“Üstümdeki tüm ölü toprağını attım"
TOPRAK...
Konağın yüksek taş duvarları, gecenin karanlığında üzerime çöken devasa birer gölge gibiydi. Bu avluda aldığım her nefes, ciğerlerime batan ince cam kırıklarına benzerdi. Yıllardır bu taşların üzerinde, bastığım toprağın soğukluğunu hissederken kendimi hep toprağın bir parçası gibi hayal ederdim. Sessiz, her şeyi içine çeken, üstünde kopan fırtınalara rağmen kıpırdamayan ve en nihayetinde dökülen tüm kanı, gözyaşını bağrında saklayan bir kara toprak.
Ben, Toprak.
İsmim, bu topraklarda kadere boyun eğmenin, dilsiz bir şahit olmanın ilk ve en ağır mührüydü. Bir zamanlar göğsümü dolduran o yaşama sevinci, genç kızlık hayalleri nerede, hangi kuyunun dibinde kalmıştı, hatırlamıyordum bile. Bildiğim tek bir şey vardı. Bu konak, içine giren her masumu yavaş yavaş çürüten, ruhunu kemiren bir bataklıktı. Ve ben bu bataklığın tam ortasında, kollarımın arasında canımdan çok sevdiğim, bu hayattaki tek varlığım, nefes alma sebebim olan kızım Ceren’le birlikte ayakta kalmaya çalışıyordum.
Hala hatırlarım... O gün, konaktaki havada ölümün ve ihanetin kokusu vardı. Rüzgâr sert esiyor, pencerelerin tahta pervazları gıcırdıyor, sanki yaklaşan felaketi önceden haber veriyordu. Avluda melül melül bekleyen, her şeyden habersiz duran kocam Mehmet’i gördüğümde içimdeki o ince sızı yeniden baş göstermişti. Nedenini anlamamıştım o zaman. Onunlayken hep mutluyken... neden birden içime öküz oturmuştu.
Mehmet... Onca zaman bana kocalık yapan, seven, koruyan kocam. Kendi çapında bu cehennemde bana bir sığınak olmaya gayret etmişti. Ama burası öyle bir yerdi ki, iyilik de merhamet de zayıflık olarak görülür, ilk önce onlar kurban edilirdi. Mehmet’in o saf, doğrucu davut hali, bu kurtlar sofrasında onun sonunu hazırlayan en büyük günahıydı. Bilmiyordu. Başına geleceklerden, üzerine çöken o karanlık planlardan habersizce, sadık bir köpek gibi bekliyordu kapıda. Keşke beklemeseydi. Keşke ihanet edebilecek kadar kötü biri olsaydı. O zaman kızımla benim yanımda olurdu. Bizi bu insafsız yaratıkların ellerine bırakmazdı.
Konaktan çıkmadan abimle yengemin konuşmasını duydum. "Söylesene, Mehmet’in haberi var mı bu işten? O da bu işin içinde mi?" dedi yengem.
Abimin nefret dolu sesi yankılandı kulaklarımda. "Ne bilecek o sığır? O doğrucu davuta böyle işler söylenir mi hiç? Anında gider polise, jandırmaya gambazlar şerefsiz! Namus kumkuması kesilir başımıza. Etrafa, aşirete iyi görünmek için olmasa ağam onu bir dakika bile yanında tutmaz, kapının önüne koyardı zaten!"
"İşte bu güzel, bu çok daha güzel..."
Neden bahsettiklerini anlamamıştım o an. Yine Metin Ağa'nın karanlık işleri diye düşünmüştüm. Ne yaptıkları işi bilirdim ne de kocama yapacaklarını. Keşke biraz daha kalsaydım orada. Keşke dinleseydim tüm konuşmalarını. O zaman kocamı öldüremezlerdi. Zavallı Leyla'yı da.
Yıllar geçti. O korkunç gecenin üzerinden, Mehmet’imin sözde kazayla ölmesinin üzerinden ne kadar zaman geçmişti bilmiyordum. Günleri, ayları saymayı çoktan bırakmıştım. Hayatta kalmak, Ceren’i korumak benim tek ibadetim, tek varlık sebebim haline gelmişti.
O günden sonra konakta her şey değişti. Ben İsa’nın karısı, bu konağın esiri olmuştum. Ama içimde açan o zehirli çiçeği, intikam ve koruma içgüdüsünü kimse fark etmedi. Herkes beni sessiz, uysal, kaderine razı olmuş bir zavallı sandı. Bilmiyorlardı ki, bir anne evladını korumak için dünyanın en vahşi canavarına dönüşebilirdi.
Ceren büyüyordu. Akranları serpilirken, boy atarken, genç kızlığa adım atarken ben dehşet içinde onu izliyordum. Çünkü İsa’nın gözlerindeki o kirli, o iğrenç şehveti görüyordum. Kendi üvey kızına, benim küçücük yavruma iğrenç gözleriyle bakıyordu. Bir an önce büyümesi, serpilmesi için sabırsızlandığını, adeta gün saydığını seziyordum.
Hanımağa olacak o şeytan anası, güya iyi niyetten Ceren’e gizli gizli vitaminler, ilaçlar vermeye çalışıyordu. Vücudu gelişsin, boyu posu yerine gelsin, İsa’nın yatağına hazır olsun diye...
İşte o an anladım ki, bu konakta güzel olan ne varsa yok edilmeliydi. Kızımı korumanın tek yolu, onu bu canavarların gözünde değersiz, çirkin ve görünmez kılmaktı.
Ceren’e o ilaçları her yutturduklarında, onu gizlice banyoya götürüp parmaklarımı boğazına sokarak döve döve kusturdum.
Evet, kendi öz kızımı dövdüm! Canı yansın, benden nefret etsin. Ama o zehir vücudunda kalmasın diye yaptım bunu.
Onun yaşındakiler en güzel yemekleri yerken, süt içip gelişirken, ben kızıma sadece kuru ekmek ve su verdim. Bilerek aç bıraktım onu. Bilerek büyümesini engelledim. Sokakta görseler on yaşında sanacakları kadar cılız, çelimsiz kalmasını istedim. Kemikleri sayılsın, yüzü solsun, gözlerinin feri sönsün ki o pisliklerin şehvetini uyandırmasın.
Konaktaki o süslü, güzel kıyafetlerin hepsini ellerimle parçaladım. Ona sadece en eski, en büyük gelen, en çirkin üst başları giydirdim. Sırf dikkat çekmesin, karanlık köşelerde bir gölge gibi kaybolsun diye. Ona herkesin içinde hizmetçi muamelesi yaptım, hakaret ettim, gururunu kırdım. Kendi evladıma düşman gibi davrandım ki, konağın diğer sakinleri onun bir hiç olduğunu düşünüp yüzüne bile bakmasınlar.
Acıydı. Bir annenin kalbini her gün bin parçaya bölen bir azaptı bu. Ama bu cehennemde başka çaremiz yoktu. Kaçamazdık, sığınacak kimsemiz yoktu. Karakola gitsek, devlete sığınsak, Topallar'ın uzun, kanlı elleri bizi bulur, geri getirir ve bu kez canımızı alırlardı. Ben de hep kendi kendime fısıldadım.
“Biraz daha dayan Toprak. Birkaç sene daha dişini sık. Ceren reşit olsun, kendi ayakları üzerinde durabilsin, o zaman buralardan kaçar, kurtulur...”
Ama kader, o karanlık zinciri hiç beklemediğimiz bir anda, Ardahan’da bir otel odasında kırdı. Hançerler... O büyük, o güçlü aile bizim kurtarıcımız olmuştu.
Demir Bey ve onun o cesur sevgilisi Çiğdem, bizi bu bataklığın içinden çekip çıkarmışlardı. Şimdi Ardahan’da bir otel odasındaydık. Sabahın ilk ışıkları odayı doldururken, içimde yıllardır hissetmediğim tuhaf bir hafiflik ama bir o kadar da derin bir tedirginlik vardı.
Kapı çalındı. Ceren yavaşça kapıya doğru yürüdü. Sırtını kapının arkasına vermiş, adeta görünmez olmaya çalışarak kapıyı araladı. Yüzündeki o solgun, ürkek ifade, o konaktan miras kalan en büyük yaramızdı. Karşısında Çiğdem Hanım’ı gördü.
Çiğdem Hanım, yüzünde olabildiğince sıcak, sevecen bir gülümsemeyle içeri girdi. Ceren’in boyuna inebilmek için dizlerinin üzerine çöktü, göz hizasına gelmeye çalıştı. Bize o kadar insanca, o kadar şefkatle yaklaşıyordu ki, bu durum benim gibi hayatı boyunca sadece zulüm görmüş bir kadın için inanılması güç bir mucizeydi.
"Bu arada biz dün telaştan tam tanışamadık seninle güzel kız. Çiğdem ben," dedi yumuşacık bir sesle.
Ceren ürkekçe, adeta kendi sesinden bile korkarak "Ceren..." dedi.
Küçük ellerini elbisesinin eteklerine dolamış, gözleriyle sürekli benden onay bekliyordu. Çiğdem Hanım neşeyle "Peki kaç yaşındasın sen bakayım Ceren? Kaçıncı sınıfa gidiyorsun?" diye sordu.
Kızım yine o büyük korkuyla bana döndü, dudaklarını kemirmeye başladı. Cevap vermekten bile aciz bırakmıştım zavallı yavrumu. Odanın içinden bitkin bir sesle gelerek onun yerine cevabı ben verdim.
"14 yaşında..."
Çiğdem Hanım’ın yüzündeki o şok ifadesini gördüm. Şaşkınlıkla ayağa kalktı, Ceren’e inanamayan gözlerle baktı. Haklıydı. Kızım hiç ama hiç 14 yaşında göstermiyordu. Çelimsiz bedeni, kemikleri sayılan o narin omuzlarıyla en fazla 10 yaşında bir çocuk gibi duruyordu. Bilmiyordu ki bu benim eserimdi. Kızımı o canavardan korumak için ödediğim en ağır bedeldi.
Tam o sırada kapı tekrar çaldı. Demir Bey’in korumalarından biri, ellerinde içi kıyafet ve eşya dolu kocaman poşetlerle içeri girdi. Demir Bey... O sert bakışlı ama içi merhamet dolu adam, bizim için her şeyi düşünmüştü. Poşetler yatağın üzerine boşaltıldığında renk renk elbiseler, ayakkabılar, tokalar döküldü ortalığa.
Ceren’in gözlerinde hiçbir merak uyanmadı. Kıyafetlere bakmadı bile. O kadar alışmıştı ki hiçbir şeye sahip olmamaya, hak etmediğine inanmaya... Çiğdem Hanım fırfırlı, kırmızı bir elbiseyi alıp Ceren’in önüne tuttu.
"Bak bakayım, bu çok yakıştı bence sana. Hemen denemelisin, bence tam bir prenses olacaksın."
Ceren cevap vermedi, sanki bir suç işliyormuş gibi bana bakmaya devam etti. Çiğdem Hanım bu kez gökyüzü mavisi, üzerinde küçük çiçekler olan diğer elbiseyi gösterdi. Yavaş adımlarla yanlarına gittim. Gözlerim dolmuştu, boğazımda kocaman bir hıçkırık düğümlendi. Eğilip kızımın o incecik, solgun saçlarını şefkatle okşadım.
"Abla doğru söylüyor güzel kızım. Hanımefendinin sana hediyesi bunlar... Hadi al elbiseyi giyip gel bakalım. Görelim ne kadar güzel olduğunu." dedim.
Ceren’in gözlerinde uyanan ışık yıllar sonra ilk defa beliren o kocaman, içten gülümseme... İşte o an, çektiğim tüm acılara, o konakta verdiğim tüm savaşlara değdiğini anladım. Mavi elbiseyi göğsüne bastırarak banyoya doğru koştu.
O banyoya girdiğinde, Çiğdem Hanım bana döndü. Sesindeki o sitemkâr ama merhamet dolu tonla sordu.
"Neden kaçmadınız Toprak? Neden bunca yıl o cehennemde, o iğrenç insanların arasında kaldınız? Kızını ne hale getirmişler, görmüyor musun? Çocuk resmen büyüyememiş korkudan, açlıktan!"
Acı bir tebessümle başımı salladım. Ellerimi çaresizce iki yana açtım. Bu zengin, güçlü insanların dünyasında bizim çaresizliğimizi anlamak kolay değildi.
"Nereye? Nereye kaçacaktık, kime gidecektik? Gidecek, sığınacak tek bir yerimiz, bir tek tanıdığımız yoktu bu dünyada. Kimsemiz yoktu. Ben de düşündüm, taşındım... En azından dövmüyorlardı kızımı, fiziksel zarar vermiyorlardı. Birkaç sene daha dişimi sıkarım, sabrederim diyordum kendi kendime. 18 yaşına geldiğinde, reşit olduğunda buralardan kaçar, kurtulur kızım diyordum..."
"18 yaşına gelmesine, o konaktan sağ salim çıkmasına gerçekten izin vereceklerini sanıyor muydun Toprak? Bu kadar saf olamazsın! Kızını da satacaklardı. Tıpkı o çocuklar gibi!" dedi Çiğdem Hanım öfkeyle.
Gözlerimi ondan kaçırdım. Yutkundum. İçimdeki en karanlık, en utanç verici sırrı ilk kez birine açmanın ağırlığıyla ezildim.
"Siz ne biliyorsunuz ki..." dedim, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. "Neden kendi öz kızımı bilerek aç bıraktım sanıyorsunuz siz? Neden her zaman üzerinde bu eski püskü, büyük gelen, çirkin şeyler var? Onlar mı yaptı sandınız bunu kızıma? Hayır, ben yaptım! Onun yaşındakiler akranları serpilirken, benim kızım daha küçük göstersin diye bilerek yedirmedim, bilerek büyütmedim onu! Yemek istediği şeyleri yedirmedim. Diğer çocuklar süt içip, lezzetli şeyler yerken... ben kızımı kuru ekmeklerle, suyla büyüttüm."
Hıçkırıklarım odada yankılanıyordu. Çiğdem Hanım donakalmıştı, tek bir kelime bile edemiyordu.
"Üzerindeki bu çirkin kıyafetler var ya, hepsini ben giydirdim. O konağa girdiğimiz anda güzel neyi varsa paramparça ettim. Sadece eski püskü şeyler giydirdim. Çünkü ancak böyle dikkat çekmiyor, görünmez oluyordu o konakta. Kimse ona dönüp bakmıyordu..."
"Kızını... Kızını satmasınlar, o bataklığa sürüklemesinler diye mi yaptın bunu?" diye sordu, sesi titreyerek.
"Onlar... Onlar aksine, onun bir an önce büyüyüp serpilmesi için ne varsa yapıyorlardı. Hatta hanımağa olacak kadın... Güya iyi niyetten gizli gizli vitaminler, ilaçlar bile vermeye çalışıyordu kızıma. Ne zaman onları yutsa, kusturuyordum. Gerekirse döve döve. Eline ballı, reçelli ekmekler veriyorlardı. Ne yapıyordum biliyor musunuz? Kendi kızımı hakir görüp dövüyordum. O konağın ekmeğini bile yemeye layık olmadığını söyleyip durdum sürekli. Kendi kızıma hizmetçi muamelesi yaptım. Sırf ona bakmasınlar diye."
Zihnimdeki o iğrenç sahneler bir bir geçiyordu gözlerimin önünden. İsa’nın o karanlık koridorlardaki fısıltıları, o planları...
"Ama durmadılar. Üstüne yepyeni, daracık elbiseler giydirmeye çalıştılar. Ama onun yaşına, çocukluğuna uymayacak kıyafetlerdi onlar. Yaşını büyük gösterecek, erkeklerin dikkatini çekecek, şehvet uyandıracak şeyler... Neden biliyor musun Çiğdem Hanım? Çünkü oğlu... Benim kocam olacak o şerefsiz, o lanet adam öyle istedi! Bir an önce serpilmesi, kadın olması için gün sayıyordu üvey kızına..."
Tam o anda banyonun kapısı açıldı. Ceren, o gökyüzü mavisi elbisenin içinde bir melek gibi çıktı dışarı. Sözlerim boğazımda düğümlendi, sustum. Çiğdem Hanım’ın gözlerindeki dehşet ve öfke ifadesini gördüm. O an anladım ki, artık yalnız değildik. Bu topraklarda bizim için de adalet isteyecek, bizim için de savaşacak insanlar vardı.
Çiğdem Hanım, Ceren’in o darmadağın saçlarını tarayıp iki yandan örerken, uçlarına renkli kelebekli tokalar taktı. Ceren aynaya baktığında gözlerindeki şaşkınlık ve mutluluk görülmeye değerdi. Hemen yanıma koştu, eteklerini tutarak etrafımda sevinçle dönmeye başladı.
"Bak anne! Nasıl, güzel olmuş muyum annecim?"
"Hem de çok... Hem de dünyanın en güzel meleği olmuşsun annem. Kurban olurum seni verene..." diyerek sarıldım kızıma.
Yıllardır içimde biriken o taşlaşmış acı, onun bu sıcaklığıyla eriyip gidiyordu.
Demir Bey kapıda belirdiğinde yolculuk vaktinin geldiğini anladık. Otelden ayrılıp havaalanına doğru yola çıktık. Uçağa bindiğimizde şaşkınlığımı gizleyemedim. Hayatımda ilk kez bu kadar lüks, bu kadar büyük bir uçağa biniyordum.
Ceren heyecandan yerinde duramıyordu ama attığı her adımda, uçağın o yumuşak koltuklarına her dokunuşunda dönüp benden izin istiyordu. Onu o kadar çok baskı altında tutmuştum ki, çocuk nefes almak için bile benden onay bekler hale gelmişti. İçim sızladı ama bu travmayı aşacağımızı biliyordum.
Uçağın motorları büyük bir gürültüyle çalışıp havalandığında ellerimin titrediğini fark ettim. Çiğdem Hanım yanımda oturuyordu. Elimi sımsıcak tuttu.
"Korkma Toprak. Kötü günler geride kaldı artık. Bundan sonra Hançerler'in mutlak koruması altındasınız ikiniz de. Kimse, bak yemin ediyorum kimse ne sana ne de kızına bir daha asla zarar veremez. Yan gözle bile bakamaz."
Demir Bey de arkadan öne doğru eğildi.
"Çiğdem haklı Toprak bacım. Müsterih olasın. Eğer Antep’te kalmak istemezsen... Dünyanın neresinde istersen sana ve kızına yeni bir hayat kurarız. Eviniz, işiniz, paranız her şeyiniz hazır olur. Sen yeter ki ne istediğini söyle, gerisini bana bırak."
"Sağ olasınız ağam..." diyebildim sadece.
Sesim son derece kısıktı. Hâlâ içimde bir güvensizlik, bir korku vardı. Yaşadığım o kadar ihanetten sonra hemen teslim olamıyordum bu güzel sözlere. Ama onların gözlerindeki o samimiyeti gördükçe içimdeki buzlar yavaş yavaş eriyordu.
Ceren uçağın camına yapışmış, bulutları izliyordu. Çiğdem Hanım onu elimizden tutup kokpite, pilotların yanına götürdüğünde arkalarından baktım. Ceren’in o cıvıl cıvıl halini, hayret dolu çığlıklarını izlerken gözyaşlarımı tutamadım. Başımı Çiğdem Hanım’ın omzuna yasladım.
"Allah sizden bin kere razı olsun hanımım..." diye fısıldadım. "Siz olmasaydınız... Siz karşımıza çıkmasaydınız, ben kızımın yüzünün güldüğünü, şu dünyayı gördüğünü asla göremezdim. O konakta çürüyüp gidecekti meleğim..."
"Daha bir şey görmedin bile Toprak, dur hele. Hele bir Antep’e varalım. Hele bir annem görsün sizi. Hanımağam Ceren’i öyle bir sevecek ki... Onu tam da bir Hançer kızı gibi, asil, güçlü, eğitimli bir kadın olarak yetiştireceğine eminim."
İçimdeki o son şüpheyi, korkuyu dile getirdim. "Ama İsa... O adam serbest kalırsa, aşiret..."
"İsa artık yok Toprak." dedi Çiğdem Hanım, sesi buz gibi katılaşarak. "O adamın bu dünyadaki hükmü bitti. Artık kendini tamamen bekar, özgür bir kadın gibi düşünebilirsin."
O an göğsümden devasa bir kayanın kalktığını hissettim. İsa artık yoktu. O kabus bitmişti. Çiğdem Hanım konaktaki hayattan, teyzesinin kızı ve Mert Ağa'nın karısı olan Ayşe'den bahsetti. Ayşe'nin 4 aylık hamile olduğunu, bu gerçekleri öğrenmek için nasıl çabaladığını anlattı.
"Mert ağanın çok sinirli biri olduğunu duydum. Ya Ayşe'ye zarar verirse?" diye sordum endişeyle. Benim dünyamda erkekler hep zarar verirdi. Bir kocam, Mehmet'im severdi. Onu da aldılar...
Çiğdem Hanım istemsizce güldü. "Mert mi Ayşe'ye zarar verecek? Mümkün değil bu. Ayşe'nin korktuğu şey başka. Annesi Yonca yüzünden hep Leyla'yı suçladı. Bir de intihar ettiğini sanıyordu. Gerçekleri öğrendiğinde kendisine zarar vermesinden korkuyor."
Uçak Antep’e doğru alçalırken pencereden dışarıya, o geniş topraklara baktım. Bu topraklar benim ismimdi. Ama bu kez beni yutmak için değil, beni yeniden yeşertmek için bekliyorlardı.
Aşağıda, o siyah minibüsün içine birer çuval gibi tıkılmış olan o beş canavarın cezalarını çekeceğini bilmek, içimdeki o yıllanmış acıyı soğutuyordu. Kızımın elini sıkıca tuttum. Uçağın tekerlekleri Antep pistine değdiğinde, içimden sessiz bir yemin ettim.
Ben, Toprak. Üstümdeki tüm ölü toprağını attım. Bundan sonra ne benim ne de kızımın üzerine tek bir gölge düşmesine izin vermeyeceğim. Biz artık özgürüz.