"Serçe'm zeytini uzatır mısın? Bir de peyniri bir de dom-"
"Önünde var ya peynir ve domates Okan! Bırak da diğeri de yesin." kızgınca tabağa uzanan elin üstüne tokat atıp geriye iterken kötü kötü bakmayı ihmal etmiyordu. Okan masum bir ifadeyle yüzünü asarken hâlâ peynire uzanmaya çalışıyordu.
"Ama bitecek..."
"Bitsin. Bitince, sana kalırsa tabağına koyarım Okan!" dedi uyarır gibi gözlerini kısarken. Aslan tabağından başka bir yere bakmıyordu. Tek derdi boş olan midesini doldurmaktı.
"Okan abi al benimkilerini?" diyen Aden, Okan'a kıyamayan bakışlar atarak tabağını uzatırken Okan'ın gözleri anında parlamış, tabağa uzanmaya çalışmıştı ama karşısına çıkan engelle hüsrana uğrarken bakışları kendisine öldürücü bakışlar atan Serçe'ye döndü.
İsteksizce elini çekerken arkasına homurdanarak yaslandı. "Sağ ol fıstık, ben almayayım." dese de içten içe hevesle tabağa bakıyordu.
"Ama istersen söyle, veririm." diyen Aden, kahvaltısına geri döndü.
"Okan ve hiç doymayan midesine azar verdiğimize göre Nefes hanımın neden bu kadar geç kalktığını konuşabiliriz?" merdivenlerden gelen adım sesleriyle imayla söylenen Serçe aslında 'erken' olduğunun altını çiziyordu.
Hemen ardından inen Doğan'la birlikte, Okan boğazında kalan peynirle sertçe öksürmeye başladı. Kocaman olan gözlerini art arda inen ikiliye çevirirken Serçe ve Aden de Okan'ın baktığı yere döndü.
"Ne oluyor lan burada?" diye sonradan başını tabağından çeken Aslan, gördüğü manzarayla dehşete düştü. Nefes'in vaktinde uyanmadığını fark ettikleri zaman uzun uzun kahvaltılarını yapıyorlardı. Sonra da geç ineceklerini zannettikleri sıra daha çok yayılmışlardı ama bu manzarayı görmeyi asla beklemiyorlardı.
Nefes yerinde bir anda duraksarken arkasından Doğan da şokla durdu. Herkesin işinin başına geçtiklerini zannederken salonunun ortasında kahvaltı yaptıklarını beklemiyorlardı tıpkı onlar gibi.
"Anne?" şüpheyle ikiliye bakan Aden imayla 'ne oluyor' dercesine başını sallarken bir ima da Okan yaptı.
"Aynı anda yukardan çıkmalar, Doğan'ın erkenden burada olması? Yüzü mü kızardı senin?" son soruyu Doğan'a hitaben sorarken muzipçe sırıtıyordu.
"Siz neden hâlâ kahvaltıdasınız?" diyen Nefes sertçe masadakilere baktı. Bir gün geç kalkayım dedim hemen yayılmışsınız?"
"Yengecim? Sen de saatini şaşırmışsın? Biz bir şey dedik mi? Siz hayırdır?" eliyle ikisini işaret etti. Munzurca sırıtmaya devam ederken Nefes sert bakışlarını Aslan'a çevirdi. Anında suspus olurken Doğan umursamaz bir şekilde kahvaltı masasına oturdu.
"Günaydın herkese! Kimse demedi ama ben giriş yapayım dedim?" imayla göz devirdiği gibi Aden'e doğru döndü. "Karneden sonra?" deyip kulağına doğru eğildi. Kimsenin duymasını istemeyerek sessizce fısıldadı. "Kral Şakir'i izleriz." deyip göz kırptı.
"Olmaz böyle ama! Masada biz de varız, kulaktan kulağa konuşmak hoş oluyor mu?" mızmızlanan Okan'la, Doğan ters bir bakış yolladı.
"Okan'cım herkese söylemek isteseydi açık açık söylerdi. Demek ki gizli olmasını istiyor ki kulağıma söylüyor?" bilmiş bir tavırla söylerken havalı havalı saçlarını arkaya atmayı da ihmal etmemişti. Doğan, Aden'in zekâsına keyifle gülümserken Okan ise bozgun bir ifadeyle surat astı.
"İki aylık adama satıldık!"
"Üzülme lan beni de alaşağı etti. Yalnız değilsin." teselli verir gibi bir elini omzuna atmış sertçe sıkmıştı.
Nefes de masaya otururken "Alper'in yokluğunda Doğan'a sığındı Okan'cım." bir darbe de Nefes'ten yerken hepsi birden kahkaha atmıştı.
"Gül gül Doğan! Alper gelsin ben paçanı görürüm!"
"Kıskanma Okan'cım. Küçük kız beni sevmişse benim ne suçum var?" dedi Doğan, Aden'in minik ellerinden öperken.
"Ee, sevecek tabii! Yakında ona abi değil de cici b..."
Doğan sertçe öksürürken en öldürücü bakışlarını Okan'a dikmişti. Nefes de sert bir şekilde uyarırken Aden hiçbir şey anlamamıştı.
"Cici b ne?" anlamayarak yüzünü ekşiten Aden'le birlikte Okan sinsice Aden'e doğru yaklaştı. "Aden'cim şimdi Doğan ve..."
Doğan öfkeyle koluna bir tane yumruk geçirdiği gibi inleyerek geri çekildi Okan.
"Okan sen hiç pencereden aşağıya yuvarlandın mı? Ama zeminden değil en tepeden?" Nefes donuk yüz ifadesiyle tehdit vaki bir edayla konuşurken Okan sorduğu soruyu ciddiye alarak anında cevapladı.
"Ha...yır."
Aden'le birlikte masadaki herkes kahkaha atarken Okan hâlâ anlamamıştı.
"Komik olan ne var lan?" ters bir edayla kaşlarını çatan Okan'a, Aslan cevap verdi.
"Yengem seninle maytap geçiyor, öldürmekten bahsediyor sen de ciddi ciddi cevap veriyorsun?"
"Lan Alper'i anlarım da yenge ne alaka?" dedi Okan.
"Okan..." dedi yarım ağız Serçe. Tedirginlikle dudağını ısırırken alttan alttan uyarıyordu. "Sus! Allah'ın seversen, aptallığın tuttu yine."
"Allah beyin dağıtırken sen neredeydin be! Kız sana 'Sus!' diyor. Sus ve kahvaltını yap. Yengem biraz daha böyle bakarsa hiç acımaz pencereden aşağıya atar seni." diye haykırdı en son Aslan.
"Tamam be sustuk! Ama şunu söylemem lazım yengeme aşk yakışır."
20 DAKİKA SONRA...
"Yemin ederim ki bir daha o yasaklı kelimeyi söylemeyeceğim yenge. Allah çarpsın ki söylemeyeceğim! Dilim kopsun yenge!" kahvaltı yapıldığı gibi Aden'i okula yollarken ardından da Okan'a laflarını yutturmak adına en üst katın penceresinden sallandırıyordu.
Odada bulunan diğerleri ise ellerini gövdelerinde kavuşturmuş film izler gibi Okan'ın yalvarışlarını izliyorlardı. Buna nişanlısı Serçe de dâhildi.
"Ee, nasılmış pencere aşağısı? Güzel manzarası var mı?" arka kısmı gösteren pencereden sallandırmıştı. Çünkü o tarafta bir üç koruma tek vardı ve onlarda gülmemek adına dik durmaya devam etmeye çalışıyorlardı.
Okan korkuyla aşağıya göz atarken bir kez daha korkuyla kalbi göğsüne çarptı. "Herkese rezil oldum be? Korumalara bile maskara olduk, iyi mi?"
"Bir şey olmaz karizmana Okan'cım. İki güne unuturlar." dedi Nefes keyifli bir sırıtışla.
"İki güne değil o yenge. İki yıl hatta iki asır." diye araya atılan Aslan eğlencesine devam ediyordu. Okan'ın gözleri kocaman oldu. Nefes'e doğru dönmeye çalışarak yalvarmalara geçiş yaptı.
"Yengem? Güzel yengem. Yeterli değil mi?"
"Cık. Bir şey daha var?" dedi hemen Nefes.
"Ne?" konuşan bu sefer Doğan oldu.
"Yenge lafını herkese yasaklayacaksın? Kimsenin ağzında durmayacağım?" Nefes öyle bir tehdide başvurmuştu ki işine gelmişti.
"İmkânsız!" diye bağırdı Okan dehşet içinde. "Yapmazlar!"
"İmkânsız diye bir kelime yok Türkçe'mde Okan. Üç günün var?" der demez Okan'ın ensesinden tutmayı bırakmış kendinden emin adımlarla odadan çıkmıştı. Çıkmadan önce de dışarıya çıkacağını haber etmeyi unutmadı.
"Dışarıya çıkıyorum, işlerim var. Okan unutma üç günün var."
Okan bu sefer hapı harbiden yutmuştu. Üç gün içerisinde o kelimeyi Türkçe'den silemezse şimdiki cezası yanında hafif kalacaktı.
"Allah kurtarsın kardeşim. İşin zor." diyen Aslan oldu.
"Kendin kaşındın Okan." Serçe de üstüne giderken derin bir yutkunma ihtiyacıyla dolup taştı.
"Sana tavsiye Okan'cım. Bir daha kimseye imada bulunma." son darbe de Doğan'dan yerken üçü aynı anda odada Okan'ı yalnız bırakarak aşağıya inmişlerdi.
?
Havanın güzel oluşuyla arabayla gitmeyi değil de yürüyüş yaparak gitmeyi seçen Nefes derin düşünceler içindeydi. Ortada çözülmeyen bir belirsiz vardı ve bu belirsizliğin olumlu ya da olumsuz bir sonuçla sonlanmadığı her saniye içinde öfkesi artıyordu.
Çözülmeyen sırlar git gide artıyor ve çığ gibi büyüyordu. En çok nefret ettiği şey başına geliyordu yine. Elinden hiçbir gelmeyişi, Nefes'i çileden çıkarıyordu. Üzerine ne olur olmaz aldığı ceketi beline düğümlerken arabaların egzoz sesleri azalmaya başlamıştı.
Geçtiği kaldırımlarda arkasından iz bıraka bıraka ilerlerken kendini her zamankinden daha çok sıkmıştı.
"Yalvarırım yapmayın, etmeyin! Hiç mi Allah korkunuz yok, sizin! Yaşlı başlı kadınım, nereye gideriz iki sabiyle? Bir hafta müddet daha verin bize, işe girer girmez yavaş yavaş ödemeye başlayacağım, yalvarırım." karşı bahçeden işittiği sözlerle duraksamak zorunda kalan Nefes bakışlarını bir hızla karşıya çevirdi.
Bir iki kamyon evinde durmuş, birkaç adam ise arkaya eşya taşıyordu. Kapının hemen önünde diz çökerek başını eğen bir çocuğu fark ederken kaşları aniden çatıldı. Ne olduğunu anlamayan edayla ağır adımlarla karşıya geçti. O sırada genç bir kızın sesini daha duydu.
"Abi, onu almayın lütfen! O babamdan hatıra. Borcumuz borç, yaşadığımız yer belli! Kaçtığımız yok, ne olur bize biraz daha müddet verin!" ağlama sesleri yakınlaştı. Merakı git gide arttı. Bahçe kapısının önünde dikilmeye devam eden Nefes içeriye daha dikkatle baktı. Bir iki adamla birlikte yaşlı kadınla, genç bir kız görürken olayı az çok anlamıştı. Hemen yanı başında sessizce ağlayan küçük çocuğun boyuna doğru eğilirken korkutmamaya özen gösterdi.
"Merhaba küçük adam. İyi misin?" son soruyu sorarak kendine azar çekti. Çocuk burada ağlıyordu ve 'iyi misin' diye sorulmazdı. Küçük çocuğun ağlayışları anında kesildi. Yerinde kaskatı kesilirken utangaç bir edayla gözlerini diğer tarafa kaçırarak başını dizinin üstünden kaldırdı.
"İyiyim. Sen kimsin?" diye büyük adam gibi davranırken kötü olduğunu gizlemeye çalışıyordu. Nefes elini dizinin üzerine koyacakken aniden korkarak geriye çekti kendini. Nefes elini bir hızla geriye çekip sakinleşmesini bekledi.
"Tamam, sakin ol tamam mı? Sana bir şey yapmam ben. Benim adım Nefes. Senin yaşlarında bir kızım var. Senin adın nedir, küçük adam?"
Küçük çocuk gözlerini silerek tereddütle yüzüne döndü. Kızaran gözlerini fark ettiğinde ise derin bir iç çekmişti Nefes.
Ağlamaktan kısılan sesiyle adını yarım yamalak söylerken korkusu hâlâ üzerindeydi. Bir yabancıyla konuşmamasını biliyordu ama karşısındaki kadının bakışlarından güvenilir olduğunu sezmişti.
"Adım... Yaman."
Nefes duyduğu isimle saniyelik afallarken aynı isim benzerliğin tesadüfünü yaşıyordu. İçten içe farklı kişiler olduğunu sezse de az sonra öğrenecekleriyle hayatın tatlı tekerrürü olduğunu anlayacaktı.
"Tanıştığımıza memnun oldum Yaman. Peki, neden ağlıyordun?"
"Şey..." dedi titreyen sesiyle. "Evimizi elimizden alacaklarmış. Haciz gelmiş, babamdan kalan eşyaları bile arkandaki kamyona yüklüyorlar. Babamın hatıralarına bile sahip çıkamadım. Çok kötü bir çocuğum ben." der demez gözyaşlarını tutamamıştı.
"Öyle deme Yaman'cım. Eminim sen çok iyi bir çocuksun. Ben şimdi beylerle konuşacağım, sorun neyse halledeceğiz." Yaman'ın yanından doğrulduğu gibi ellerinde eşya taşıyan kişilerin yanına döndü.
"Neden haciz gelmiş, öğrenebilir miyim?" eşya taşıyan adam yerinde duraksayarak Nefes'e doğru döndü. Anlamayan bir ifadeyle bakmaya devam ederken sonradan kim olduğunu anladığı gibi titremeye başladı. Ellerindeki eşyayı kamyona yüklerken gözleri kocaman açılmıştı.
"Siz..."
"Evet." dedi sözünü hızla keserek. Ne demek istediğini anlamış ve hemen susturmuştu. "Sorumun cevabını hâlâ alamadım?" soğuk bir ifadeyle ima yaparken adamın alnından soğuk terler akmıştı bile.
"Şey efendim?"
"Ney?"
"Adil hâlâ taşıyamadın mı iki eşyayı! Daha buzdolabı var, çamaşır makine..." Adil'in yanına ilerleyen arkadaşı kaşlarını çattığı gibi tam yanımda dururken bakışları bir an Nefes'i buldu. "Buyurun, ne istemiştiniz?" diye sordu sorgular bir edayla.
Adil, arkadaşının koluna kolunu yasladığında dişlerinin arasından susmasını emrediyordu.
Nefes iki adamın gözlerine ifadesizce birkaç dakika baktı. Daha sonra yanlarına gelen anne ve kızla birlikte bakışlarını iki adamdan çektiği gibi onlara döndü.
"Buyurun kızım, ne istemiştiniz?" gözleri yaşlıydı, sesi de pürüzlüydü. Kaldırım başında oturan Yaman da yanlarını alırken merakla bakıyordu.
"Hâlâ cevap alamadım?" diyen Nefes sabırsız ifadeyle beklemeye devam ediyordu.
"Ödemeyen borçlar var efendim. Üstüne bir yıllık kira borcu da..." dedi Adil tereddütle.
"Ve bu yüzden bu üç insanı sokağa, yaka paça bir şekilde atıyorsunuz? İki üç kuruş için bu yaşlı teyzeyi evinden ediyorsunuz? Ev sahibi nerede?"
"Adil, sen bu kadına neden hesap veriyorsun? Hadi lan işimiz gücümüz var daha." arkadaşının sert tepkisine karşı Nefes son derece gür sesle bağırdı.
"KES SESİNİ!"
Yerinde korkuyla zıplayan Yaman, ablasının eteklerine yapışırken, Nefes son anda ne yaptığını fark ederek sakinleşmeye çalıştı. "Ev sahibi nerede?" sesi bu sefer sakindi.
"Yurtdışında." diyen yaşlı kadınla beraber bakışlarını kadına çekti. "Neden? Burada birini aracıyla çıkarırken o, orda sefa mı sürüyor?" anlamsız geldiğinin farkındaydı. Bu işte başka bir iş vardı.
Bu sefer de araya giren kızı oldu. "Haberi yok onun abla. Avukatı geldi. Siz bir yakını mısınız?" merakla sorarken ayakta zor duruyordu.
"Hayır değilim." deyince son umudu da yerle bir olmuş gibi yüzü asılmıştı kızın.
"Abla hayırdır! Bu ailenin avukatı mısın, nesin sen? Avukatsan adliyede görüşürsünüz!"
Nefes'in sabrı git gide tükeniyordu. Adil her ne kadar uyarsa da ifade etmiyordu. "Avukatıyım!" dedi bir anda. Yaman kadar annesi de bu duruma şaşkınlıkla kalakalırken Nefes sözlerine devam etti. "Ne kadar borçları?"
"Yirmi beş bin." diyen Adil derin bir nefes bıraktı.
"Tamam, ben öderim o borcu." herkesin gözleri şokla açılırken kadın itiraz etmişti.
"Kızım ne diyorsun? Olmaz öyle şey!"
"Ev sahibinin numarasını alabilir miyim?" diye sözüne devam etti Nefes. Yaman'ın ablası hemen başını sallayıp numarayı söyleyince hemen aramıştı Nefes.
Ekranda 'çalıyor' bildirimi düşerken birkaç dakika içinde cevaplanmıştı.
"Buyurun?" kadını zarif sesi kulaklarına ulaşırken konuya hemen giriş yaptı.
"Merhaba efendim. Ben Nefes. Nefes Güneş. Sizi bir konu hakkında rahatsız etmiştim?" Yaman'ın ablasına bakarak annesinin adını sordu. Ablası hemen yanıtlarken konuşmaya geri döndü. "Neriman hanımın kirası bir süredir ödenmemiş sanırım? Borcu ne kadarsa ben öde..."
"Ne borcu Nefes Hanım? Neriman'ın bana bir borcu yok. Ben o evi iki sene önce Neriman'a bıraktım. Avukatım söylemedi mi?"
Nefes durumu şimdi anlamaya başlamıştı. Demek ki avukatları her ikisine yalan söylemişti.
"Nasıl yani? Ama şuan da burada evden çıkartıyorlar?" herkes pür dikkat Nefes'i dinlemeye devam etti.
"Ne? Bakın hanımefendi? Ben böyle bir emir vermedim. Az önce dediğim gibi avukat aracılıyla ben o evi Neriman'a bıraktım."
"Anladım. Avukatınız her ikinize de yalan söylemiş olmalı?"
"Ben bu konuyla bizzat ilgileneceğim Nefes Hanım. O avukatta bedelini ödeyecek. Ben şimdi size Tekin beyi yollayacağım. Gereken emlakları halleder ve evi Neriman'ın üzerine yaparız. İmzamın olduğuna dair belgeyi de onunla birlikte yollayacağım." deyince yüzünde tebessüm oluşmuştu.
"Neriman benim emektarım. Onun hakkını asla ödeyemem. Avukatımın yaptığı saygısızlığı adına hepsinden özür diliyorum. Gerçekten mahcup oldum şimdi."
"Önemli değil efendim. Sonuç tatlıya bağlandı ya gerisi mühim değil."
"Tamamdır Nefes Hanım. Söyleyin onlara evlerine yerleşsinler."
"İyi günler." diyerek telefonu kapattı ve Adil'e doğru seslendi. "Adil, eşyaları kamyondan alın ve eve geri yerleştirin. Her şeyin yeri aynı olsun." ne olup bittiğini idrak edemeyen ev sahipleri merakla yüzüne bakıyorlardı.
"Ne diyordu Sertap Hanım?" diye sordu Neriman.
"Bu ev size kalmış. İki seneye yakın aşkın. Avukatı ikinize de yalan söylemiş."
"Ne?"
"Ev sahibine ve size yalan söylemiş. Sizi de bu evden çıkarmak için oyun kurmuş."
"Yani ev bize mi ait şimdi?" dedi kızı sevinçle. Nefes başıyla onayladı.
"Avukatını yollayacakmış ve bu yaşadığınız evi üzerinize geçirecekmiş." duydukları haberle rahatlarken, yüzleri gülmüşlerdi. Adil'in yanındaki kişi işe eşyaları söylenerek geri eve taşırken, bacaklarına sarılan bir küçük beden hissetti.
"Abla sen dualarımın karşılığı mısın? Öyle bir zamanda hızır gibi yetiştin ki, duam anında kabul oldu. Çok teşekkür ederim." Nefes bakışlarını Yaman'a çevirip boynuna kadar diz çöktü. Kollarından nazikçe tutarak hafif gülümsedi.
"Kalbinle ettiğin her dua kabul olur Yaman'cım. Her zaman kalbinle dua et olur mu?"
"Tamam abla! Sonra kocaman bir adam olup anneme ve ablama bakacağım. Kimseye muhtaç kalmayacaklar."
"Aferin sana. Hep böyle kal, olur mu?" yüreğin hep temiz kalsın küçük adam.
"Kızım, seni Allah karşımıza çıkardı. Gerçekten ne kadar teşekkür etsem az kalır." minnetle söylenen Neriman'ın yüzünde samimi bir gülüş oluştu. Nefes çöktüğü yerden doğruldu.
"Yapmayın böyle. Hadi siz evinize geçin ben de avukatla konuşma yapayım?"
Neriman ışık hızıyla unuttuğu şeyi hatırlarken "Şu borç meselesine... Karış..."
"Elinize geçtiği gibi ödersiniz." dedi daha fazla zorlamayarak.
"Ama..."
"İş bulabilirsek geçer de?"
Aynı anda anne kız konuşurken dikkatini çeken kızın sözlerinin devamı oldu.
"Üç senedir mezunuz bir iş sahibi olamadık."
"Hangi alandan mezunsun?" diye sordu Nefes. Kız şaşkınlıkla başını Nefes'e çevirdiğinde duyduğunu sonradan anlamıştı.
"Şey... Hukuk fakültesinden mezunum." çekinerek cevapladı. "Mezun olduğum gibi mesleğimi elime alacağımı zannettim ama... Kimse bana güvenmedi. Tecrübem yokmuş."
Bu tip olaylar karşısına az çıkmıyor değildi. İşçilerden hazmetmediği yönüydü bu. İş vermezseler nasıl tecrübe kazanacaklardı ki...
"Tanıdığım bürolardan birine iletirim. Eğer eksikleri varsa seni öneririm. Adın neydi bu arada?"
"Aysun." der demez gözleri sevinçle parladı. "Gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum." O kadar mutlu olmuştu ki elini kolunu nereye koyacağını bilemiyordu.
"Aysun'c*m? Sen üç senedir mezun olmuşsun hem de en zor alandan. Bunun bir karşılığı olmalı, değil mi?" boynuna bir çift kolun varlığıyla sözü biterken elleri boşlukta sallanmıştı. Aysun'un gözyaşları bu sefer sevinçten akmaya başlamıştı.
"Nefes abla sen, Yaman'ın dediği gibi dualarımızın karşılığısın." diye mırıldanırken sesi çatallıydı. Dur durak bilmeden çalan telefonu tekrardan çalarken, Aysun boynundan uzaklaşmış telefonunu cevaplamıştı Nefes.
"Efendim Okan?"
"Yen..." son anda ne dediğini farkına varıp kıvırdı kelimeyi. "Yani Nefes Hanım? Eve gelseniz iyi olur? Aden..."
"Aden'e bir şey mi oldu OKAN!" endişeyle bahçede bağırırken tüm gözler onu buldu.
"Hayır, hayır! Okulda kavga çıkarmış?" tedirginlikle yarım ağız mırıldanırken gözlerini sabırla yumdu.
"Tamam, ben okula gidiyorum." deyip telefonu kapattı. Okulun son günlerinde kavga çıkarması hiç iyi olmamıştı. Aden kimseye durduk yere saldıracak biri değildi. Damarına basılmadıkça da kavgaya karışmazdı.
"Aysun, sen numaranı ver. Senin işini halledeceğim ama şimdi gitmem gerek." ayrılmaya vakti gelirken adımlarını oynatmıştı bile.
"Bir sorun yoktur inşallah?"
"Yok, Aysun. Yani umarım." dedi emin olamayarak.
?
"Kavganın sebebi nedir Mert Bey?" okula koştura koştura giriş yapan Nefes soluğu Müdür odasında almıştı. Müdür, stresli bir nefes alıp verirken kızgınlığını susturmaya çalışıyordu.
"Aden, iki erkek öğrencimizi dövmekten beter etmiş. Birinin kaşını patlatmış birinin de kafasını ısırmış. Nedeni ise Aden'le dalga geçmişler."
"Nasıl bir dalga konusu bu, Mert bey? Babasının olmayışından mı bu mevzu?" eğer öyleyse kahrolurdu. Babasının ölümünü hâlâ kabullenmiş değildi. Çok uzun zaman olmuştu ama yine de ilk günkü gibiydi acısı.
"Sizin gerçek annesi olmadığınıza dair dalga..." kelimeleri zar zor araya getiriyordu.
Nefes duyduklarıyla kaskatı kesildi. Tepkisizliği yine yüzüne eklese de tepki vermemek adına kendini frenliyordu. Bakışlarını yere indirirken içeriye iki çocukla beraber Aden girdi. Aden koşa koşa annesine sarılırken Nefes de aynı karşılığı vererek sıkı sıkı sarıldı.
Aden'in tek damla gözyaşına dayanamazdı, dünyayı yakardı. Uygar'ın emanetiydi kızı ve ona edilen hakaret kendisine edilmiş sayardı. Odanın içi sessizliğine gömülürken Aden'in ağlayışları sesliye döndü.
"Anne! Ben senin kızınım. Sen benim annemsin?"
"Hep de öyle kalacak bebeğim. Ama ağlama olur mu?" deyip sessiz bir şekilde kulağına doğru fısıldadı. "Babanı üzmeyelim. Görmesin yaşlarını." Aden başını onaylar gibi sallayıp az geri çekildi.
"Tuğkan, Caner arkadaşınızdan özür dileyin!" keskin bir dille dile getiren Mert beyle ikisi itirazda bulundu.
"Ama öğretmenim! Bizi döven o! Biz niye özür diliyoruz?" dedi öfkesi gözlerine yansıyan Tuğkan.
"Aynen öyle öğretmenim!" diye katıldı Caner de.
"ÖZÜR DİLEYECEKSİNİZ, DEDİM SİZE!" gür bir sesle bağırdı. Anında özür dilerlerken Nefes de aynını Aden'den rica etti.
"Hadi bebeğim sen de özür dile?"
"Ama..." üzgünce suratını asarken adaletli davranmanın yanındaydı Nefes.
"Bebeğim? Hataya karşı hatayla karşılık verilmez. Bunu sana öğretmedim mi?" avucunun içine yüzünü alırken bir yandan da akan yaşlarını özenle siliyordu. Aden de farkındaydı ama damarına bastıklarından gözü dönmüştü. Hata yaptığını biliyordu. Annesinin ilk öğrettiği öğüttüydü.
"Tamam." dedi kesik kesik. "Benim de yanlışım oldu. Özür dileyeceğim."
Mert bey kavganın sonu tatlıya bağlandığını görerek rahat bir nefes almıştı. Aden annesinden ayrılarak çocuklarının karşısına dikildi. "Özür dilerim."
Çocuklar kibirli kibirli gülümserlerse de hatalarını anlamışa benzemiyordu. Ama Aden yine sözünü tutup özrünü dilemişti. Kabul edip etmemek onlara kalmıştı. Nefes, kızına gururlanarak bakarken yüzünde içten bir tebessüm oluştu. Anneliğin ilk anları o kadar zordu ki Nefes için ama her iş gibi bunun da üstesinden gelmişti.
Annelik, doğurmakla değil sevgiyle büyütme şekliyle belli olurdu.
Uygar'ın varlığını hissedemezse de buralarda bir yerde olduğunu biliyordu. Nitekim de öyleydi. Uygar saklandığı yerden Aden'in davranış güzelliğini seyredip kızıyla gurur duyuyordu. En çok da Nefes'le gurur duyuyordu. Kendisinin olmadığı zamanlarda kızını öyle güzel eğitmişti ki arkasında gözü kalmıyordu.
Bir yandan da Doğan kendi içinde iç savaşı veriyordu. Evden çıktığı gibi kendi evine geçerken direkt olarak kendini yatağa fırlatmıştı. Ellerini arkada birleştirmiş dün yaptıklarını kendince sorguluyordu.
Hissettiği duygunun ne kadar doğru olduğunu bilemiyordu. Hissettiği şeyler geçici mi onu da bilmiyordu. Korkuyordu, hissettiklerin doğru olmamasından. Merhamet ve şefkatle karıştırıyor olabilir miydi?
Nefes'i çoğu zaman anlayamıyordu. Duyguları ne kadar gerçek ne kadar sahte anlaşılmıyordu. Bazen öyle bir hamle yapıyordu ki baktığın an gerçek. Bir bakıyorsun sahte.
Anlaşılmıyordu!
Kalbi daralıyordu onu düşündükçe. Nefesi kesiliyordu. Canına cam batmışçasına ağır acıyordu. Sevmek bu kadar yakıyor, acıtıyorsa neden güzel deniliyordu ki?
'Sevginin en güzel yanı acısıdır.' diyordu bir yazar. Ayrılığın bile acı güzel gelirdi sevene. Acısı bile başının üstüne çıkarırdı.
Düşüncelerinden onu alıkoyan sesle yataktan kalkarken isteksizce doğrulmuştu. Ayaklarını zeminde sürte sürte kapıyı açmaya giderken karşısında Karahan beyi beklemiyordu.
"Merhaba Doğan Bey. Konuşmamız gereken mevzular var. Bir saatinizi bana ayırabilir misiniz?