6.Bölüm

1711 Kelimeler
  Aşkın ne olduğunu Ali, Cavidan ile öğrenmişti. Ne zaman sevmişti Cavidan'ı bilmiyordu ama ne zaman fark ettiğini çok iyi hatırlıyordu. Ali, okulunu bitirmiş, İstanbul'dan daha yeni dönmüştü köye. O sıralara Cavidan'da da bir at aşkı peyda olmuş, dağ tepe Kemal Bey'in o yaz için kiraladığı at ile dolanıyordu. Yıllar sonra kalıcı olarak geri dönen genç adamı takmıyordu bile. Ali bu durumdan pek bir üzgün genç kadın eve gelsin de bir göreyim yüzünü diye bahçede oturup onu beklerdi gün aşırı. Ilk başta avukat olarak mezun olmuş olarak dönünce tüm ilgilinin üzerinde toplanmasından ötürü Cavidan'dan da aynı ilgiyi bekliyor, göremeyince de buna sinirlendiğini sanıyordu ama sonra öyle bir şey olmuştu ki o yaz anlamıştı sadece bir ilgi beklentisi olmadığını genç kadından.      Bir gün ilçeden geliyordu Ali. Yeni yeni bürosunu açmak için uğraşıyordu, arabası yoktu o zamanlar. Minibüse binmişti, en arkaya oturmuş başını stresli olduğundan cama yaslamış dışarıyı seyrediyordu. O esnada yamaçlardaki bahçelerin arasında atla gezinen Cavidan'ı görmüş, hemen minibüsü durdurup oracıkta inerek yamaçlardaki çayırlara doğru yürümüştü yavaş yavaş. Neydi o zaman onu oraya çeken şey farkında değildi. Sadece inmek, Cavidan ile konuşmak istiyordu. Dört sene boyunca kışın okul, yazın iş yüzünden köye gelemeyen genç adam Cavidan'ın huylarını da unutmuştu. Geldiğinden beri de pek bir uzak davranmıştı kendisine. Ali ilk başta onun akıllanmış olabileceğini düşünmüş, böyle bir yanılgının içine düşmüştü. Genç kadının yanına varınca Cavidan şaşırmıştı onu gördüğüne. Ali biraz konuşmak istemiş, sorular sormuş ama Cavindan sürekli sorularını saçma sapan şakalarıyla geçiştirmişti. O gün Ali de ata binmek isteyince olanlar olmuş, Ali için çıkılmaz bir boşluğa sürüklenişin başlangıcı olmuştu.  İlk başta tek başına binmek isteyen genç adamı at bir türlü kabul etmemiş, sürekli olarak şahlanıp Ali'yi sırtından atmak istemişti. Cavidan da genç adamın isteğinin yerine gelmemesinden dolayı bir üzüntüyle ata atlamış genç adamı da arkasına almıştı. Ali, genç kadının omuzlarından tutmuştu ilk başta. Sonra... Sonra at hızlanmış Ali de bir korkuyla Cavidan'ın beline sarılmıştı. O gün ona sarılmıştı ya öyle bir garip hissetmişti ki sorsalar anlatamazdı. Hiç hissetmediği gibi bir huzur, heyecan, mutluluk, aidiyet... O an korkuyla kendini geriye atarak attan aşağıya düşerek yere kapaklanmıştı. Cavidan işte onu bu hallere o zaman düşürmüştü.       O günden sonra Ali, genç kadından köşe bucak kaçmış, onu görmemek için elinden geleni yapmıştı. Sonuçta gözden ırak olan gönülden de ırak olurdu. Ali o günlerde birkez daha her atanın her söylediği sözünün her insan için geçerli olmadığını öğrenmişti. Ondan uzaklaklaştıkça daha fena olmuştu. İnsan ulaşamadığı hayalinin peşinden koşardı. Gerçek insan için görüldüğü yerde koşarak kaçacağı bir hayaletti. Sonra yavaş yavaş içinde bulunduğu duruma alışmış, bu durumla nasıl başedeceğini öğrenmiş ve genç kadına sessizce aşık olduğu gibi onu yıllarca sessizce sevmişti.     Bürosunda bunları düşünürken belki günde kırk kere uğrayan Naciye'yi kapısının önünde görünce derin bir nefes alıp verdi Ali. Naciye niye takmıştı ki ona durduk yere? Farkına varmadan bir hareketi genç kadın tarafından yanlış mı anlaşılmıştı acaba? "Ali gelebilir miyim?" diyerek içeriye giren genç kadına bakmadan ayağa kalktı Ali. Çantasını eline aldı. "Naciye, tabi gel ama benim işim var adliyede. Sen Seher abla ile otur istersen." "Sen de bu aralar pek yoğunsun. Halbuki seni görmeye geliyorum ben Seher ablayı değil." diyerek gelip koltuklardan birine oturdu Naciye. Üzülmüştü herhalde sürekli kendini görünce kaçan Ali'den ötürü. Genç adam ne yapacağını bilemiyordu. Kalbini de kırmak istemiyordu Naciye'nin ama eninde sonunda kıracaktı onu. Bu kaçınılmaz bir sondu. Belki kendisi değil de Asude'yi Naciye ile konuşturmalıydı. Böylelikle Naciye karşısında utanıp üzülmezdi.  "Neyse Naciye, babana selamlarımı iletirsin. Allah'a ısmarladık." diyerek odadan çıktı. Dışarıya çıkınca derin bir nefes alarak kahveninin olduğu hemen bürosunun yanından sağa sapan sokağa girdi. Yavaş yavaş yürüdü, kahvenin önünde durup içerinde atı kiralayacağı dağ köylülerinden biri olan Hüseyin dayıya bakındı. Köşede oturmuş diğer üç arkadaşı ile birlikte yüz bir oynuyorlardı. Kahveden içeriye geçip Hüseyin dayının bulunduğu masaya yöneldi. "Selamün aleyküm Hüseyin dayı." "Ooo! Avukat bey! Hayırdır, hangi rüzgar seni buralara attı?" Ali etrafına bakındı. Kahve ne kadar kalabalıktı böyle. "Atlarını kiralamak istiyorum Hüseyin dayı. Hani şu Rüzgar ile Deli'yi..." yaşlı adam gülerek kendisine baktı. "O deli kız için mi yine?" Ali tekrar etrafına baktı. Bir duyan bir eden olsa utancından yerin dibine girer girer çıkardı herhalde. Yaşlı adam da az değildi hani. Yıllar önce Cavidan için kiraladığını nereden de hatırlıyordu? Bazen genç adam bazı insanlara şaşırıyordu. Herkes mi herkesin her şeyine bu kadar dikkat eder, yıllar boyunca da unutmazdı? Kendi hiç kimsenin hayatına dikkat etmezdi halbuki. "Kuzenim... Yarış yapıyoruz da onunla. Bizim ailede ondan başka at binmesini bilen yok ki. Ne yapalım işte?" "Avukat bey, bu kadar açıklama yapmana gerek yoktu. Ben hakim değilim, kimin ne yaptığının hesabını sormam da yine de pek yakışıyordunuz. Kaçırma sen onu..." "Aman Hüseyin dayı, sen deme öyle. Bir duyan eden olur yanlış anlar. Biz kardeş gibi büyüdük. Neyse, sen kiralayacak mısın atları bana?" "Kiralamayacağım avukat bey. Al bu sefer bedavadan bin birkaç gün. Ahırda öylece bir senedir duruyorlar. Belimi sakatladım, binemiyorum ki... Zavallı hayvanlar gönlünce koştursunlar. Haftasonu gel al..." "Sağol Hüseyin dayı. Ben haftasonu gelir alırım atları o zaman. Ben izninle gideyim, haftasonu görüşürüz." "Görüşürüz avukat bey. Selametle."        Kahvehaneden çıkıp sokağın sonuna kadar yürüdü genç adam. Sokağın sonundaki tarihi caminin avlusuna geçti, bir banka oturdu. Bazen öyle umutsuzluğa kapılıyordu ki isyan edesi geliyordu hayata. Bir süre öylece oturup yine o isyan eden tarafını bastırmak için namaz kılmaya karar verdi. Geçti çeşmenin başına, ellerinden başlayıp sırasıyla ağzına burnuna su verdi. En sonunda ayaklarını da yıkayıp üstünü başını düzelttikten sonra camiye girdi. Kimseler yoktu... Geçti bir köşeye, çantasını duvara yasladı.     Genç adam namazını kıldıktan sonra başladı dua etmeye. Her duasının içinde Cavidan vardı. Bir insanın duasının içinde olmak her kula nasip olmazdı da yine deli Cavidan' nasip olmuştu. Halbuki genç adam da isterdi ki Cavidan'ın dualarında kendisi olsun. Bunları düşünürken Ali başladı ağlamaya. Ortamın havasından mıdır, nedir pek bir hüzünlenmişti. Bir de zaten insan camiye girdi mi bir tuhaf oluyordu. Üstüne bir de aşıksan vay ki ne haline vay! Sessiz sessiz gözyaşlarını akıtıp ellerini yüzüne sürdükten sonra birisinin kendisine seslendiğini duydu. "Avukat bey, iyi misiniz?" "İyiyim hocam, siz?" Ali henüz daha yeni hoca olan ve yıllardır caminin hocası olan yaşlı adamın ardından tayin olan genç adama baktı. Üstünde beyaz cübbesi... "Yok avukat bey, siz beni yanlış anladınız. Ben öylesine sormadım. Cidden nasılsınız? Namazınıza başladığınızdan beri gözüm size takıldı. Az önce de ağlıyordunuz. Allah aşkı mı sizi ağlatan yoksa bir derdiniz mi var?" "Tabi Allah aşkı başkadır hocam da onun için ağlamıyorum. Keşke onun için ağlasam... Şu içimdeki dert midir, yoksa nimet mi bilemiyorum ki ben. Hani dert desem insan derdinden kurtulmak ister, nimet desem nimet insana acı çektirmez... Saçma sapan bir şey işte hocam. Anlasam... Arafta kaldım da Allah'a dua ederim beni araftan kurtarsın diye. İnşallah kabul olur duam." "İnşallah avukat bey. Anladım derdinizi. Siz varın akışına bırakın. Elbet her şeyin bir zamanı vardır. O zaman içinizdeki dert mi yoksa nimet mi Yaradan gösterir." "Bıraktım zaten... Hiçbir şey olacağına varmıyor ki... Varmıyor. Ama tahminimce içimdeki bana bir gün dert olacak, kaçış yok bundan." "Avukat bey, siz kitap okumaz mısınız hiç?" diyerek gelip karşısına oturdu hoca Ali'nin. Genç adam şaşkın şaşkın hocanın yüzüne baktı. İnsan yaşlı hocadan akıl almaz mıydı? Bu hoca belki de kendisinden küçüktü. Ne anlardı aşktan, ne anlardı dertten? "Kitap mı? Okurum elbette. Dostoyevski'nin kitaplarına bayılırım hatta." "Ben de severim Dostoyeveski. Karamazov Kardeşler de güzeldir. Okumuşsunuzdur herhalde." "Tabi okudum." "Yazarlar ne yaparlar avukat bey, yazarlar. İlk başta yapıları, insanları okurların kafasına oturturlar, sonra normal seyrinde giden olaylar birden karman çorman olur. Okurun kafasında oturan mekanlarda ve insan karakterlerinin arasında olanlar okurun kafasında tam bir  karmaşa yaratır. Nasıl çıkacak acaba bu karakter bu işin içinden, diye düşünür okur. Sonraları yavaş yavaş saçma olaylar çözülmeye, senin nasıl bu işin içinden çıkacağını bilmediğin karakter işin içinden hiç ummadığın bir şekilde çıkmaya başlar. Nasıl olduğunu bile anlamazsın? Karamazov kardeşlerde de katil kim mevzusu vardı. Dostoyevski kitabı öyle bir yazmış ki sen katili tahmin ettin, kesin budur dedin ama sonunda katil hiç ummadığın bir sebepten ötürü hiç ummadığın biri çıktı. Demem o ki bizim hayatımız bir kitap ve biz de o kitaplardaki karakterleriz. Şu an hayatınız karmaşık veyahut içinden çıkılmaz bir hal almış olabilir. Elbet çözülecektir ama nasıl çözüleceğini karmaşaya bakıp da karar veremezsiniz ki... Kitabın sonunu nasıl yalnızca yazar biliyorsa, sizin de içindekizin sonunu da yalnız Allah biliyor. O yüzden umutsuzluğa kapılmayın. Öyle bir şey olur ki bir gün o içinde ne olduğunu anlamadığınız şey gül bahçesine dönüşür." Ali güldü hocanın söyledikleriyle. Acaba Cavidan'ı tanısaydı da aynı sözleri söyler miydi, diye düşündü. Söz konusu Cavidan olmasa Ali, Cavidan değil de bir başka kadına aşık olsa gider duygularını itiraf eder, hayatını çözülmez bir düğüm yapmaya bile bırakmadan dümdüz yaşar giderdi. Hayatının bu denli kaosa sürüklenmesi sevdiği kadının Cavidan olmasından dolayıydı. Hoca doğru söylerdi ama yine de Ali içindeki duyguların bir gül bahçesine dönüşeceğini düşünmüyordu. "Doğru söylüyorsunuz hocam. Çok doğru söylüyorsunuz da yine de pek bir imkansız... Bunu ne ben anlatabilirim size ne de siz beni anlarsınız." "Yani... Siz bana anlatmazsanız ben nereden bilirim?" "Hocam sizi bir iki cuma namazı haricinde görmedim. Bugün daha yüz yüze ilk defa sizinle tanıştım. Hoş siz avukat bey dediğinize göre bana, beni tanıyorsunuz ama ben sizi tanımıyorum. İnsan tanımadığı insana bir şey anlatmaz ki benim içimdekiler herkese anlatılacak şeyler değil. Hem siz beni ayıplarsınız... Boşverin." Hoca garip garip yüzüne baktı Ali'nin. "İnsanları yargılamak bana düşmez avukat bey. Ben kimim ki? İnsanım sonuçta. Anlat diye zorlamam zaten de benim ki arkadaş bulma çabasından öte bir şey değildir, kusuruma bakma." "Yok hocam ne kusuru. Asıl siz kusura bakmayın. Her nihayetinde burası bir ilçe, insanların üzerinde ufak da olsa bir şehirleşme karakteri var. Bir köye tayin olsaydınız bir sürü insanla iki günde dost olurdunuz ama aynı büyük şehirlerdeki gibi artık böyle küçük ilçelerde de insanlar misafirperverliği unutmaya başladı. Kim gelmiş merak etmezler." "Haklısınız. Bursa'dan buralara gelirsen herkes Doğu'nun insanı pek cana yakındır, iki güne onlarla kaynaşırsın demişlerdi ama kaç zaman geçti üzerinden kimseyle bir arkadaşlık kuramadım. Arada yaşlı amcalarla sohbet ediyorum ama onlar  ile de canım sıkılıyor. Yaş farkı var her şeyden önce. Gençler de pek Cuma namazı haricinde camiye uğramazlar ki... Garip kaldım buralarda." "Hocam gelin arada benim büroma canınız sıkıldıkça. İnanın benim de canım çok sıkılıyor burada. Belki buralarda doğup büyüdüm ama insan bir büyük şehir havası alınca buralar dar geliyor. Hem ilçede fazla genç de yoktur bakmayın siz. Okuyan bir daha buralara geri dönmüyor. Benim de hiç arkadaşım yok burada. Eskiden olanlar da taşındılar, gittiler." "Ne iyi olur avukat bey. Ne iyi olur. Valla çok sevindim." "Ben de."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE