SAHTE DUYGULAR PART I

4747 Kelimeler
12. BÖLÜM SAHTE DUYGULAR   ~Bana bunun ya da şunun kesin bir garantisini verebilir misin? Bu hayatta tek kesin bir şey varsa o da ölümdür. Benim belki de Uygar'a olan dostluğum bitecek. Belki de sana olan sevgim bir gün bitecek. 'İhanet etmem' sözü belki bir gün çiğnenir, bilemeyiz. Bu hayatta ölümden başka bir şeyi kesin bilemeyiz. Asla!~ Kan. Ceset. Ölüm. Tıpkı o gün geçmişindeki kan gibiydi. Tek fark bu sefer on yaşında değil yirmi yedi yaşında olmasıydı. Yüzüne doğru fışkıran kanları bedeninden silmek istedi. Tepkisiz ve donuk ifadesi hâlâ yüzündeydi. Ceset yine cesetti. Ölüm yine ölümdü, kokusu bile aynıydı. Yatakhanedeki on beş kişinin ölümleri yine gözleri önüne belirmiş gibiydi. On beş kişinin ruhu üzerine sinmişti. Attığı çığlıklar sessizleşmiş, kalbine yerleşen korku tohumları tahta çıkmıştı. Bu zamana kadar yaraladıkları olmuştu hatta zehirledikleri de. Fakat hiçbir an öldüklerini görmek adına başlarında durmamıştı. İşini halleder halletmez kaçar gibi yok olurdu. Cesetle aralarında bir dolabın aralık olan kısmın uzaklığı mevcuttu. Nefesini tutmuş adımları taş kesilmişti. O dolaptan çıkmaya tenezzül edemiyordu. Doğan, Nefes'in bakışlarından geçen duyguyu apaçık fark etmişti. Titreme vardı o bakışlarda. Travma sonrası duygu geçişleri görüyordu. Cesedin kokusu harlandı. Kan daha çok akarken içeriye yeni korumaların başı Salih girdi. Etrafına telaşla göz atarken koltukta gördüğü ölüyle taş kesilir gibi oldu. Hemencecik kendini toparladığı gibi aldığı emre uyarak salonda Nefes'i aramaya koyuldu. Nefes kendini toparladı. Dışarıya nefeslerini bırakırken bir kolunu dolap kapağına uzatarak sonuna kadar araladı. Gün ışığı yüzüne daha çok vururken tek adımla dışarıya çıktı. Doğan da dolabın içinden çıkarken kanı çekilmişe döndü. Az önce gözleri önünde bir adam ölmüştü. Hayır! Kurşunlarla taranmış bir ceset görmüştü. Gözleri tek bir yere odaklı kaldı. Cesedin ölü gözlerine... Derin nefesler almaya çalıştı. Burnunun ucuna yayılan kan kokusu ne yazık ki temiz bir nefes alıp vermesine izin vermemişti. Nefes bakışlarını öldürülen Akın'dan çekmeden soğukkanlı bir sesle Salih'e seslendi. "SALİH!" Salih, Nefes'in sesini duyar duymaz salona ışık hızıyla ulaştı. Telaşını yüzünden atmaya çalışarak tam karşısına dikilirken "Nefes hanım?" diye cevap verdi. Sonradan donuk ifadesini fark edince daha çok endişeye kapıldı. Bu durumda soğuk kanlığını korumasına bir hayli şaşırdı. Bekliyordu bir şeyler ama bu kadar ifadesiz kalacağına akıl sır el vermiyordu. Doğan sadece Nefes'in koltuğun önüne ilerleyen adımlarını izledi. Bu durumda bile böyle aniden tepkisiz kalabildiğine aklı almıyordu. Biraz önce kanı çekilen kadın gitmiş yine tepkisiz haline bürünmüştü. Gerçekten inanmakta güçlük çekiyordu. Biraz önce gözleri önünde bedeni delik deşik edilmiş cesetle karşı karşıya kalmıştı. Kendini o kadar çok zorluyordu ki soğukkanlı kalmak için. Kendisi bu kadar zorlanırken Nefes'in anında adapte olmasına inanmak istemiyordu. Saniyelik duygu değişimiyle yine eskiye dönmüştü. "İyi görünmüyorsunuz efendim?" endişeyle dile getirirken Nefes'ten yine ters bir cevap aldı. "Kim diyor?" dedi hemen ardından tepkisiz bakışları kendisine endişeyle bakan iki adamı buldu. "Salih sana 'evde kal' demiştim. Dinlememenin sebebini öğrenebilir miyim?" "Sizi tek bir an bile yalnız bırakama Hipokrat yemini verdim efendim. Sizin güvenliğiniz bana emanettir." dedi saygıyla karşısına dikilirken. "Yanımda Doğan varken de geçerli mi bu Hipokrat yeminin?" "Yanınızda Alper Bey olsa bile." dedi hızlıca. "İyi." dedi sadece. Tepkisi yine saklıydı. "Bana bunun yapanı bul o zaman. Akın... Da?" duraksadı. "Onun icabına da polisler baksın." evden sert adımlarla çıkarken arkasından Doğan ağır adımlarla yetişti. Salih başıyla onaylarken Nefes'in çıktığını biliyordu. Bu olayı patronuna nasıl anlatacağını bilemezken hangi patrondan daha çok korktuğunu saliselik bir süre de hesaplamadan edememişti. Nefes tamamen evin önünden bunun kim yaptığı bulmaya çalışıyordu. Kafasının içinde o kadar isim vardı ki. Hangisinin yaptığına hesaplayamıyordu. "O telefondaki her kimse dosyanın yerini biliyordu ve bizim orada saklandığını da bilerek ölüm infazı verdi. Bu her kimse çok tehlikeli birine benziyor? Akın sadece bir piyondu. Piyonunun ilk hatasını bekliyordu ve beklediği gibi çıktı." "Az önce içerde biri öldü. Ev tarandı. Bize bir şey olmadı ve siz bunu mu düşünüyorsunuz?" hayretle önüne geçerken gözleri büyüdü. Hiçbir şey olmamış gibi mi davranacaktı gerçekten. "Sana 'Peşimden gelme' dedim. Kendin geldin şimdi de beni mi sorguluyorsun? Ne yapayım sen söyle? Ağlayayım mı biri gözümüzün önünde öldü, diye? Endişe mi edeyim, korkayım mı? Ne?" ifadesiz bir sesle gürlerken her zaman yaşadığı bir şeymiş gibi kolay kolay anlatıyordu. "Sahteden de olsa üzülseniz iyi olurdu Nefes Hanım. Böyle tepkisiz, donuk kalmanıza gerek yok!" Nefes gibi Doğan da sokakta gürledi. Siniri kahvelerine de yansıdı. Nefes alay dolu bir kahkaha attı ve alaycılığını sesine de yansıttı. "Sahteden?" dedi ve bir kez daha kahkaha attı. "Akın yüzünden üzüleceğim? Düşmanlarımla birlik olan Akın'a? Aklın alıyor mu Doğan?" parmakları sertçe göğsünü buldu. "Sahte insanlardan, sahte duygulardan nefret ederim, anladın mı? Dünyadan bir pislik daha silindi. Biri daha!" "Siz de sahte duygular yaşatıyorsunuz Nefes Hanım? Sizin farkınız ne? Karşımda böyle donukça durmanızdan daha çok sahte üzüntünüzü görmeyi daha çok isterdim." dedi duyguları karmakarışık olurken. "Nereden biliyorsun Doğan? Belki de duygularım sahte değildir? Gerçekten bazen üzülmüşümdür, kim bilir?" gerçek duyguları ve sahte olan duygular birbirine karışmış gibiydi. Doğan hangisinin gerçek hangisinin sahte olduğunu anlayamıyordu. Nefes'in farklı bir diğer yüzüne şahit olurken yutkunmakta güçlük çekiyordu. "Şuan ne hissediyorsunuz?" dedi doğru söylemesini istercesine. Yüz ifadesi belli belirsiz duygularla doluydu. "Koca bir hiç." dedi aynı ifadesizliğiyle kahvelerine bakarken. "Akın öldü, suçluydu. Bunu ispat edemeyenler vardı. Öğretmenliğe atanarak aklanmaya çalıştı. Herkes onu iyi bir insan olduğuna kanaat getirdi. Kimse onu suçlu biri olduğunu bilmiyordu belki de biliyorlardı da korkularından ağızlarına almıyorlardı. Akın da sahte duygular etrafına saçıyordu. Kimse sahte olduğunu görmüyordu. Sahteyle gerçekliğinin arasında ince bir çizgi vardır Doğan. O çizgiyi ortalayan hem kimse karşısında gerçekten ne hissettirdiğini göstermez." Sahte ve gerçeklik... Doğan, Nefes'in bir başka yanını ortaya çıkarmış gibi şokla yüzüne bakıyordu. Bir başka yanı acımasızlığı mıydı, gerçekten de? Merhamet ve acımasızlık bir arada bulunması imkânsızdı. Fakat Nefes ikisini dengeliyor gibiydi. O gece gördüğü Nefes'le şimdiki gördüğü Nefes arasında dağlar vardı. İlk defa birlikte uyumuş ilk defa birbirilerine sıkıca sarılmışlardı. O gün Doğan için ne kadar unutulmaz ise Nefes için bir o kadar unutulan bir andı. "Gerçek siz bu olamazsınız!" dedi Doğan mesafeyle. "Ben gözlerinizdeki merhamet-" "Ya o da kandırmacaysa? Sahte olan başka bir yanımsa?" sözünü keser kesmez buz gibi tıslarken polis sirenleri yaklaşmıştı. Nefes birkaç saniyeliğine gözlerinin içine baktı. Baktı ve gördüğü tek şey hayal kırıklığıydı. Hayal kırıklığın yanında bir de sertçe yutkunuşu vardı. Doğan daha fazla orada durmak istemedi ve arkasına dönüp gitti. Bu işi daha başından kabul etmemeliydi. Uygar abisini bu sefer dinlemeyip kendine başka bir yol çizgisi ayarlamalıydı. Ama her şey için çok geçti. Doğan bu oyun tezgâhın tam ortasına düşmüştü. Kabine yerleşen zehirli sarmaşık gün be gün daha da kalbini sarmalıyordu. İçindeki zehri akıtmak zordu. O zehir yavaş yavaş tüm iliklerine bulaşıyordu ve Doğan bundan kurtulamıyordu. JAPONYA – TOKYO 11: 27 (Türkiye saati 05: 26) "Bebeğim buradaki işler biraz daha uzayacak gibi. Toplantıların biri bitiyor diğeri başlıyor. Türkiye'ye ihracat edecek mallar azalmış. Borçla kapatılacak gibi değil bu iş. Kaçak mallarla üretilen bazı malların maliyeti bir koskoca İstanbul'un yarısı kadar." Arasta hem telefonla konuşuyor hem de kahvesinden yudumluyordu. Birkaç gündür Alper'le beraber Japonya'ya iniş yapmışlardı. O günden beri de katılmadıkları ihale katılmadıkları toplantı kalmamıştı. Odasının verandasında dolaşırken bakışları pencereden aşağı katı buldu. Gördüğü yüzün yanında yabancı birini görünce Nefes'in dediklerine sağırlaşmıştı. Alper alttaki açık havuzun kenarında dikiliyordu ve yanında yabancı dilde hararetle konuşan bir kadın mevcuttu. Öfkeyle kaşlarını çattı. Dudağının kenarını dişlerinin arasına alırken Nefes'in uyku dolu sesi duyldu. "Arasta?" Arasta hemen odağını Nefes'e verdi. "Efendim bebeğim?" "Başkan olan sensin bulursun bir çözüm." derken telefonu bir an önce kapatıp uyumaya dönmek ister gibiydi. Arasta görmese bile kaşlarını hayretle yukarıya kaldırdı. "Beni bulaştıran sensin Nefes! Yok, öyle bana tüm yükü verip sıyrılmak!" "Ne zaman sıyrıldım bir işten Arasta? Arkanı topladığım günlere say bunları." Arasta gözlerini büyüttü. Sahte şaşkınlığı sesine yansıdı. "Öyle mi Nefes Hanım? Hani hatırlatmak gibi olmasın ama... Uygar'ın yanında az toplamadık seni." Rövanşa rövanşla karşılık erirken gür bir kahkaha patlatmıştı. "Anne? Neden uyanıksın? Seni de mi uyku tutmadı?" arkadan gelen Aden'in sesiyle Nefes, Arasta'yı cevapsız bırakmış Aden'le ilgilenmeye başlamıştı. "Hayır annem. Teyzenle konuşuyordum." "Teyzemle mi?" diye haykırırken Arasta araya girdi. Küçük yeğeninin sevincine ortak olmuştu. "Bebeğim? Nasılsın teyzesinin bir tanesi?" birkaç saniye sonra hışırtılar hoparlörü doldurdu ardından annesinin elinden telefonu kaptığı gibi hevesle Arasta'yla konuşmaya başladı. "Çok iyiyim Arasta teyze. Sen nasılsın, Japonya güzel mi?" "Ben de iyiyim." dedi bakışları hâlâ aşağıyı bulurken. Gördüğü manzarayla burundan nefeslerken Aden'in diğer sorusunu yanıtsız bırakmadı. "Japonya senin kadar güzel değil be bebeğim! Sen daha güzelsin." dedi sonradan gülümserken. "Yalancı!" diye haykırdı Aden. Arkadan Nefes'in uyarı dolu kızgın sesi geldi. "Aden! Teyzenle düzgün konuşur musun bebeğim?" "Aa!" dedi yapay bir şaşkınlıkla Arasta. "Ne yalanımı gördün be?" "Bebeğim ben hep güzelimdir bunu bir ülkeyle kıyaslaman, ülkeye hakaret sayıldı. Beni bir ülkeyle bir tutuyorsun teyze?" "Anan böyle şımarık güzeli değildi, sen kime çektin anlamıyorum ki? Bu lafları sana Yaman mı öğretiyor?" sesinde muziplik akıyordu. Aden'in sessizliğinden doğru tahminde bulunduğunu anlamıştı. "Şey..." söylemekle söylememek arasında gidip geldiğini sesinin kıvranışından anlamıştı. "Birazcık okey." annesine baktığını sezebiliyordu. "Bakmasana öyle delici delici anne! Tırsmanın kaçışını yaparım yoksa." Aden'in tedirginlik akan sesini duyar duyar bir kez daha kahkaha attı. "Sabah okulun var Aden. Hadi git yat." sesinin altında yatan uyarıyı ikisi de anlamıştı ama Aden bu uyarıyı yine görmezden geliyordu. "Yarın Pazar anne, farkında mısın? Hem sen niye uyumuyorsun? Teyzemle akşam da konuşabilirdin veya öğlen." "Arasta kapat." deyişinden çok şey anlayan Arasta anında telefonu kapatmış kahkahalarını çoğaltmıştı. "Küçük kıza cevap verecek bir şey bulamadı tabi! Topu telefonu kapatmakla bitirmeye çalışıyor? Eyyyy, Nefes Hanım? Sen mi oyunbazsın yoksa senin bir küçük boy manevi kızın mı? Bilemedim şimdi." telefon ekranına bakarak konuşmaya devam ettikçe yüzündeki gülümseme çoğalıyordu. Bakışları yine havuzu bulurken gülümsemesi yüzünde solmuştu. Alper hâlâ oradaydı ve yanındaki kadın şuur bir kahkaha atıyordu. Kahkaha atışları ta Arasta'ya kadar gelmişti. Ellerini göğsünün altında sararken öfkesi gözlerine yansıdı. Zihni bir anlık geçmişe, mutlu oldukları bir kareye geçiş yaptı. Uygar'ın, Nefes'in ve ikisinin sıkı dostluğunu kanıtlayan fotoğrafa... 7 ARALIK 2016 "Çok güzel çıkmamış mıyım?" diyen Pelin hayran hayran dörtlü çekildiği resme bakıyordu. Başı, sevdiği adamın gövdesine yaslı bir şekilde tebessüm etmeye devam ederken Alper, başının ucuna narin öpücükler kondurmuştu. "En güzeli sen çıktın, tamam. Anladık Pelin'cim! Artık o resmi yerine mi assan?" göz devirerek homurdanan Nefes derin bir iç çekmişti. Alper, Pelin karşılarındaki koltukta oturuyorlardı; Uygar ve Nefes ise şöminenin başına dikilmişlerdi. Pelin, başını Alper'in gövdesinden doğrultup eline yeni çektikleri fotoğrafı da alıp Nefes'e öldürücü bakışlar atmaya başladı. "Tuzun kuru kızım senin! Uygar hep yanında Alper de öyle! Bol bol fotoğraf çektirmişsinizdir siz, gizli gizli! Ben ise kırk yılda bir resim çektirmişim bunu bana çok görüyor haspam!" "Kırk yılda bir mi?" derken alayla sırıtıyordu. Sırıtması ilk başta gülümsemeye sonra da kahkahalara dönüşmüştü. Pelin, kardeşine ters ters bakmaya devam ederken diğerleri de kahkahalarına katılmıştı. "Geçen hafta 100 tane çektiren babamdı değil mi? Ona da şimdiki gibi demiştin?" "Yüz değil canımın içi, yüz elli tane. Kafan iki hafta öncesine gitti sanırım?" diye düzeltme yapan Uygar munzur bir ifadeyle Pelin'in sinirlenen ifadesine göz atıyordu. "Abart abart Uygar Yüzbaşım!" homurdanarak küçük bir çocuk gibi yan dönerken, Alper kahkaha atarak bedenini kendine yaslamıştı. Göz kırparcasına sevdiğinin yüzüne bakarken hâlâ sırıtmaya devam ediyordu. "Kara Kızım benim..." diye severken koyuverecek gibi oldu. Ardından yine küskünlüğüne dönerken bu sefer de Nefes araya girdi. "Kara Kız'ı? Bak bakayım yüzüme?" yana doğru başını eğerek yüzünü görmeye çalıştı. Eğlenir gibi dudak kıvırırken yüz vermezcesine bakışlarını yüzüne değdirdi. "Efendim?" "Değil yüz elli, bin tane de çeksen en güzelimiz sensin. Hep de öyle kalacak. Senden bir tane daha yok, olamaz da. Sen bizim bağımızsın, tamam mı? Sen yoksan bu üçlü de yok." Nefes'in söyledikleriyle anında gülümserken Alper'in kollarından ayrılmış koşa koşa Nefes'in yanına ilerlemişti. "Gerçekten mi? Ben olmasam siz de mi olmazsınız?" derken başını dizlerine yaslamıştı. Nefes, ellerini hemen saçlarının arasına karıştırdı. İçten bir tebessüm dudaklarına bahşederken Uygar da aynını düşünüyordu. "Biz dörtlü olarak hiç birbirimizden kopmayacağız. Buna ne ben ne de Uygar izin verir, tamam mı kardeşim?" "Beni de araya sıkıştırmanızı beklerdim! Hep sona mı atarsınız beni ya! Hadi kızları geçtim, onlar çoktan beni sona atmış ya sen?" dedi bozuk bir ifadeyle Uygar'a bakarken. "Abi senden hiç beklemezdim!" Uygar kollarını Nefes'in omuzlarına atarken saçlarının arasına buseler kondurmuştu. Daha sonra ukalaca Alper'e sırıtırken düşünürmüş gibi gözlerini kıstı. "Kızlar ne derse o." dedi son noktayı kızlara atarken. "Hain Yüzbaşım!" hayıflanarak çıkışırken gözlerini hayal kırığıyla kısmıştı. "Aşk olsun Yüzbaşım! Allah başınıza taş yardır-" "Hop! Orada dur lan! Beddua ettiğini duymayacağım bir daha!" diye sertçe kaşlarını çatarak uyarırken Alper hinlikle gülümsedi. "Allah başınıza taş yardırmasın, diyecektim Yüzbaşım? Ama sözümü kestiğiniz için..." Pelin ve Nefes haykırarak kahkaha patlatırken Uygar'ın yüzünü görmeye değerdi. "Ha, sen öyle diyecektin!" "Uygar ya!" diyerek bir kez daha kahkaha patlattı Nefes. Ardından bedenini zorlukla oynatarak Uygar'a doğru uzattı ve kıvırcık olan saçlarını bir hamlede darmadağın etti. "Bozuldun mu sen annem? Yüzün mü morardı?" küçük bir çocukla eğlenir gibi konuşurken Uygar ökeyle göz devirdi. İkiliyi yukardan izleyen Pelin ise aralarında sıkışmışçasına çığlık attı ve ikilinin ayrılmasına neden oldu. "Nefesimi ahirette mi yollayacaktınız! Ay, çekilin çekilin boğuldum." "Gel Kara Kız'ım? Gel, bir tek ben sana sahip çıkarım zaten." ellerini sevgilisine uzatmış kalkmasını bekliyordu. Pelin homurdanarak dizlerinden doğrulduğu gibi Alper'in yanına geçti. Kollarını belinde bağlarken kötü kötü Nefes ve Uygar'a bakmayı ihmal etmiyordu. "Bu ikisi beni aralarında boğacaktı resmen ya!" "Kıyamam ben sevdiğime." alayla sırıtıyordu. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun?" kaşlarını çatarak bir hızla bakışlarını Alper'e doğrulttu. Sert ifadeyi yüzünde gören Alper bir an da doksan derece dönüş yaparak yarım ağız gülümsemişti. "Yok! Ne dalga geçmesi Kara Kızım. Hiç öyle yapar mıyım?" alayla sırıtmaya devam ediyordu. Pelin daha delici bir şekilde bakmaya devam ettiği sıra Uygar kıkırdayarak ayaklanmıştı. "Basbaya dalga geçerek sırıtıyor Pelin'cim? İcabına bakarız istersen?" Nefes de Uygar'a ortak olarak yanına geçerken Pelin'e ha bire gaz veriyordu. "Sen emret köprü aşağıya atalım!" Alper'in gözleri kocaman oldu. Pelin'in hoşuna gitmiş olacak ki kabul edeceğini tam söyleyecekti ki Alper bir hışımla gözleriyle susturdu. Daha sonra sırıtan ikiliye dönerken parmağını tehdit vaki bir edayla sallamayı ihmal etmedi. "Siz çok pis ikili olmuşunuz! Yakışıyor mu bakayım size bu hareketler?" Uygar ve Nefes birbirine sinsilikle baktı ve aynı anda bağırmaya başladılar. "Evet!" Alper'in gözleri kısıldı. Karşısındaki ikili hâlâ sırıtmaya devam ediyordu. Pelin de sonradan onlara katılırken bire üç olmuştu. "Bir fotoğraf daha?" korka korka masum bir şekilde sorarken gözlerini kırpıştırmıştı. Üçü bu hallerine kocaman gülümserken iflah olmayacağını bilincindeydiler. Hâlâ masum masum bakmayı sürdürürken Nefes daha fazla dayanamamış kabul etmişti. Uygar'a sarılarak onaylarken Pelin yerinde sevinçle zıplamıştı. Nefes'in yanaklarından sulu sulu öptükten sonra fotoğraf makinesini getirmek için odaya adeta koştu. Arkasından hayıflanan Nefes sulanan yanaklarını sertçe siliyordu. "Yanaklarıma çamaşır suyu boca etsem iyi olacak." "Abartma camının içi. Pelin'den zarar mı çıkacak, sen de!" dedi Uygar saçlarını karıştırırken. "Yalnız kendimizi hazırlayalım. Bir fotoğraf her an yüze çıkabilir." dehşet içinde kıkırdayarak şöminenin yanını aldı Alper. Uygar ve Nefes de yerini alırken Pelin elinde fotoğraf makinesiyle salona giriş yapmıştı. "Ee, kim çekecek bizi?" fotoğraf makinesini havada sallayarak sorduğunda ise Nefes düşünerek dudaklarını hafif araladı. "Yıldız Sultan çekebilir?" der demez mutfağa doğru seslendi. "Yıldız Sultan!" Yıldız Sultan aceleyle salona gelirken başıyla 'evet' dercesine onayladı. "Yıldız Sultan'ım, bizim bir resmimizi çek hele?" Uygar saygıyla ricada bulununca Yıldız Sultan gülümseyerek onayladı. Pelin tiz bir çığlık attığı gibi makineyi eline tutuşturdu ve üçünü şöminenin önüne oturttu. Kollarını Alper'e sararak sarıldı. Uygar ise her zaman ki uyuzluğunu yaparak Nefes'in saçlarını iyice birbirine dolamıştı. Sinirle ağzını açtığı an farkında olmadan resimlerini çekmişti Yıldız Sultan. Nefes de Uygar'ın yanaklarını sıktığı an gözlerini kocaman açan Uygar ile birlikte bir tane daha çekmişti en doğal halleriyle. Pelin ve Alper hariç diğer ikisi fotoğraflarını çekildiğinden habersizdi. Alper sevgiyle sevdiğinim gözlerine baktı. Pelin de aynı şekilde bakınca bir flaş daha patlamıştı. Bir fotoğraf yeniden sözünü çiğnenmiş birden fazla çoğalarak yeni bir anıya armağan olmuşlardı. Ama kimse son fotoğraflar olduğundan habersizlerdi. Dörtlü son fotoğraflarını o an çekmişti ve her şey o anıdan sonra darmadağın hale gelmişti. Sarmaşığın zehri aralarındaki bağı koparmıştı. Uygar gitmişti, Nefes eskisi gibi olmaktan çıkmıştı. Pelin gitmişti, Alper darmadağın olmuştu. Nefes ikinci kez kaybedişin enkazında yok olmuştu. "Keşke o anda kalabilseydik. Keşke bağımız kopmasaydı. Onca hatıra geçmişten silinmiş gibi... Onca kahkahalar sonlanmış gibi dört parçaya bölündük. Bir aradayız ama eksiğiz. Uygar'ımız yok. Biliyor musun?" acıyla gülümsediğinde burukluğu dudaklarına bulaştı. "Hepimizi bir arada tutan bağ, ben değilmişim. Uygar'mış. O gitti biz dağıldık. O öldü biz paramparça olduk." Geçmiş hatırayla gözleri bulutlanmıştı. Her şeyin eskide kaldığını biliyordu ama yine de deniyordu. Eskisinden daha sağlam bağla sarılmak istiyordu. Alper'e olan sevgisi bir gram azalmamıştı. Alper'in de aynı duyguları hâlâ hissettiğinden emin bile değildi. Hepsi değişmişti. En çok da Nefes. Bakışlarını havuzdan çekmezken hâlâ Alper'in gitmediğine anlam verememişti. O kadının yanında durmasına canı epey sıkılırken tırnaklarını çıkarmamak için çok zor tutuyordu kendini. Bir şeyler yapmalıydı ama ne? O an aklına saçma olsa da bir fikir gelince uygulamaya geçti ve cam olan kapıyı sonuna kadar araladı. Kulağındaki küpenin birini çıkarıp bilmezlikten gelerek aşağıya attı. Şans eseri küpe tam da Alper'in kafasından yere düşerken bakışları anında yukarıyı buldu. Arasta rolüne adapte olarak yüzüne sahte bir şaşkınlık yerleştirdi. "Hay aksi! Küpem düştü." Bakışlarını yere düşen küpeye çevirirken başını da aşağıya sarkmıştı. Ardından Alper'e dönen bakışlarıyla hinlikle parladı. "Kölecim, küpem düştü. Bir zahmet gelirken küpemi de getir misin? Aşağıya inip de boşuna yormayım kendimi. Ondan sonra alışverişe çıkarız. Bugün tatil ve ben tatilimi değerlendirmeyi severim. Hadi bebeğim al küpeyi al ve gel." Alper'in gözlerindeki sinir Arasta'ya kadar ulaşmış gibiydi. Bilerek düşürdüğüne emindi ama kanıtlayamazdı. Dişlerinin arasından seslice söylenirken yanındaki kadın ise iki kat yukarısındaki Arasta'ya döndü. "Git uşağına söyle Arasta! Kölem değilim ben senin." Arasta sinsice ama masumane bir şekilde gülümsemeye devam etti. İfadesine yalandan bir mahcupluk bahşederken göz kırpıştırıyordu. "Ama kölecim. Nefes'ten izni aldım. Sen artık bana çalışıyorsun. Al küpemi ve gel tamam mı?" Alper ya sabır çekti. Bakışları yeniden yukarıyı bulurken küpeyi yerden almamıştı. "Müşterimle konuşmam bitmedi. Müsaade ederseniz konuşmam bitsin öyle getiririm KÜPENİZİ!" Arasta yanındaki kadını sanki yeni fark ediyormuşçasına bakışlarını o tarafa yöneltti. El sallayarak "Merhaba bebeğim?" dese de kadın bön bön yüzüne bakmaya devam etti. "Türkçe yok mu? Do you understand me?" "Arasta hanım! Selam verdiyseniz içeriye geçer misiniz artık." bıkkınlıkla nefeslendi. "Aa Alper'ciğim müşteriyle iletişim kurmaya çalışıyorum. Ne var bunda? Hanımefendi Türkçe kıtlığı yaşıyor herhalde?" burun kıvırarak alayla tebessüm etti. "Türkçe kıtlığı yaşamıyorum ama galiba siz İngilizce kıtlığı yaşıyor gibisiniz?" kadının laf sokuşuyla Alper gür bir kahkaha patlattı. "Hanımefendi konuşabiliyormuş o da iyi. Ama karşısında kim olduğunu bilmiyor herhalde? Alper?" ismini duyan Alper kahkahasını durdurmadan başıyla onayladı 'evet' dercesine. "Hanımefendi, benim CUMMHURBAŞKANI olduğumu bilmiyor sanırım. Söylemedin mi ona?" kadın renkten renge girerken Alper 'hayır' dercesine kafa salladı. "Duymuş oldu." deyip yapmacık bir şekilde elini kadına doğru salladı. "Öyleyse konuşmanızı sonradan yapabilirsiniz. Çünkü benim işim daha mühim." son noktayı koyarak balkondan ayrıldı ve cam kapıyı örttü. Perdeleri de çekince Alper'in kendinden bağımsız bir şekilde gülümsediğini fark etti. Alper gülünce Arasta da otomatikman gülümsemişti. Aralarındaki sevgi bağı hâlâ yerli yerindeydi. İlk günkü gibi kalpleri bir çarpıyordu. Alper bu hallerini özlediğinin farkındaydı. En doğal haliyle en şeytan tüylü haliyle aynı kaldığına nedense mutlu olmuştu. Onun deli doluluğu kalbinde filiz yeşermesine neden oluyordu. ? Kâbusları tetikleyen nedir sizce? Ne iter de yine aynı kâbusu görürsünüz? Travmalar, değil mi? Travmalar zihnimize kazılıdır. Sinsi bir hastalık gibi saklanırlar ve zihninizi en olmadık anda ele geçirirler. Kâbuslar sizin travmanızdır. Uykudan uyanmakta zorlandığınızda sanki bir cesede dönüşürsünüz. Kâbus görmemek adına uyumamayı seçersiniz ama gözleriniz kapanmak için debelenir. Yalnız kalmak gibidir bir nevi kâbuslar. Korku, çaresizlik, sessizlik en baskın duygularıydı. Nefesiniz kesik kesik olduğunda boğazınıza bir el sarılmış gibi olur. Karanlık dolu geceler, kâbus dolu anlar ve kesilen nefesler son bulduğunu sansa da yine üzerlerine çöreklenmiş gibiydi. Kalkmak ve son bulmasını istese yapamıyordu. Biri onu kollarından sıkıca tutarcasına bırakmıyordu. Bedeni deprem gibi sarsılıp duruyordu. Elleri çarşafı sertçe sıkıyordu. Çığlık atmak istiyordu ama dudakları lal kesilmişçesine aralanmıyordu. Sessiz çığlıkları boğazından geri iniyordu. Yüreği duracak gibi hızlı hızlı çarpıyordu. Ellerini daha çok çarşafa doladı, bedenini daha sert sarstı. Üzerine çöreklenen kâbustan kurtulamıyordu. Duyduğu çığlıklar artınca kendi sesi de içine daha çok kaçmıştı. Yüzünü yastığa daha çok bastırırken sessiz çığlıkları boğazına diziliyordu. Gecenin bir yarısıydı, uyuma saatleri çoktan gelmişti. Velakin odalarında çıkan çığlıklar yüzünden kimse uyumamıştı. Çünkü boğazlarına sarılan eller buna izin vermiyordu. Küçük kız yastığına daha çok sinerken bu gecenin bitmesini diliyordu her an. Atılan çığlıklar susmak bilmiyordu. Ağlamalar daha çok şiddetlenmişti. En kâbus dolu geceyi yaşayan küçük kız kulaklarına ulaşan çığlıkları duymamaya çalıştı. Bir saat... Üç saat... Beş saat geçmişti. Çığlıklar hâlâ dinmemişti. Yastığa bastırdığı yüzü izlerle dolu olmuştu. Gözlerini sıkı sıkıya yumduğu için kızarmaya başlamıştı. İki saat daha geçti ve çığlıklar sonunda son bulmuştu. Oda bir mezar kadar sessizleşmişti. Küçük kız gözlerini açmaya korkuyordu. Sabah olmasına rağmen doğrulmaya tırsar gibiydi. Etrafı kan kokusu sardığı sırada kötü kokular da yayıldı. Küçük kız nihayet tereddüt ede ede başını yastıktan doğrulttu. Gördüğü manzarayla ağzı çıktığı kadar bağırdı. Kimse duymadı. Kimse küçük kızın feryat figan çığlıklarını duymadı. Gözleri dehşetle açıldığında zihnine birer zehirli tohumlar yerleşti. Kökünden kestikçe yeniden çıktı. Yeniden canlandı. Bir küçük kızın en kötü anını yaşadığını yaşamıştı ve o günden sonra da bir daha da o anı aklından atamadı. Cesetler, kanlar, ölü ruhlar, atılan çığlıklar hepsi bir yere toplanmış kâbus olmuştu. Nefes gözlerini zorlukla araladı. Boş bir duvar göreceğini zannederken dibine kadar giren bedeni yeni idrak edebildi. İrkilerek bedenini yukarıya doğru kaydırırken Doğan geri çekilmişti. Alnından akan soğuk terler çarşafa yayıldı. Kesik kesik verdiği nefeslerle birlikte ne halde olduğunu sonradan fark etti. Doğan'a bakamıyordu. O halini görmesini istemiyordu. Ne kadar süredir yanındaydı bilmiyordu ama kendisini izlediğini tahmin edebiliyordu. "İyi misin?" diye sordu Doğan kaygı dolu. Adımları temkinliydi. Kendinde olmadığını bedeninin hâlâ titremesinden anlamıştı. Gözleri bir yabancı gibi gözlerindeydi. Yatağın başlığına sinen bedeni yetişkin bir kadın gibi değil de on yaşındaki ürkek bir kız gibiydi. İlk defa bir yenilgiyle karşı karşıyaydı. İlk defa bir yenilgisi bir başkası tarafından görünüyordu. Ellerini çarşafa daha çok bastırdı. Sessizdi. Konuşacak güçte değildi. Karanlıktı her yer. Gecenin bir saatiydi. O karanlıkta Nefes'in sarsılan bedenini görebiliyordu. "Nefes..." elini ona uzattı. Nefes o eli bir yabancı olarak algıladı ve yatak başlığına daha çok sindi. Küçük kıza dönüşmüştü. O ürken kız Doğan'ın karşısında dikiliyordu. "Tamam, tamam geri çekildim. Korkma." Doğan ne yapacağını şaşırdı. Karşısında çok farklı bir kadın vardı. Hayır! Küçük bir kız çocuğu... Yatağın en dibine oturan Doğan, Nefes'ten uzaktaydı. Sakinleşmesini bekliyordu. Beklerken de içi içini kemiriyordu. Bir şey yapması lazımdı. Kendine gelmesine gerekiyordu. Derin bir soluk aldı. Bakışlarını gözlerinden çekti. Yatağın kenarında bulunan pencereye dönerken oda haddinden sessizdi. Sarılmak istese bir şey der mi, diye düşünürken kendini daha çok geriye çekti. Sarılsa daha çok ürkebilirdi. Bunun olmasını istemiyordu. Birkaç dakika geçti. Birkaç dakika, Doğan için bir asır geçmiş gibiydi. "Sen nasıl gir-din odaya? Neden bura-dasın?" Nefes sonunda konuşacak gücü kendinde bulabilmişti. Doğan, Nefes'in sesiyle hızla ona döndü. Ne diyecekti? 'Merak ettim.' mi? Gecenin bir saatinde çok saçma bir şeyin gerekçesi olmaz mıydı? Cevap vermek yerine bakışlarını kaçırdı. Zorlukla yutkunurken Nefes bir kez daha dudağını araladı. "Yerini mi yadırgadın? İstersen burada yine kalabilsin?" deyince Doğan hayretle gözlerini açtı. Bunu beklemiyordu. Çok şaşırmıştı. Dudakları aralandı, diyecek bir şey bulamayınca geri kapattı. Nefes'in gerçeği hangisiydi artık çözmekte daha çok zorlanıyordu. Bilinmeyen bir bulmacanın zor bilmecesi gibiydi. Matruşka bebeği gibiydi. İçinden başka başka Nefes'ler çıkıyordu. Hâlâ kendisine baktığını biliyordu. Bir cevap beklediği aşikârdı. "Ne gördün?" dedi konuyu değiştirmeyi seçerken. Nefes yine gerildi. Kendine gelse de o sinsi bulutları üstünden atamıyordu. Bakışları eskisi gibi donuklaştı. Küçük kız çocuğu geçmişe yolladı ve ifadesizliği yüzüne yansıttı. "Hiç." dedi soğuk soğuk. Yataktan doğruldu. "Hiçbir şey." pencere tarafına geçti. Doğan yine eskiye döndüğünü anlayınca kabuğuna çekildiğini fark etti. Bir an ona anlatacak gibi hissetmişti ama yanlış bir sonuca yine ulaşmıştı. Kendini kapatmıştı. Doğan bu durumdan epey rahatsız olmuştu. "Neden?" dedi yeniden. Sebebini anlayamıyordu oysaki zeki bir kadındı. Ayın ışığı yüzüne yansıdı. Güneş yavaş yavaş doğacaktı. Horozların seslerinden anlamıştı "Bilmiyorum." dedi tüm hissettikleriyle doğruyu söylerken. Sabah da merakını giderebilir, iyi olup olmadığına kanaat verirdi ama ikidir ayakları onu buraya getirmişti. Başını olumsuzca sallarken ayaklandı. Sustu. Susmalıydı. Daha fazla konuşsaydı yanlış anlaşılmaktan korkuyordu. Yüreğini dağlayan acı hissinin sebebini bilmiyordu. Öldürecek gibi hissettiriyordu. Nefes sadece dinledi. Tek kelime etmedi. Yüz ifadesinden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Doğan bundan korkuyordu işte. Ne hissettiğini bilmemek daha çok korkuya neden oluyordu. "Biliyorsun." dedi keskin bir ifadeyle. Kendinden emindi bu konuda. "Bilmezden geliyorsun. Gecenin bir saatinde ikinci gelişin buraya. Söyle, seni bu kadar dağlayan acı ne?" Kahvelerinden geçen duygu karmakarışıktı. Neden her seferinde doğru yerde doğru tahminlerde bulunuyordu? İnsan hiç mi yanılmazdı? Edindiği tecrübeler onda ne etki yaratmıştı? Daha hayatının başında bir kadındı. Yaşamış, görmüş yaşlı bilgeler gibiydi şuan da. "Sen hırsızlara da mı böylesin?" dedi kaşlarını çatarak. 'Ya başka biri olsaydı?' "Nasıl?" diye sordu anlamazlıktan gelerek. Güneşin turuncu tarafı yavaş yavaş gökyüzüne çıktı. "Sakin, sabırlı. Odana, özeline dalan birine karşı bu kadar tepkisiz..." ani bir sözünün kesilmesiyle birlikte kendini bir anda yerde buldu. Elleri arkada kelepçe pozisyonuna alınırken Nefes daha çok sıkmaktan gocunmadı. Doğan'ın yüzü zeminle buluştuğu an ifadesini ekşitti. Acıyan kollarını, ellerinden kurtarmaya çalıştı. Öyle ani bir hamle yapmıştı ki neye uğradığını şaşırmıştı. "Gördün." dedi harflerin üstünü çize çize. "İnan Doğan! Tepkim şuan ki halinden daha beter olur. İnan Doğan, kızımın olduğu evde bir yabancıya rastlarsam tepkim çok tehlikeli olur! İkidir buraya giriyorsun, korumalar seni görmüştür elbette. Onlar fark etmese bile evime yabancının girişine dair alarmlar çalar. Sen bu evin yabancı mısın Doğan? Salih bana haber vermez mi, sanıyorsun?" kulağına doğru eğilerek adeta fısıldarcasına tıslamıştı. Kollarını sertçe tutmaya devam ediyor kıskacından kurtulmasına asla müsaade etmiyordu. Doğan bedenini yukarıya doğru kaldırsa da üstüne çöken bedeni alt edemiyordu. Yakınlığıyla birlikte derin bir iç çekişinde bulurken bakışlarını arkaya çevirmeye çalıştı. "Ben bu evin yabancısıyım. Ben bir hiçim unutunuz mu Nefes Hanım?" imayla bilerek gözlerini gözlerinden çekmeden söylerken bir hamleyle ellerinden kurtuldu. Kollarını kurtardığı gibi Nefes'in üstten altta indirdi. Kollarını sert olmayacak şekilde yere bastırırken bacaklarını sıkıca birbirine bastırmıştı. Maviler donukça yüzüne bakmaya devam etti. Yerle bir olan bu sefer Nefes olmasına rağmen hiçbir harekette bulunmuyordu. Kendisini yendiğini sanmasını ister gibiydi. "Her sözüme bu kadar alınganlık yapacaksan? Ohoooo çok işimiz var." dedi dudaklarına kibirli bir sırıtma eklerken. "Ben senin sözlerine hiç alındım mı Doğan, ha? Senin yaptığın şuan da çok ayıp!" kınarcasına cıkladı. Doğan sinirle bedenini gerdi. Gözlerine yansıyan öfke alevler büyürken Nefes'in hâlâ bir şey yapmamasına canı sıkıldı. Neden ona söylediklerini Doğan'a yedirmiyordu? Neden bu kadar sabırlı kalabiliyordu? Al sana cevaplamayan iki soru daha! Kollarını serbest bıraktığı gibi üstünden kalktı ve yatağın sağ tarafına çökerken ayaklarını da yatağa uzandırmıştı. Nefes ne yaptığını anlamayarak ayaklanırken kaşlarını çattı. Tam dibinde biterken 'Ne yapıyorsun?' der gibi başını iki yana sallarken Doğan gevşekçe dudak kıvırdı. "Güneş doğmak üzere, uykusuzum. Uykumu almam lazım?" diye sırıtırken 'hadi ya' dercesine gözerini kıstı Nefes. "Git evinde uyu." dedi tersçe. "Alıştın sen de iyice!" "Bundan sonra böyle. Artık hiçbir şey için geç kalkmak istemiyorum. Kaybetme duygusu yüzünden hayat yaşanılmıyor. Doya doya yaşamak varken neden bundan mahrum kalayım? "Neyd..." sözü bir çift kol tarafından çekilerek kesilirken yatağın diğer tarafına çekilmişti. Kelimeler boğazında dizilirken, Doğan ayakkabılarını çıkardığı gibi Nefes'i kendine daha çok çekti. Nefes ilk defa hamlesine kayıtsız kalırken karnının üzerinde yaslı duran kollarla birlikte çekilmeye çalıştı. Doğan ilk defa sarılmıyordu ama bu sefer hazırlıksız yakalanmıştı. "Uyuyalım?" diye sessizce mırıldandı Doğan. Kollarını daha çok sardı. "Saçmala..." "Hamakta da uyuyakaldık Nefes. O gün tepkisizdin. Çekilmedin bile. Şimdi mi itirazda bulunuyorsun." Nefes iki bir de sözünün kesilmesiyle iyice öfkeden çıldırırken kaşlarını daha sert çattı. "O başka bu başka Doğan. Bacağına sıkma isteğim daha da artıyor, haberin olsun!" tehdit vaki bir şekilde dişlerinin arasından uyarırken kafasını geriye itmeye çalıştı. "Nefes..." sesi yalvarır gibi çıkmıştı. "Ben bir daha birini kaybedemem. Korkularım yüzünden hayatı yaşayamadım ben yıllarca. Bırak da korkularımın üzerine gideyim? Şimdi yapamasam sonradan hiç yapamam." "Benimle ne ilgisi var, bunun?" bakışları Doğan'ın kapalı gözlerini buldu. Yüzünün ifadesi buruşurken iç çekişleri arttı. "Gökyüzüne bakmamın... Huzur dolu nefes alabilmemin sebebi... Kalbimin dağlanması... Korkularımın nedenisin Nefes. Gökyüzündeki Nefes'imsin sen. Zor bir bilmecesin ve ben, seni çözmek istiyorum. Hiçbir zaman gerçekleşemeyecek dileğimin dileyişisin." ne dediğini bilmiyor gibiydi. Çoktan uykuya dalmıştı ve bilincinin kendisini ele geçirmesine engel olamıyordu. Sabah uyandığında cesareti yerle bir olacaktı biliyordu ve Nefes'in yine tepkisiz ifadesini göreceğinden çok emindi. Buna rağmen tüm direncini yitirmiş, olmayacağını bile bile cesarette bulunmuştu. İkisi birbirine yasak değildi. Mecnun gibi dağları delmemiş olabilirdi. Zin ve Mem gibi de değillerdi belki de ama aralarında aşılamayacak bir engel vardı. Doğan o engeli aşamayacağını bile bile yine de çabalamaktan vazgeçmiyordu. Nefes'le aralarında yıkılamayan bir duvar vardı. O duvarı yıkılacak gibi olurken yine inşa ediliyordu. O duvarlara çarpa çarpa adım atsa da canı tek yanan kendisi oluyordu. Uygar'ın anlattıklarını bilmese âşık olduğunu düşünürdü ama aralarındaki bağ aşk değildi. Bundan kesinlikle emindi. Kalbinde yara dolu bir aşk hikâyesi mi vardı yoksa? Doğan bu düşünceyle buz gibi oldu. Nefesi kesik kesik olurken zihninin uykuya dalmanın sinyaline uyarak tüm düşüncelerini geriye attı. Sarı saçlarının arasına burnunu sürterken Nefes daha çok gerginlikle doldu. Buna izin veren ruhuna tonla azar yollasa da hiçbir azarını takmamış gibi izin vermeye devam ediyordu. Doğan; Nefes'in, Uygar'a ulaşması için kendisini yakın tuttuğunu bilse bir duvar gibi yerle bir olurdu. Peki ya ihanet ne kadar yakardı insanın ruhunu? Ne denli acıtırdı canını? Güvenmek, iki kişinin sadakatiyle oluşurdu. Güvenmek bir o kadar zorken üstüne oyunlar kurmak daha tehlikeliydi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE