5.Bölüm

3265 Kelimeler
Ali adliyeden gelip bürosunun merdivenlerini tırmanırken arkasından bir ses geldi. Dönüp merdivenlerden aşağıya baktı. Tatlıcının kızı Naciye şarkı söyleye söyleye yukarıya çıkıyordu. Pek bir neşeliydi. Ali kaşlarını kaldırıp hayretle onun merdivenleri çıkmasını bekledi. Naciye kendisini görünce susup gülümsedi. Kızın yanakları al al oldu. "Nasılsın Ali?" genç adamın kaşları havaya kalktı. Az önce Naciye ona sadece ismiyle mi seslenmişti yoksa kendisi 'abi' kelimesini duymamış mıydı? "İyiyim Naciye. Hayırdır, bir sorun mu var? Niye geldin?" "Yok, Allah korusun! Ne sorunu olacak? Tatlı getirdim sana. Babam sabah daha yeni yaptı baklavaları da taze taze ye diye..." diyerek elindeki kutuyu genç adama uzattı Naciye. Ali tekrar şaşırdı. Kesin babasının bir davası vardı, az fiyatla avukatlığını yapsın diye baklava göndermişti. "Ellerim dolu Naciye. Gel Seher abla sana çay koysun da üçümüz beraber yiyelim baklavalarınızdan. Zahmet edip gelmişsin buraya kadar." diyerek büronun kapısını itti ve Naciye önden geçsin diye bekledi. Genç kadın önde Ali arkada büroya girdiler. Ali, Naciye'yi kendi odasında oturtup elindeki eşyaları da bırakarak genç kadından aldığı baklava kutusuyla beraber mutfağa geçti. Seher Hanım birkaç parça bulaşığı yıkamakla uğraşıyordu. "Abla kolay gelsin." "Sağolasın avukat bey. Hayırdır, o elindeki nedir?" "Tatlıcının kızı Naciye içeride Seher abla. O baklava getirmiş. Sen de o elindekileri bırak, sonra yıkarsın. Çayın yanına şu baklavalardan koy da gel üçümüz beraber çay içelim." "Hayırdır inşallah. Niye gelmiş ki?" "Bilmem. Belliki babası göndermiş, bir davası filan varsa... Yoksa Naciye niye gelsin büroya? Neyse bu kutuyu buraya bırakıyorum. Ayıp olmasın, gideyim yanına kızın." diyerek tatlı kutusunu tezgahın üzerine bırakıp mutfaktan çıktı. Kendi odasına geçti, kapıdan girerken genç kadına gülümsedi, masanın etrafını dolanıp sandalyesine oturdu. "Ee, ne var ne yok Naciye? İşleriniz nasıl?" "İyi. İlçede tek tatlıcı biz olunca, rakip yok... Senin işlerin nasıl?" genç adam arkasına yaslandı, kravatını gevşetti. Bugün de hava pek bir sıcaktı, insan daralıyordu. "İyi çok şükür. Baban nasıl? Uzun zamandır da göremiyorum kendisini. Sağlığı sıhhati iyidir inşallah?" "İyi. Nasıl olsun? Seninkiler nasıl Ali? Annen, baban, küçük kardeşin Selim'in sağlıkları nasıl? Geçen gün Asude'yi gördüm, iyiydi de diğerlerini de merak ettim." genç adam kaşının üstünü kaşıdı. Yok, yanlış duymuyordu. Naciye 'abi' kelimesini atmıştı sözlüğünden sanki. "İyi onlar da..." derken odasının kapısında elinde tepsiyle Seher Hanım görününce Ali rahat bir nefes aldı. Böyle giderse konuşma sizinkiler nasıl, iyi gibi uzayıp gidecekti sonsuza kadar. Belliki Naciye pek de adliyelik bir mevzudan ötürü kendisini ziyarete gelmemişti. Seher Hanım gelip Naciye'nin karşısına oturdu, ilk genç kadının çayıyla baklavasını ardından Ali'ninkileri uzattı. Sonra dönüp genç adama baktı. Pek bir sıkıntılı duruyordu. Güldü içinden Seher Hanım kendi kendine. "Ee Naciye kızım nasılsın?" "İyiyim Seher abla sen?" "İyi çok şükür. Baban nasıl?" "Babam da iyi. Senin çocuklar, Ahmet abi nasıllar? Sağlıkları iyi mi?" "Iyiler çok şükür." Seher Hanım tekrar Ali'ye döndü. Gözlerini kısmış Naciye'ye bakıyordu genç adam. "Sen niye geldin Naciye buraya? Hayırdır, inşallah adliyelik bir durumunuz yoktur." "Yok abla. İlla buraya gelmem için adliyelik mi olmamız gerekiyor? Ali'ye uğrayayım dedim. Hem fena mı oldu? Seni de gördüm." genç adam derin bir nefes alıp verdi. Kravatını iyice gevşetti. Üç etmişti... Üçtür Naciye 'abi' demiyordu. Niyeti mi bozmuştu yoksa? Ali'nin aklına gelenler başına gelirdi. Birden ayağa kalktı, koştu camı açtı. Niye bu kadar sıcaktı hava? Tekrar döndü kadınlara, gülümsedi zorla. Küçük yerleri bu yüzden sevmiyordu Ali işte. Herkes tanıyordu birbirini ve bazen de saçma sapan durumların ortasında kalınca öyle kolay kolay yakasını kurtaramıyordu insan. Tüm hayatının değişmesi sağda solda edilecek iki cümle söze bakardı. O yüzden temkinli davranırdı her zaman. Özellikle kadın müvekkilleri ile görüşecek olduğunda annesinin köyünden olan ve yıllardır yanında çalışan Seher Hanım'ı da odaya çağırırdı. Allah'tan o vardı... "Şey Naciye benim işim var biraz da... Sen otur Seher abla ile ben işimi halledeyim, olur mu? Ayıp etmiş olmam sana dimi?" "Yok, ne ayıbı? Tabi git işini hallet. Daha çok görüşürüz, bir yere kaçmıyoruz ya. Hep buradayız zaten." diyerek güldü genç kadın. Ali aceleyle askıya astığı cübbesini, ardından da masaya bıraktığı çantasını aldı. Ter basmıştı. "Baklavalar için çok teşekkürler." "Yemedin ama olsun." "Sonra yerim. Eminim baban yine döktürmüştür. Neyse, hadi selametle." diyerek koşar adım çıktı odadan. Seher Hanım güldü onun bu haline. Sonra Naciye'ye döndü gülümseyerek. Ali ise hızla binanın merdivenlerini inip kendisini dışarıya attı. Derin bir nefes alıp verdi. Alnında biriken terleri cebinden çıkardığı mendille silip babasıyla amcasının ortak işlettikleri markete yürüdü. Karşı kaldırıma geçip marketin kapısından içeriye girdi. Babası ile amcası gelen ürünleri raflara yerleştiriyorlardı. Elindekileri kasaya bıraktı. Burası serindi, klima çalışıyordu. "Kolay gelsin." "Sağol Ali. Hayırdır, işin yok mu senin?" "Yok baba. Yardım edeyim size?" "Yok, geç otur sen. Yorulmuşsundur. Buraların tarla davaları hiç biter mi? Bugün kiminkine girdin?" diyerek güldü Hamit Bey kardeşi ile birlikte. "Aşağı Sütlü Köyü'nden Hasan Kuluçka'nın davası bendeydi. Kardeşine de Mesut abi bakıyordu." diyerek kasanın arkasına geçip oturdu. Ali'nin trajikomik yaşantasından bir kesitse bu ilçede tarla davasından başka bir davaya girmemesiydi. Zaten ilçede iki tane avukat vardı. Birisi kendisi, diğeri de Avukat Mesut'tu. Mesut zorlamıştı onu da ilçede bir büro açsın diye. Aynı anda birbirleri yüzünden mahkemeye düşen iki müvekkile bakamamasından dolayı istemişti bunu. Hem avukat bulamayanlar il merkezinden avukat bulup oradaki adliyede davalarını açıyordu. Bu da Mesut abinin işlerinin kesat gitmesine sebebiyet veriyordu. "Gülme baba Allah aşkına. Zaten sinirlerim bozuk." "Ne oldu?" diye sordu Hamit Bey ama içeriye giren bir müşteri ile konuşmaları bölündü, Ali cevap vermedi. Müşteri abur cuburların bulunduğu reyonların arasına dalarken ardından biri daha girdi dükkana. "Aa! Ali! Nasılsın?" diyerek kasaya yaklaşan kadına baktı Ali. Hemşire Hamiyet... "İyiyim Hamiyet, sen nasılsın?" "Ben de iyiyim. Aslında ben de sana uğrayacaktım biraz sonra. Ne iyi oldu? Karşılaşıverdik." "Hayırdır? Niye?" "Öylesine. Geçen gün Cavidan geldi yanıma hastaneye. Havadan sudan konuştuk. Sonra konu döndü dolaştı sana geldi. Bana dediki Ali abimin pek bir canı sıkılıyor bu ilçede. Şöyle okumuş etmiş insanlarla arkadaşlık kursa fena mı, dedi. Arada bir karşılaşınca konuş, İstanbul görmüş kızsın, Ali abimin İstanbul özlemini giderirsin, dedi." deyince hem Ali hem de Kemal Bey ile Hamit Bey şaşırdı kaldı genç kadının sözlerine. Kemal Bey ile Hamit Bey'in etekleri tutuşurken Ali tüm her şeyi geçmiş, Cavidan'ın hastaneye gitme ayrıntısını kafaya takmıştı. Eve gidince sormaz mıydı bunun hesabını Asude'den? "Cavidan niye hastaneye geldi ki?" "Ben çağırdım. İşte ilkokul arkadaşlığı... İşten güçten fazla göremiyorum ama yine de özlüyor insan Cavidan'ı. Alem kız valla!" diyerek güldü Hamiyet. Genç adam derin bir nefes aldı. Gerçekten de Hamiyet'in demesi gibi alem kızdı Cavidan, bunu en iyi Ali bilirdi. "Gerek yok aslında Hamiyet böyle şeylere. Cavidan sağolsun bizleri düşünür ama kendini zorlama. Boş ver... Bu arada ne alacaktın? Seni tutmayayım, alış verişini yap." "Şu arkandaki kırmızı paketli kadın sigarası var ya, ondan bir paket alacağım. Bir zahmet versene..." Ali arkasına uzanıp cam bölmeyi açarak Hamiyet'in istediği paketi uzattı kadına. Küçükken ilkokulda bile sigara içerdi Hamiyet. Cavidan'ı kaç kere uyarmıştı şu kızla takılma diye ama Cavidan işte, işi inada bindirmişti. Kadın parasını uzattı... O sırada gözü kadının arkasındaki rafların önünde kendisine bakan babası ile amcasına takıldı. Niye öyle durmuş garip garip kendisine bakıyorlardı onlar öyle? Bu sıralar herkes bir garipti. "Neyse madem markette işin var ben seni tutmayayım. Kolay gelsin amcalar!" diyerek kapıdan çıkıp giden Hamiyet'in ardından baktı Ali. Bu neydi şimdi, hiçbir şey anlamamıştı. Anlamak da istemiyordu. Tek derdi Cavidan olmuştu yine. Cavidan doktor için mi gelmişti geçen pazar günü ilçeye? Tabi, başka neden gelecekti? Ali eliyle kasaya vurdu öfkeyle. Ne yapacaktı bu Cavidan işini, hiçbir fikri yoktu. Akşamı zor etti genç adam. İçi içini yiyordu, kalbi sıkışıyordu. Arabadan inip koşa koşa bahçeye girdi. Her akşam aynı manzara ile karşılaşıyordu, bugün de aynı manzara ile karşılaşınca sıkılmak yerine mutlu oldu. Annesi, yengesi ve Asude sofrayı hazırlarken Cavidan hamakta uyuyamamıştı çünkü. Rahat bir nefes aldı. Bahçenin girişinde durup bir iki saniye düşündü. Sonra ani bir kararla geriye döndü, arabasının yanına geldi. Yan aynasını açıp saçlarını düzeltti, kenarları çıkmış gömleğinin kenarlarını pantolonun içine soktu, açtığı kravatını tekrar bağladı. Şimdi daha iyi olmuştu. Derin bir nefes alıp vererek bu sefer bahçe kapısından içeriye daha bir özgüvenli girdi. Masaya doğru yaklaştı, Asude kaşıkları yerleştiriyordu. "Hoşgeldin abi." "Pek hoşbulmadım Asude. Seninle sonra hesaplaşacağız?" "Bilmeden bir şey mi yaptım?" "Boşver şimdi onu. Ver şu kaşıkları ben dizeyim, sen git ekmekleri getir." "Ekmekler burada." "Kızım eve gir ne eksikse onu getir o zaman. Allah Allah! Hadi!" diye kızdı Ali kardeşine. Asude derin bir nefes alıp verdi. Bir türlü neden her zaman kızılan taraf olduğunu anlamıyordu. Ayaklarını yere vura vura uzaklaşırken Ali etrafta kimsenin olmamasını da fırsat bilerek hamağa yaklaştı. Hamağın kenarından tutup bir ileri bir geri gelişi güzel hamağı silkeledi. Cavidan korkuyla gözlerini açıp etrafına bakındı. Hemen yanıbaşında kahkahalara boğulan Ali'yi görünce sinirleri tepesine çıktı. Böyle şaka mı olurdu hiç? Hamağın dengesi bozulurken Cavidan hamaktan yerdeki otların içine düştü. Önüne gelen saçlarını itti, burnundan öfkeyle nefesini dışarıya verdi. Arenaya çıkmış bir boğa gibi karşısındaki matadora saldırmak için kendini hazırlıyordu. "Alinazik! Bittin sen!" "Asıl sen bittin Deli Cavidan! Asıl sen bittin! Vallahi de billahi de çekeceğin var elimden." "Niyeymiş o?" "Hamiyet hemşire ile karşılaştım bugün. Ne derse beğenirsin?" Cavidan'ın hemşirenin ismini duyması ile yüreği ağzına geldi. Susmamıştı demek yelloz. Yakalardı bir gün onu Cavidan. Hamiyet baştan elenmişti. Elinde iki tane aday kalmıştı demek. "Kötü mü yapmışım Ali abi!" Ali eliyle yüzünü sıvazladı. Neydi bugün bu 'abi' kelimesinden çektiği. Söylemesi gereken söylemez, söylememesi gereken söylerdi. Bu nasıl sınanmaydı böyle, aklı almıyordu. "Seninle konuşmak onunla konuşmaktan iyidir?" dedi aniden Ali. Bir an duraklayıp Cavidan'a baktı. Gülüyordu... "Niye gülüyorsun?" "Ben daha mı iyiyim?" "Aklın nasıl işliyor senin? Hamiyet kötü... Sen kötünün iyiyisin! Şu hale bak! Şu hale bak! Tüh! Allah seni kahretmesin." diyerek arkasını döndü ve eve doğru yürümeye başladı genç adam. Arkasını döner dönmez öfkeyle kaskatı alan suratında gülücükler açtı. Cavidan ile uğraşmak bile onu mutlu ediyordu işte. Ne yapabilirdi başka? Cavidan ile tek iletişim yolu onunla kavga etmekten geçiyordu. Bu akşam da etmişti ya kavgasını rahattı.                                                           ******* "Cavidan abla! Cavidan abla!" "Ne oldu Lokman Hekim?" diye bağırdı bahçe kapısının önünden kendisine bağıran dokuz on yaşındaki ismi Lokman olan ama Cavidan'ın ismine ek olarak Hekim getirdiği çocuğa. Lokman Hekim nefes nefese kalmış, bir elini bahçe kapısına yaslamıştı. "Balığa gidiyoruz? Sen gelmeyecek misin?" "Deme? Niye bir gün önceden haber etmiyorsunuz yaramaz bücürler? Bekleyin, oltamı alıp geliyorum." "Bırak oltayı şimdi Cavidan abla! Tırı vırı var bizde." Cavidan oturduğu yerden kalktı, kaşlarını çatıp çocuğa işaret parmağını uzattı tehdit edercesine. "Ben size demedim mi tırı vırı yok diye! Olmaz! Onunla balık tutmak katliam yapmak demek. Bir sürü balık ölüyor boş yere. Olta öyle mi? Küçüğünü geri bırakıyoruz, büyüğünü alıyoruz. Fazlası da olmuyor. Öğretmedim mi oğlum ben size bunları? Ne demeye beni dinlemezsiniz siz?" "Ama Cavidan abla..." "Sus! Bekle geliyorum oltamı alıp." diyerek koştu eve doğru. Eve girip hemen mutfak kapısını arkasına dayanmış oltayı kaptığı gibi dışarıya fırladı. Bahçe kapısının önünde bekleyen omzuna elini koyarak onunla beraber çocukların toplaştığı yere doğru yola koyuldular. Beş altı çocukla beraber köyün aşağılarında, bir dağın eteklerindeki çalılıların arasında derenin genişleyip ufak bir gölet oluşturduğu yere yerleştiler çocuklar ile Cavidan. Çocukların tırı vırılarına el koymuştu, oltası olan tutacaktı balık. Oltası olmayana da kendi oltası ile sırasıyla balık tutturacaktı. Cavidan çocuğun tekine oltasını verip kendi de bir çalının gölgesine oturdu. Oltası olmayan ve sıra bekleyen çocuklar etrafını sardı Cavidan'ın. "Cavidan abla sen silah kullanmayı nereden öğrendin?" "Ne yapacaksın Kılçıklı Jale sen benim silah kullanmayı nereden öğrenip öğrenmediğimi?" "Havalı duruyordun abla. Bütün kızlar seni örnek alıyorlar. Kendilerine zorla talip olanları böyle savuşturacaklarmış." "Çocuksunuz siz. Silah kullanmakta kötü bir şey hem. Ben hata yaptım, hiç seven insan seviyor diye tüfekle kovalanır mı? Siz beni örnek almayın. Sizi kimse zorla birisine vermez bu yaşta. Ha ileride yaşınız gelir ama evlenmek istemezsiniz, zorla veren olursa ben ne güne duruyorum, izin verir miyim hiç?" "Annem diyor ki; daha kimse bakmaz o deli Cavidan'a? Adı iyice deliye çıktı..." Cavidan güldü küçük kızın sözleri ile. Çocuktan al haberi, böyle bir şey olsa gerekti. Uzanıp küçük kızın bukle bukle sarı saçlarının ucunu aşağıya çekip bıraktı. "Doğru söylemiş annen." "Üzüldün mü Cavidan abla kimse seni sevmez diye?" "Niye üzüleyim ufaklık? Hem herkesin sevgisini istemem ben. Birisi olsa yeter... O da hoş olmaz zaten." dedi. Çocuklar dediğinden bir şey anlamazken Cavidan dalıp gitti kısa bir süre. Sonra tekrar gülümsedi, ayağa kalkıp oltayı tutan çocuğun yanına gitti, oltasını yanlış tutuyordu, onu düzeltti. "Sıkı tut, yoksa elinden kayar balık oltaya geldiğinde. Büyük buradaki balıklar..." "Tamam Cavidan abla." "Siz buraya tek gelmiyorsunuz değil mi? Başınıza bir şey gelir, buraya gelirken beni çağırın ya da birinizin annesi babası gelsin. Öyle kapının önünde oturup çay içmesinler, başınızda dursunlar..." Akşam üzeri bitti balık tutma sefaları. Kovaya doldurdukları balıklar ile beraber köye doğru yürüdüler. Gökyüzü mor bulutlara teslim olmuşken çocuklar şarkı söylüyordu bağıra bağıra. Arada Cavidan da onlara katılıyor, elinden tuttuğu bir kız çocuğunu arada etrafında dönderiyor, kendilerince eğleniyorlardı beraber. Orda bir köy var, uzakta, O köy bizim köyümüzdür. Gezmesek de, tozmasak da O köy bizim köyümüzdür. Orda bir ev var, uzakta, O ev bizim evimizdir. Yatmasak da, kalkmasak da O ev bizim evimizdir. Genç kadın çocuklar ile köy meydanında ayrıldı. Yavaş yavaş eski harabe evlerin olduğu taraftan geçti ana yolda birisiyle karşılaşır da moralini bozar korkusuyla. Yorulmuştu da bugün Cavidan. Harabelerin arasından kendi sokaklarına çıktı. Kendi sokaklarına çıkar çıkmaz evlerinin önünde duran arabayla olduğu yerde kaldı. Demek hala devam ediyordu bu mevzu. Kalmıştı bir kere başına, öyle kolay kurtulamayacaktı, anlamıştı. Derin bir nefes alıp yürüdü, bahçeden içeriye girdi. Babası ve amcası karşılarına Kenan'ı da almış oturuyorlardı. "İyi akşamlar." diyerek ilerledi. Ayağının altındaki otların hışırtısı kulağına geliyordu. Neden Kenan hakkında bu kadar ısrar ediyorlardı? Kenan bulunmaz hint kumaşıydı sanki de babası takmıştı genç adama. "Gel Cavidan. Gel otur yanımıza." "Yok baba, bugün çocuklarla balığa gittim de çok yorgunum. Dinlensem hiç fena olmaz." "Gel otur diyorum Cavidan, zorlama beni kızım." Cavidan mecbur oturdu yanlarına. Gözlerini Kenan'dan kaçırıyordu. Kenan'ın onu sevmesi bir yana geçen gün pek bir mahcup etmişti genç adamı köye. Utanıyordu da... "Hadi Kemal biz kalkalım da gençler konuşup anlaşsınlar." diyerek ayağa kalktı Hamit Bey. Cavidan yine derin bir nefes alıp verdi, ellerini kucağında birleştirip parmaklarını birbirine kenetleyerek sıktı sinirini bastırmak için. Koskoca adamlar resmen kendini baş göz etmek için uğraşıyorlardı. Nedendi bu acele? Nedendi bu telaş? Babası da kalktı Hamit Bey'in ardından. Cavidan kırgın bir şekilde uzaklaşan adamların ardından baktı. Sonra Kenan'a döndü. "Geçen gün ayıp ettim Kenan. Rezil oldun benim yüzümden, kusura bakma." "Cavidan ben senin bu hallerini bilerek talip oldum sana. Tamam belki bu kadarını beklemiyordum ama..." "Lütfen Kenan. Ben seni sevemem. Özür dilediysem gerçekten rezillik olduğundan. Bak babam kendi kendine gelin güvey olmuş... Beni zor duruma sokma ha?" "Sen ne diyorsun Cavidan? Baban konuş, onun da vardır gönlü dedi. Utanıyorsan..." Cavidan'a yine geliyorlardı. Derin bir nefes alıp etrafına bakındı. Kendisini şu zor durumdan çıkarıp alacak bir Allah'ın kulu yok muydu? İnsanın ailesi böyle yaparsa başkasından bir şey ümit etmezdi, edemezdi. "Ben başkasını seviyorum Kenan. Ben başkasını seviyorum. Seni kabul edemem. Özür dilerim ama sen de boşa ümit etme." Kenan durup Cavidan'ın gözlerinin içine baktı. Suçlar bir tavırla... "Yalan söylüyorsun Cavidan." "Yalan söylemiyorum. Ben başkasını seviyorum diyorum sana. Hadi şimdi kalk git evimden. Evim... Burası artık benim evim mi?" güldü kendi kendine. Elleriyle yüzünü kapattı. Sinirleri bozulmuştu. Herkes anlaşmış evlerine çekilmişti. Yüreği belki de en çok Ali'ye yandı. Gelmişti, evdeydi. Arabasını görmüştü bahçenin önünde. Geçen gün karşı çıkıyordu ama şimdi o da yoktu ortalıklarda. Cavidan ayağa kalktı, saçlarını geriye itti. "Ben eve giriyorum Kenan. Sen de evine git. Kendine başkasını bul. Seni sevebilecek birisini..." Cavidan hızla eve yürüyüp içeriye girdi. Annesiyle babasını camın önünde yakaladı. Sinirle onları geçip odasına girdi. Teyzesinin yanına gitse, birkaç ay orada kalsa fena olmazdı. Burada kaldıkça daha fazla hayal kırıklığına uğramaktan korkuyordu. Genç kadın o akşamdan sonra iki gün boyunca kapısını kilitlediği odadan dışarıya çıkmadı. Ne yedi ne içti... Ağlamaktan gözlerinin içi kan çanağı gibi oldu, gözünde yaş kalmadı. Kırgındı... Sırf şımarık diye tüm duygularını yok saymayı göze almıştı ailesi. Olacak şey miydi? Her şey gülüp geçeceğini mi sanıyorlardı? O da üzülüyordu, onun da kalbi kırılıyordu. Bir insan en yakın bildiklerine yani bizzat ailesine güvenemezse bu dünyada başka kime güvenebilirdi ki? Dünyada boş bir kurumlaşma çabasından ötürü aile kurumu kurulmamıştı ya, her şeyin bir sebebi olduğu gibi aile olmanın da bir sebebi vardı. Aile demek dünyada tek sırtını yaslayıp güvenebileceğin insanların olduğu bir yer değildi de neydi ya peki? Cavidan perişandı. Unutmak istiyordu ama unutamıyordu. Bugün o unutkan tarafı uçup gitmişti sanki kuşlarla beraber. İçini çekti... Kenan'ı savmıştı başından ama ya başkasını başına sararlarsalar diye korkmaya başlamıştı genç kadın. Derin bir nefes alıp verirken camını birisinin tıklattığını fark etti. Hemen gözünden süzülen birkaç damla yaşı silip pencereye koştu. Perdeyi kenara itip merakla camdan dışarıya baktı. Ali... Kaşlarını çatıp öfkeyle tekrar perdeyi geriye çekti. O gün o hain de evdeydi. Küsse herkese küstü. Tekrar tıklattı Ali camı. Sonra tekrar... En sonundan Cavidan daha fazla dayanamayıp koştu açtı camı. Özlemişti de iki günde. Kızgın da olsa yine de kavga eder o esnada özlemini de giderirdi. "Ne var?" diyerek kızdı Cavidan. Genç adam onun sesiyle etrafına baktı, derin bir nefes alıp elindeki kutuyu Cavidan'a uzattı. "Az sessiz ol Cavidan. Ne bağırıp duruyorsun, evi başımıza mı toplayacaksın?" "Ne o gizli saklı bir şey mi yapıyoruz da sessiz olmamı istiyorsun? Hem bu ne?" "Kuş lokumu..." "Aaa! Gerçekten mi?" diyerek bir çocuk edasıyla ellerini kutuya uzatıp ardından tam kutuya dokunacakken birden vazgeçip ellerini geriye çekti. "Ee, ne oldu şimdi? En sevdiklerinden... Niye almıyorsun? Senin için aldım." "Kim gönderdi seni? Babam mı annem mi? Ya da Asude... Böyle mi unutturacaklar tekrarladıkları hatayı?En hassas noktalarımdan biri kuş lokumu diye hemen kanacak mıyım onların o sahte yüzlerine? Sen de az değilsin ha Alinazik. Bak şu surete, bak şu tipe! Üzgünmüş gibi duruyor. Ben seni bilmez miyim? Evden gideyim diye dua ediyorsundur şimdi sen?" genç adam derin bir nefes alıp verdi Cavidan'ın iğneleyici sözleri üzerine ve lokum kutusunu geriye çekti. "Sana iyilik yapan da suç bizim köyün delisi. İki gündür üzgünsün, odandan dışarıya çıkmıyorsun diye insanlık yapıp lokum aldım. Hem tebrik de edecektim seni o Kenan'a da bizimkilerin sözlerine de kanmadığın için ama bakıyorum da sende bana karşı da bu konuyla ilgili bir afralar bir tafralar var. Yok! Bundan sonra sana iyilik yapmam!" "Yapmazsan yapma. Senin iyiliğine kaldıysak yandık ki ne yandık! Neyse, sen bana ne çıkarın var söyle, hadi. Uzatmanın manası yok. Belliki bir şey istemeye gelmişsin elinde lokumlarla. Yoksa sen bana lokum getirir misin hiç? Görülmüş duyulmuş iş mi? Peki, şimdiden kabul ediyorum söyleyeceğin şeyi lokumlar karşılığında. Valla sen de az hınzır değilsin, nereden vuracağını iyi biliyorsun..." diyerek gülüp parmağını salladı genç adama doğru. Cavidan o kadar umutsuzdu ki genç adamın kendini düşünebileceğine ihtimal dahi vermiyordu. Ali uzattı tekrar lokumları Cavidan'a. Genç kadın lokum kutusunu alır almaz camın kenarına oturdu, kutuyu açıp birkaç tane lokumu ağzına attı. Öyle keyifle yiyordu ki lokumları Ali öylece seyretti onu yüzünde tebessümle. Cavidan'ın çocuk ruhu ona iyi geliyordu nedense. "Eee? Söyle, çekinme. Ne istiyorsun lokumlar karşılığında benden, dökül bakalım Alinazik." "Cavidan bir gün seninle at yarışı yapalım mı? Dağ köylerinden iki tane at kiralayayım, eski günlerdeki gibi... Olur mu?" "Atlarla yarışmak mı? Bunun için bana lokum getirmene gerek yoktu ki onu seve seve kabul ederdim zaten. Neyse bir taşla iki kuş vurdum desene. Azıcık beni tanısan hem lokumu hem de atları sevdiğimi bilir, sırf ata binmek için bana lokum almazdın. Allah'tan beni tanımıyorsun da lokum da getirdin. Tamam, sen kirala atları. Ama yenersem bozulmaca yok." "Bu sefer ben yeneceğim seni Cavidan." "Ya... İki yılın ardından idealı sözler bunlar Ali Bey." "Ama kim yenilirse o yenene yemek ısmarlayacak, tamam mı?" "Oldu. Şimdiden güzel bir yer bulsan iyi olur. Öylece ilçedeki esnaf lokantasından döner yemem haberin olsun." "Asıl sen paranı hazır et, senin beni götüreceğin yeri ben seçeceğim. Neyse ben gidiyorum. Çok yeme sonra dolanırsın duba gibi..." diyerek güldü Ali birkaç adım atıp. Sonra durdu, kendisine öfkeyle bakan genç kadına döndü. "Bu arada gerçekten Kenan'ı kabul etmediğine sevindim Cavidan. Yalanım yok. Sen daha iyilerine layıksın!" "Birilerine layık olmak istemiyorum. Sadece okumak istiyorum." "Buna sevinirim Cavidan. Okuman senin için daha iyi olacaktır." "Aaa! Bu kadar ciddi konuşmalara alışkın değilim seninle. Hadi, git artık!"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE