğilip gözlerimi kıstım. "Yani? Bu, beni, senin de mi kardeşin yapar?" "Şey... Yoo..." "O zaman bırak, bunu, Seçkin düşünsün." Yüzü bir anda öfkeyle doldu. Dişlerini sıktı. "Bana bak! Buralarda seni dallamanın biriyle görürsem, o herifin ağzını yüzünü kırar, seni de abine söylerim!" "Niye?" "Seçkin'de öyle yapar çünkü! Hem senin okulun, derslerin filan yok mu şimdiden âşık derdine düştün? Dikkatini dağıtma böyle şeylerle." Dudaklarımı yaladım. Gözü hemen ağzıma kaydı. Bakışlarında parlayıp sönen o aç duyguyu bir an için yakaladım. Derdi neydi? Âşık olduğunu söylüyor ama hiç var olmayan bir adamı kıskanıyordu, bana böyle bakıyordu... Aklımın kenarında bir nokta âşık olduğu kişinin ben olduğumu çok kısık bir sesle fısıldıyordu. Aptal değildim. Tepkilerinin normal olmadığını görüyor ve üzerine gidiyordum. Emin olmam gerekiyordu. "Bakalım, kısmet bu işler." Sesini çıkarmadı. Kahvesini içmeye başladı. Yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. "Unutmamışsın. Kahveyi nasıl sevdiğimi yani." Dengesiz. Kahvede köpük sevmezdi. İyi kaynatılmış, acımış kahvenin içine tek şeker atardı hep. Bir ara bende denemiştim ama benim gibi bir kahve gurmesi için bile fazla acıydı. "Unutmadım." Unutamam, kara sevdam, merak etme...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE