Hastanenin koridorları Demir Karahan için hiç bu kadar dar gelmemişti. Üzerindeki beyaz gömlek, Zümrüt’ün kanıyla boyanmıştı. Elleri titriyor, duvarda duran saatin her saniyesi kalbine bir iğne gibi batıyordu. Kerem yanına yaklaştı, sesi kısıktı: "Efendim, nişancı Cihan’ın adamıydı. Kaçmasına izin vermedik."
Demir, Kerem’in yakasına yapışıp onu duvara çarptı. "Onu öldürmeyeceksin Kerem! Onu bana getireceksin! Karımın çektiği her acı için ona bin katını yaşatacağım!"
Ameliyathanenin kapısı açıldığında Demir bir umutla ileri atıldı. Doktor yorgun görünüyordu. "Kurşun akciğerine çok yakın geçmiş. Çok kan kaybetmiş ama hayati tehlikeyi henüz atlatabilmiş değiliz. Geceyi atlatması gerekiyor."
Demir, camın arkasından Zümrüt’ün solgun yüzüne baktı. Makinelere bağlı, savunmasız duruyordu. O an anladı; intikam, sevdiğin birini kaybetme korkusunun yanında ne kadar küçük ve anlamsızdı. "Uyan Zümrüt," diye fısıldadı cama yaslanarak. "Benden nefret etmen için uyan. Ben senin babanı cezalandıracaktım, seni değil..."Gece yarısı, yoğun bakım odasına girmeyi başardı Demir. Zümrüt’ün soğuk elini avuçlarının içine aldı. O sert, acımasız adamdan eser kalmamıştı. Gözleri dolmuştu.
"Neden yaptın?" diye sordu kısık bir sesle. "Neden benim için canını tehlikeye attın? Ben seni bu eve hapsettim, ben senin hayatını mahvettim."
Zümrüt’ün parmakları hafifçe kıpırdadı. Gözlerini zorlukla araladığında karşısında gördüğü ilk şey, Demir’in yaşlı gözleriydi. "Çünkü..." diye fısıldadı Zümrüt, sesi bir rüzgar kadar zayıftı. "Sen ölürsen... kime nefret duyacağımı bilemezdim."
Demir acı bir gülümsemeyle kadının elini öptü. "Nefret etmeye devam et Zümrüt. Yeter ki nefes al. Eğer sana bir şey olsaydı, ben bu dünyayı yakardım. Kendimi bile..."
O an, odadaki gerilim yerini hüzünlü bir kabullenişe bıraktı. İkisi de biliyordu; artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ne intikam eskisi kadar tatlıydı, ne de nefret eskisi kadar saf. Aralarına giren o kurşun, tüm duvarları yıkmıştı.