13. BÖLÜM
GİDENLER VE KALANLARl
JAPONYA- TOKYO
Geride bırakılanlar ve kalanlar...
Gidişlerin hep bir dönüşleri...
Kalanların ve gidenlerin kendine seçtikleri yolların acısı hep eş değer acıya neden miydi bilmiyorum. Tek bildiğim o yolların hep ölüme yakın olduğuydu. Çünkü kalanlar, gidenler için hep beklerdi bir gün gelme umuduyla kendilerinden bir parça öldürürlerdi. Peki ya gidenler ardında bıraktıkları enkaz kalıntıları için kül gibi yanar mıydı?
Alper gitmiş ben ise ardından kül gibi cayır cayır yanmıştım. O gittiği gibi benim kalbimi de yanına almıştı. Onun yanında değildim ama kalbim onunlaydı. Gidişi bir enkaza neden olmuştu. Toparlanmam uzun zamanımı almıştı.
Gitmişti...
Bu hikâyede gidenler vardı. Dönüşler vardı ama kalanlar yoktu. Gidenler bir gün dönerdi ait oldukları yerlere. Kalanlar, yine ait oldukları yerde kalırlardı. Bu hikâyede iki giden, bir dönüş vardı.
Kaldım, gitti.
Gittim, döndü.
Ben ondan hep kalan taraf oldum şimdi ise giden taraf olacağım...
Arasta Pelin Aldin
"Türkiye'ye dönmemiz lazım artık Arasta! Ayrıca bu ne ya? Dünyayı aldın hâlâ doymuyorsun! Bir mağazaya da girersek bu kıymetlilerini aşağıdaki pis suya fırlatırım!" tehdit vaki bir şekilde elinde bir dünya torbayı aşağıya atmakla ikaz ederken kolları, torbaları taşımaktan kopacak raddeye gelmişti. Sabahın on birinden akşamın altısına kadar alışveriş merkezindeydiler.
Arasta dediğini uygulamış ve Japonya'nın altını üstüne getirmişti. Önde aceleyle diğer mağazaya ilerleyen adımları doyduklarıyla anında duraksarken dehşet içinde Alper'e doğru dönmüştü. Karşısında bitkin ve sinirli olan Alper'i görmezden gelerek korku içerisinde çığlık attı.
"HAYIR! SAKIN ALPER! O ELİNDEKİLERİNİ YAVAŞÇA YERE BIRAK VE UZAKLAŞ. ONLAR BENİM KIYMETLİLERİM!"
"Beni iyice kölen yaptın ha! Kolum koptu bu lanetleri taşımaktan, gelmiş bana kıymetlilerini savunuyor? Başlarım kıyafetlerine kızım senin! Azıcık diğer insanlara da bırakaydın? Taşımıyorum al başına çal!" sabrı taşan Alper, poşetleri bir hışımla yere fırlatarak arkasına dönüp gidecekken kafasına yediği topukluyla acıyla inledi.
Arkasına döndüğü gibi gözleri şaşkınlıkla açılırken Arasta'nın elinde diğer teki olan topukluyu görünce daha da gözleri açıldı.
"Kızım manyak mısın sen, ha? Kafama topukluyu niye firlatıyon?"
Alper, Arasta'nın endişeyle yanına geleceğini sanarak yelkenlerini indirirken adımlarının yanına değil de yere fırlatılan torbalara ulaştığı görünce öfkeyle kaşlarını çattı. Arasta aceleyle torbanın içine elini daldırırken birkaç saniye içinde rahatlayarak nefeslendi.
Alper ne yaptığını adlandıramayarak izlemeye devam ederken, Arasta elinde tuttuğu aynadan kendine bakındı. Arkaya doğru saçlarını düzeltirken, Alper şaşkınlık içinde sordu.
"Ne yapıyorsun?"
"Kendime bakıyorum? Rujum azıcık silinmiş neyse sonra yenisini sürerim." diyerek dudaklarını birbirine bastırdı. Ardından aynayı tek koluna taktığı çantaya atarak ellerine torbaları aldı ve Alper'in karşısına dikildi.
Ona her baktığında boğazı düğüm düğüm olurdu. Ona her iç geçirerek baktığında özlemi daha da artıyordu. Ama biliyordu ki kaldığı gibi gidenlerden olacaktı. O vakit gelmeden burada kalmanın yolunu bir an önce bulmalıydı. Yoksa yanan tek o olmayacaktı.
Laciverte kaçan gözlerinde kendi yansımasını buldu. Ona ifadesizce bakan gözlerinin ardında vuslat özlemi mevcuttu. Bir adım atsa bin adım atacak gibiydi.
"Taşı!" dedi keskin bir bıçak gibi. Rica değildi bu, emir verir gibiydi. Yapması zorunlukmuş gibi... "Kalbinde taşıdığın yüreğim gibi bunu da taşı. Koymaz sana. Ben taşırsam yine giderim senin yaptığın gibi. Dikkat et kırılacak şeyler var." mesela kalbim gibi...
Kendini daha fazla tutamadığı gibi elinde kalan torbaları eline tutuşturdu. Ardından arkasına saçlarını arkaya ata ata döndüğü gibi gözyaşlarını dipsiz bir kuyuya sakladı.
Arkasından acıyla kalakalan Alper ellerini yumruk haline getirirken kalbinin acıyışı göğsünü kıracak gibiydi. Haklıydı. Bırakıp gitmişti sevdiğini. Ne bekliyordu ki zaten. Geri döndüğü gibi eskisi gibi olmayı mı?
Geri döndüğünden beri sanki Alper hiç gitmemiş gibi davranışıyla, Alper'i iyice yaralıyordu zaten. Hak ediyor muydu peki?
Sonuna kadar.
"Hadi bebeğim daha yeğenime hediye bakacağım!" eski neşeli haline dönerek arkasından bağırırken yine kendini kapattığını anlamıştı. Arkasından homurdana homurdana ilerlerken bugünün bir an önce bitmesi için dua ediyordu.
Bir iki saat geçtikten sırada dinlenmek adına kendilerini en yakın restoranda atarlarken, Alper yılmışçasına elindekini kenara bıraktı. Kollarını ovalayarak esnettikten sonra arkaya kendini bıraktığı gibi başını arkaya attı ve gözlerini yorgunlukla yumdu.
"Çok mu yoruldun çen? Kıyamam!" alay doğru çocuksu bir şekilde masaya doğru eğilirken dudakların iki yanı da kıvrılmıştı. Alper yumduğu gözlerini aralayarak ters bir şekilde gözlerine baktı.
"Yok! Ben kim yorulmak kim! Robotum ya ben? Gerçi robotlar yorulduğunda kendini kapatabiliyorlar ama ben maalesef kendimi uyku moduna alamıyorum. Neden? Hanımefendimiz tepemizde çığlık attığı için!"
"Ah, bebeğim! Senin çilen bu, kaderin. Kabullen artık, sen bu dünyaya torba taşımak için geldin. Benim köleliğim için en ideal erkeksin!" damarına bastı acımadan. "Başkası olsa çoktan pes edip Türkiye'ye iniş yapmıştı." ellerini gövdesinde kavuşturup çapkınca göz kırptı.
"Kara Kız benim damarıma basma! Ne demek başkası olsa! Onu alır, evire çevire dövüp ellerini..." sustu. Daha fazla küfür etmeye devam ederse sonu gelmezdi. "Bir tek kölen var, o da benim!" dedi başını öne doğru uzatıp gözlerine öfke ve kıskançlıkla bakarken.
"Köleliğinden memnun değildin hani? Sürekli Nefes'i arayıp duruyordun? Ne değişti?" onu deli etmeyi seviyordu.
"Ben, senden memnunum Kara Kız. Senden gelen her şeyden memnunum." dedikleriyle anında kaşları çatıldı.
"Bana bir daha 'Kara Kız' diye hitap etme! Pelin değilim ben! Pelin yoksa Kara Kız da yok!" dedi sert ve soğuk bir ses tonuyla.
"Adını değiştirmen seni olduğundan başka biri yapmıyor Kara Kız? Sen hep benim Pelin'im, Kara Kızım olarak kalacaksın." bu sefer de Alper, Arasta'yla uğraşmaya başlamıştı.
Arasta zorlukla yutkundu. Bedeni gerilirken gözlerini gözlerinden bir an olsun çekmiyordu. Kara Kız'ı olmayı elbette özlemişti ama şuan da tek amacı vardı. Onun gibi ondan gitmek...
"Kara Kız'ına ulaşırsan benden ona selam söyle. Çünkü o artık yok! Şunu da ilet ona; gidenler ve kalanlar birdir. Elbet bir gün kalanlar da, gidenlerden olacak." aralarındaki gerginliğe son veren yanlarına ulaşan garson oldu.
"いらっしゃいませ*をご**しますか? メインディッシュのテーブルを*ってもいいですか、アラスタさん? "
(Hoş geldiniz efendim, ne alırdınız? Ana yemeklerden size bir masa hazırlatabilirim Arasta Hanım?)
"*は*かに**に**です! あなたたちは*たちのテーブルを**します。"
(Çok açım gerçekten de! Siz bizim masayı donatın.)
Garson başıyla onayladıktan sonra gülümseyip bakışlarını camın ardındaki manzaraya çevirdi. Disneyland tam ayaklarının dibindeymiş gibi görünmesiyle hayallere dalmıştı.
Ne vardı ki, orada sevdiğiyle eğlenmenin tadını çıkarabilmek? İkisi de birbirinden gidenler tarafındaydı. Kim kalacaktı? Kim kalması için neden verecekti, derken hayallerinden sıyrılmasına neden olan yanı başında kahkaha atan Alper oldu.
Telefona her ne geldiyse katıla katıla gülüyordu. Nedeni anlamayarak kaşlarını çattı. "Neye bu kadar gülüyorsun?"
Alper başını ekrandan kaldırıp görmesini sağlayarak önüne çevirdi. Okan'ın çığlık çığlığa pencereden bedeninin sarkıtılmasıyla yalvarışını duyarken kendini tutamayarak kahkaha attı.
"Yemin ederim ki bir daha o yasaklı kelimeyi söylemeyeceğim yenge. Allah çarpsın ki söylemeyeceğim! Dilim kopsun yenge!" bedeninin yarısı dışarda kaldığı gibi yalvarıyordu.
"Ee, nasılmış pencere aşağısı? Güzel manzarası var mı?"
Nefes, arka kısmı gösteren pencereden sallandırmaya devam ediyordu.
Okan korkuyla aşağıya göz atarken bir kez daha korkuyla kalbi göğsüne çarptı. "Herkese rezil oldum be? Korumalara bile maskara olduk, iyi mi?"
Videoyu sonuna kadar izlerlerken Alper her çığlığında daha gürce kahkaha patlatıyordu. Videoyu atan kardeşi Aslan'dı. Arada kendi sesi de videoda yayılıyordu. Kendini ve diğerlerini de kadraja alırken Serçe'nin tedirgin hissiyle sakin oluşu bir aradaydı.
"O üç gün içinde dönmeliyiz ve Okan'a verdiği cezayı yerine getirmemek için üstüne gitmeliyiz. Ben bunu nasıl kaçırdım ya! lan var ya ben de orada olacaktım!" derken hem kendine kızıyor hem de kahkaha atmaya devam ediyordu.
"Yapma bebeğim ya! Yazık Okan'a. Kim bilir nasıl korkmuştur?" Arasta'nın evham yapmasıyla kaşlarını çatan Alper "AZ BİLE ONA!" diye bağırmıştı. "Ona üzülme bir daha!" kıskançlığı tüm iliklerine kadar yayıldı.
"Sana ne? O benim en iyi..."
"Sakın!" diye uyararak sözünü kesti. Deli bakışlarını fark eder etmez diline kadar gelen kelimeleri yuttu. Önünde hâlâ sallanan parmağı geriye iterken "Parmağını çek!" diye çıkıştı.
"İdeal en iyi arkadaşın Nefes, Okan değil anlaşıldı mı?"
"Kıskanma bebeğim kıskanma! Sen de en iyi köle idealimsin." diyerek sırıtmış ardından yanaklarından bir makas almıştı. Öfkeyle homurdanan Alper yanaklarında olan elleri geriye iterken yemekler masaya yerleştirmeye başlamıştı bile. Yemeği gören gözleri anında canlanırken çoktan Alper'i unutmuş önündeki lezzetlere odaklanmıştı.
"Yine unutulduk!" diye imayla karışık sitem ettikten sonra eline çatalı alıp önündeki yemeğe batırmıştı. Sabahtan beri aç olan midesi bayram ederken tüm yorgunluğu bir çocuk gibi yiyen Arasta'yı izleyerek son bulmuştu.
?
Hep bir gidenlerden hep bir kalanlardan olmak istedim. İkisi bir arada olamayacağını anladığımda ise sadece kalanlardan olmuştum. Benden çok gidenler olmuştu. Annem, babam, Uygar, Pelin... Şimdi ise kalanlardan değil de gidenlerden olmak istiyordum. Çünkü hiçbir şey eskisi değildi. Ne ben artık eski Nefes'tim ne de hayat aynı hayattı.
Geride bırakamayacağım bir sorumluluğum, bir anneliğim, kızım vardı. Ondan kalan tek yadigâr... Bana emanet ettiği pek çok şey olmasına rağmen Aden kadar önemli değildi hiçbiri. Benim tek varlıklarım Pelin, Aden ve kardeşim dediğim adamlardan ibaretti.
Mal, mülk, şan şöhret benim için önemsizdi. Bu ev, Meclis, arabalar benim için bir değeri yoktu. Lakin maddi dereceden olmasa bile manevi açısından çok değeri vardı. Çünkü onların hepsi bana Uygar'ın varlığını hatırlatıyordu.
Benden gidenler ve bende kalanlar...
Gitti, kaldım.
Gitti, hayatım bir anda değişti.
Benim hayatım üç kez değişti. Dördüncüsüne o kadar yorgundum ki, değişmemesi için kendimden bile vazgeçebilirdim.
Ben artık onun küçük kız kardeşi, canının içi değil onun yokluğuyla olgunlaşmak zorunda kalan bir kadındım, anneydim.
Bana manevi armağan bıraktığı kızının annesiydim...
Nefes Güneş
Hâlâ okulun odasında dikilen Nefes arkasına dönüp giden çocukları fark ettiği an onlara seslenerek durdurdu. "Çocuklar iki dakikalığına bekleyebilir misiniz?" iki çocuk da şaşkındı. Gözleri korkuyla açılırken tereddüt içerisinde kalakalmışlardı. Ardından Mert beye ve kızına doğru dönerek kızının yanaklarına öpücük kondurdu. Anne kızın sevgisine imrenerek bakan çocuklar ise kalplerinde bir çatlamaya neden olmuştu.
"Bizi iki dakikalığına yalnız bırakır mısınız?" der demez kızının kulağına doğru eğildi. "Beni dışarda bekle olur mu bebeğim? Ben bir sorunlarını öğrenip yanına geleceğim. Daha sonra da askeriyeye uğrayabiliriz?"
Aden'in gözleri duyduklarıyla parladı. Başını hızlıca onayladığı gibi Mert beyle beraber odanın dışına çıktılar. Odada iki çocukla yalnız kalırken ikisinin gözlerindeki hem korkuyu hem imrenmeyi görebiliyordu.
"Tuğkan sendin değil mi?" diyerek eliyle sarı saçlıyı gösterdi. Sarı saçlı çocuk kekelercesine "E-vet." derken titremeye çalıştı. Tuğkan'ın önüne geçen Caner bir abi korumacısıyla dik durmaya çalıştı.
"Ne yapacaksın? Dövecek misin? Kızından özür diledik işte, bırak bizi!" terslercesine çıkışırken korktuğunu saklamaya çalışır gibiydi.
Caner'den duyduklarıyla kaskatı kesilirken içten içe hallerine üzülmüştü. Kendini hemen toparladı ve boylarına doğru eğildi. Gözlerinin içine bakarak içten bir şekilde tebessüm etti. "Evet, doğru ben onun gerçek annesi değilim." çocuklarının şaşkınlığı daha da büyüdü. Birbirine kısa bir süre bakarak tekrardan Nefes'e döndüler.
"Ama öz evladım kadar onu çok seviyorum. Ve onun yüzüne bu gerçeği hiç vurmadım, neden biliyor musunuz?"
Gözleri merakla bakmaya başladığı gibi 'ne' dercesine başlarını salladılar. Nefes ikisinin ellerinden korkutmamaya çalışarak tuttu. "Çünkü anneliğin sevgisi o çocuğu doğurmasa da etkilidir. Ayrımcılık yapmaz. Kendi canından sayar, korur. Kollar. Canı yansa benim iki katı yanar ve siz onu kanadından kırmak istediniz. Elinize ne geçti peki?" bakışlarını yere eğdi her ikisi de.
"İnsanların hep bir zaafları ve zayıf noktası olur çocuklar. Bunu kullanan genelde kötü insanlar olur. Kötü çocuklar değil. Çocuklar hep masumdur. Kalpleri güzelliklerle doludur. Aklılarına giren kötü insanlar olur. Siz o kötüleri dinleyen çocuklar mısınız yoksa masum olanlardan mı?"
Her ikisi de aynı anda bağırdılar. "Hayır!"
Nefes gülümsedi. Elleri yanaklarını buldu. "Aferin size. Kimsenin zaafını ya da zayıf noktasını kullanmak yok, anlaştık mı? Ve bir daha özür dilenecek hareketlerde bulunmayın. Sizin hayatınız belki çok güzel olabilir ama karşı tarafın hayatı sizin kadar güzel olmayabilir. Önyargı her zaman insanı kırar. Şimdi söyleyin bakalım hatanızı anladınız mı?"
Bir kez daha başlarını olumluca salladılar. Yüzlerinde bu sefer ise mahcupluk vardı. Nefes ayaklandı. Müdür odasının kapısını açtığı gibi iki çift göz onu buldu.
Nefes, Tuğkan ve Caner 'e samimi bir tavırla göz kırpıp "Biz hatamızı anladık Mert bey. Bir daha yapmayacaklarmış." dediğinde, Mert bey tedirginliği üzerinden atarak rahatladı.
"Aden, biz özür dileriz. Yaptığımız hataydı." içten bir şekilde diledikleri özrü kabul eden Aden yanlarına iki adımla ulaşıp kocaman sarıldı.
"Hatalarınızı anladığınıza sevindim." diyerek ayrıldı. Annesine sevgiyle bakarken bir kez daha anlamıştı. Babasının ne kadar doğru karar verdiğine.
"Nefes abla gerçekten harika bir anne. Çok şanslı bir çocuksun Aden." dedi Tuğkan özenerek.
Aden bilgin bir tavırla saçlarını arkaya savurup özgüvenle "Tabi ki! Ama annem daha şanslı. Çünkü benim gibi mükemmel mi mükemmel, harika mı harika bir kız sahip." dedi gülümseyerek.
Nefes yarım ağız tebessüm ederken diğerleri kahkaha atıyorlardı. Göz kırpışına bile hayran olduğu kız, onun bu dünyadaki en güzel şansıydı.
Aradan geçen birkaç dakika sonra Aden, annesinin elinden tuttuğu gibi bahçeye çıkarırken kocaman sarılmıştı. Nefes bu ani gelen sarılışın nedenini anlamayarak yerinde kalakalırken Aden'in sevinçle söylediği sözlerle kucağına almıştı.
"Herkesin hayatında bir duanın karşılığı gibisin anne. O kadar seviyorum ki seni... İyi ki benim annemsin. Bir insanı, sözlerinle bile öyle güzel değiştiriyorsun ki büyüyünce sana benzemek istiyorum."
"Ben seni daha çok seviyorum." diyen Nefes'le 'kim daha çok seviyor' kavgasına başlamadan yürümeye başladı.
"Ee, rutin kavgamız?" hüsranla soran Aden, hevesi kursağında kalmış gibi bozguna uğramıştı.
"Kavga yok."
"Yaşlanmışsın Nefes Hanım!" bir tavırla söylenirken burun kıvırmıştı. Nefes'in kaşları havaya doğru kalktı.
"O niye ve ne alaka?"
"Seninle şöyle ağız tadıyla didişemiyoruz da ondan!" Nefes burnunu sıktığı gibi huysuzca söylenmeye başladı. "Pinokyonun burnu gibi ne sıkıyon anne? Burnum uzamaz benim!"
"Burnun çok havadaydı da, indireyim dedim." okulun bahçesinden ayrıldıkları sıra Aden'i kucağından indirirken yolun kenarında saklanmaya çalışan birkaç muhabiri fark etti. Her zaman ki kullandığı yönden başka yöne ilerlerken Aden'in de dikkatini çekmişti.
"Anne, ne oldu? Biri mi bizi takip ediyor?"
Nefes kaşlarını çatıp kızının elinden sıkıca tuttu. Temkinli adımlarla yürümeye devam ederken ara ara arkaya bakıp duruyordu.
"Hayır bebeğim. Hadi gidelim biz." kızına doğru zorlukla gülümsedi. Aden şüpheyle arkaya bakmaya çalışsa da annesinin hızlı adımlarıyla bu mümkün olmuyordu.
"Sonay teyze hâlâ orada mıdır anne?" içine yerleşen şüpheden kurtulur kurtulmaz konu açarken karşıdan gelen taksiyi durdurup arkaya bindiler.
"Bilmiyorum annem." diye cevapladığı gibi şoföre gidecekleri yeri söyledi. Ardından Aysun'un işini sonraya bırakmak istemeyerek telefonunu cebinden çıkardı ve rehbere girdi.
Nefes Güneş:
Banu hâlâ avukat eksikliğiniz var mı?
Avukat Banu Danpolat:
Evet, Nefes Hanım. Hem de çok acil!!
Nefes Güneş:
Sevindim. Çünkü aranan avukat ayağına geldi. Bu numaraya ulaş. Gerisi sende.
Avukat Banu Danpolat:
Bu kadar çabuk mu? Tamam, tamam hemen arıyorum. Hızır gibisin.
Nefes Güneş:
Torpil geçme sakın. Ciğerini bilirim senin. Başından iş savmak için yapamayacağın şey yok senin!
Ekrandan bakışlarını ayırıp telefonu kapattığında kızına doğru dönerek "Sonay komutanı bakıyorum çok özlemişiz?" dedi yalan bir imayla.
"Çok hem de?" ellerini yukarıya kaldırarak coşar gibi bağırdı. "Anne bu arada işlerin yok mu bu saatte?" masum bir meraklı gibi söylerken ellerini indirdi.
"İşlerim hep var ama benim önceliğim hep sensin. Meclis biraz daha bekleyebilir. Zaten teyzenin dönüşünü bekliyorum. O gelir gelmez beş dakikam bile boş geçmeyecek."
"Şehir de değiştirecek misin, peki?" umutsuzca dudak büktü. Melül melül olan bakışları annesinin gözlerine dikti.
"Haftada üç dört gün, evet." dediğinde kendisi de bu durumdan hoşnutsuzdu.
"Desene gözlerim yine pencereden gölgeni arayacak."
"Bebeğim bunu her seferinde yapıyorsun. Her seferinde aynı tepkiyi vermekten sıkılmadın mı?" bedenini kendine doğru çekerek sarıldı.
"Yo... Niye sıkılayım ki? Ezberim kuvvetleniyor işte!"
Nefes'in dudakları hafifçe kıvrıldı. Başının ucuna dudaklarını değdirirken kokusunu ciğerlerine saldı. Aden'le anne kız gibisinden daha fazlasıydı. İki iyi sırdaş ne kadar dostluğuna bağlıysa onlarda öyle bağlıydı birbirine.
"Seneye ezberini sakla. Türkçe, matematik derslerinde işine yarayacak."
"Konuyu her seferinde derslere getirmesen olmuyor zaten! Nefes Güneş, karşında bir deha var!" kaşlarını çatarak diklenirken Nefes 'bak sen' dercesine gözlerini kıstı. "Ezber mezber bizlik değil! Kafaya girilen her bilgi bir daha çıkmıyor! Bir kere de anlıyorum ben, anladın mı Nefes hanım?"
Başını salladı muzipçe. "Adımla hitap edilmeye başladığımıza göre karşımda gerçekten bir bilmiş var. Ama Aden Hanım senin karşında da koskoca Nefes Güneş duruyor. Hani, diyorum ki hafife alınmasak mı? Senin giderin bana az gelir. Senin daha çokkkkk çalışman gerek." derken saçlarını karıştırmış yukardan bilgin bir edayla bakınıyordu.
Aden koltukta kıpırdanarak bir bacağını koltuğun üstüne yanmasına yasladı. Elini de çenenin alt kısmına yaslarken ciddi bir tavırla sordu. "Çok merak ederek soruyorum? Sana kim katlanır? Çünkü arada bir egon tutuyor da. Çekilmez hale dönüyorsun. O egona söyle de aşağıya insin biraz. Çok da yükseklik iyi değildir. Bir an da düşer müşer maazallah. Sonra kaldıramayız."
"Sen annenle maytap mı geçiyorsun Aden'cim? Bu sözler seni çok aşan sözler. Kim öğretiyor sana bunları ha, bebeğim?" ciddi durmaya çalışarak kızgınca hesap sorarken alnına ufak fiske attı.
"Sana kim 'bebeğim' diyorsa o?"
"Bebeğim, sakın teyzene çekme!" dedi uyarır gibi. "Alışveriş manyağının teki. Dudaklarında ruj olmadan kahvaltıya bile inmez. İnsanı deliye döndüren davranışları var. Ayrıca çok açtır." şuan dediklerini Arasta duysa canından bezdirir, bir ömür söylenirdi. Allah'tan yanında değildi de rahat rahat söyleyebiliyordu.
Aden, annesine doğru bön bön baktı bir süre. "Anne farkında mısın, biraz önce teyzemi yerden yere gömdün. Hiç iyi tarafını anlatmadın bile. Arkasından kötü kötü konuşmak oluyor mu? Seni, teyzeme söyleyeceğim."
"Anneye tehdit ha, Aden hanım? Yaz bunu bir kenara." parmağını öne doğru salladı 'sen çok fena bir şey olmuşsun' dercesine.
"Ben tehdit etmem! Yaparım!" göğsünü kabarttı. Küçük parmakları saçlarına gitti.
"Hakketten kim öğretiyor sana bunları? Gidip silkeleyesim var." kınarcasına önüne döndü. Başa çıkamayacağını bildiği halde uğraşıp duruyordu. Hoşuna da gidiyordu bir bakıma.
"Teyzem." dedi geniş geniş sırıtırken. Gülümserken dişleri öne çıkmıştı. Nefes sahte bir kızgınlıkla kaşlarını çattı. Sertleşen bakışlarıyla bir süre gülümseyen gözlerine bakınca yavaş yavaş yumuşamaya geçiş yaptı.
"O teyzen var ya, o teyzen!" derken 'e' leri uzatmıştı kinayeyle. "Bu aralar çok kaşınıyor."
"Hani ya hani ya o kız nerde?" şarkıdan kendine eğlence çıkaran Aden, oturduğu yerden dans etmeye çalıştı. Ellerini arada annesinin yanaklarına gidip geliyordu. Başını iki yana salladığı anda şarkının diğer nakaratını da söylemeye başladı.
"Hani ya hani ya kanın yerde! O şimdi kimseye güvenmiyor. Bıraktı oluruna direnmiyor."
Nefes, kızının şen şakrak haline öyle güzel gülümsüyordu ki, o gülüşte sanki tüm annelerin gülümseyişi vardı. Gülümseyen gözleri ışıl ışıldı. Küçücük olabilirdi ama kalbi yetişkinlerden daha masum ve iyiydi. Bu masumluğunu hiç kaybetmesini istemeyen Nefes kızına kollarını sararak saçların arasına uzun uzun buseler kondurdu.
Nefes gücünü kızından, korkusuzluğunu da Uygar'dan almıştı. Arasta ise tam merkezindeydi.
Eğlenceli geçen yolculuk askeriyenin önünde son bulurken ilk inen Aden oldu. Ardından Nefes de inince Aden'in koşarak bahçeye ilerlediğini görünce arkasından sesleniyordu ama Aden dikkatini koşmaya o kadar çok vermişti seslendiğini duyamamıştı.
"Aden!" bir kez daha bağırdığı sırada karşısına çıkan Sonay Komutan sayesinde duraksamıştı. Nefes hızlı adımlarla yanına ilerlediğinde Sonay Komutana baş selamıyla karşılık vermişti.
"Özlettiniz kendinizi Nefes kızım. Arayı bu kadar uzatmayın bu sefer." ciddi duruşundan ödün vermeden ilk azarını göstermişti Sonay.
"Annemin bitmeyen işleri son bulmuyor ki, gelelim Sonay teyze." diye sitem eden Aden kollarını göğsünde bağdaş yaptı. Sonay kısa bir süre Aden'e gülümseyerek bakarak boyuna doğru zorlanarak eğildi.
"Aden!" diye bağırdı Nefes. "Gelir gelmez ilk cümlen anneyi şikâyet etmek mi?"
"Evet." dedi rahatça.
"Sen gerçekten teyzene çekmişsin Aden!" diye kınayarak göz devirdi.
"Siz muhabbetinize devam edin anne. Ne de olsa çok uzun zaman oldu görüşmeyeli? Bir ton azar yemen konular var Sonay başkandan. Ben Bilal abime gidiyorum." annesinin tek kelime etmesine müsaade vermeden kaçarcasına içeriye koşarken Sonay gür bir kahkaha patlatmıştı.
"Bilal yontulmamışta ne varsa, her çocuk onun yanına koşuyor."
"Çocukları çok seviyordur?" dedi hâlâ ayaktayken. Bunu fark eden Sonay ise eliyle odasını işaret etti. "Ayakta durmaya gerek yok. Odama geçelim. Yoksa tüm askerler birazdan başına toplanacak." dediğinde etrafına kısa bir göz gezdirdi.
Nefes de donuk ve tepkisiz ifadesiyle kendisine bakmamaya çalışan askerlere uzun uzun bakındı. Birçoğu meraktan bakmaya çalışır gibiydi. Tekrardan Sonay'a dönüp sessiz bir cevapla başını salladı.
"Aden baya büyümüş? Çok da güzel bir kız çocuğu haline gelmiş?" odaya giriş yapana sessiz kalmak yerine konu açan Sonay, sesine burukluk eklemişti.
"Güzelliği teyzesinden almış gibi." diye sessizce mırıldandı Nefes.
"Bence annesinden aldı." dedi Sonay, Nefes'i kastederken. "Uzaktan biri görse 'Bu annesinin kızı.' derler. Uygar'a tek bir yönden benziyor. O da gülüşü."
"Peki, hangisinin gülüşü daha güzel?" diye sordu odaya giriş yaparken. Kararsızdı bu yönden aslında. İkisinin gülüşü içini sımsıcak ediyordu, onu biliyordu sadece.
"Aden'in." diye fısıldayıp koltuğuna oturdu. Nefes de öndeki koltuğa otururken kapı bir asker tarafından hızla açıldığı gibi masanın üzerine iki kahve konulmuştu bile.
Nefes şaşırmıyordu bile. Çünkü alışkındı bu duruma.
"Onun gülüşü insana yaşama sebebi veriyor. Dudaklarına bulaşan gülüşü umut verici." diye söze devam etti.
"Uygar sayesinde o umuda sahip oldum. Karşıma çıkmasaydı hayat nasıl olurdu bilmiyorum."
"Hayatı hayat yapan zaten sevdiklerimiz Nefes. Sırtımız onların omuzlarına dayalı ve bu duyguyu herkes yaşayamaz. Bu hayatı çekilir hale getiren sevdiklerimiz... Sen bu konuda çok şanslısın Nefes. Erkenden yaşadın bu güzel duyguyu. Ben senin kadar şanslı değildim. Kaybettim mi üst üste kaybettim. Benim yanımda kimsem yoktu. Ama senin yanında dostların vardı Nefes kızım."
Gözlerine bulaşan hafif hüznü kahvesinden yudumlayarak silmeye çalıştı. Nefes'in donuk ve tepkisiz kalışının nedenini çok iyi biliyordu. Bir anda kendisi de çok büyük kayıplar vermişti. Tek dayanağı Aden olmuştu. Şimdi ise kaybettikleri bir bir geri dönüyordu.
"Bilal abi duymasın bunları?" dedi hafif imalı bir tavırla. Sonay arkasına yaslandığı sıra bahçede koşturan Bilal'le, Aden'i fark etti. Nefes'in de bakışları bahçeyi bulurken kahkaha atışları kulağına doluyordu.
Ard arda çalan telefonla bakışlarını bahçeden çeken Nefes telefonun ekranına baktı. 'Doğan arıyor' yazısını görür görmez meşgule verirken yine çalmaya başladı. Tekrar tekrar meşgule atarken en son çare açmakta buldu.
"Efendim Doğan?" sesi yine donuktu.
"Aden iyi mi?" sesi telaş doluydu. Nefes dudaklarını düzleştirdi. Sonay hâlâ bahçeye bakınıyordu.
"Yeni mi haberin oluyor?" tersledi.
"Nefes! Tek bir soru sordum? Düzgün bir cevap veremez misin?"
Gözlerini sabırla yumdu. Bazen hata yaptığını düşünüyordu. Acaba hiç o işlere kalkışmasaydı, daha iyi mi olurdu? Doğan'ın bu denli hislerini açık edeceğini hesaba katamamıştı.
"Aden iyi bu bir. İkincisi benim sorumu cevapla!" dedi keskin bir dille. Sonay'ın da dikkatini çekmişti.
Telefonun diğer ucundan nefes çekme sesi yankılandı. "Evet." diye cevapladı. "Eve uğramam gerekiyordu, döndüğümde herkes telaş içindeydi."
"Anladım." dedi uzatmayarak.
"Neredesin? Yanınıza geleyim?"
"Poligonda." dedi bıkkın bir sesle.
"Ne?" anlamayarak sorarken Nefes daha da açtı. "Serkan'a söyle seni getirsin. 'Gelme.' diyeceğim halde geleceğini biliyorum."
"Beni biraz olsun tanımana sevindim Nefes." der demez Nefes telefonu kapattı. Sorgular gibi bakışları üzerinde hissederken "Doğan." dedi kısaca.
"Yeni mi?" diye sorarken kaşları çatılıydı. Başıyla onayladı Nefes.
"Senin için önemli birine benziyor? Sen değer verdiklerin hariç kimseye tahammül edemezsin." diye tespitte bulununca anında itiraz etti.
"Bir hiç sadece." diye sessizce mırıldadı. "Bir hiç."
"Bir 'hiç'e benzemiyor ama..."
"Ankara'ya ne zaman geldin?" konuyu değiştirmekle çözümü buldu. Sesi istemsizce sert çıktı.
"Bir haftalık için gelmiştim. Sen arayınca da uçuşumuzu yarına erteledim."
"Öyle mi? Söyleseydiniz, bir dahaki sefere gelirdik?"
"Çok konuşma Nefes!" azarlar gibi çıkıştı. "Asıl gelmeseydin o zaman öfkelenirdim. Uzun zamandır uğramıyorsun Aden'in dediği gibi! Çarparım bir tane sana!" elinin tersi gösterdiğinde Nefes'in dudakları iki yana kıvrılmıştı.
"Sustum başkanım, tamam." Dedi tebessümle pes ederken.
"Başkan olan sensin ben Komutanım." dedi yanlışı düzelterek.
"Doğru. Ama hâlâ tanımayanlar var."
"Zamanla tanıyacaklar." dedi Sonay bir abla edasıyla.
Ben daha doğduğumda kalanlardan olmuştum. İlk önce babam gitmişti. Kaldım... Hayatım elimden gitmişti yine de kalan taraf olmuştum. Çünkü gidenler ardında kalanlar bırakıyordu. Ben gitmek istedim, kalanlardan olmamak için gidenlerden olmak istedim. Fakat gidemedim... Babamın geride bıraktığı tek ben değildim, annem de vardı.
Annemi de kalanlardan seçen hayat bir gün annemi de benden almıştı. Gidenler ve kalanların arasında kalmak nedir sizce? Hem gitmek isteyip hem de kalmak istediniz mi? Ben istedim.
Çok istedim hem de?
Onu gördüğümden beri kalmak istedim. En çok istediğim şeyi bir kalemle üstünü çizmiştim. Bir gün o da gidecek gibiydi. Davranışları o yöndendi. O giderse ben de gidebilecek miydim peki?
Ya kalanlardan olmak istesem yine de gidenlerden olmayı seçer miydi?
Herkes benden gitti. Bir tek onun gidişini görmek istemedim. Bu hikâyede iki kalan olması için elimden geleni yapacaktım. Bu yolun kalışı olacaktı ama gidişi olmayacaktı.
Gitti, gitmek istedim.
Kaldım, ikinci bir gidiş oldu.
Yine kalmak istedim, üçüncü bir gidişi ona yakıştıramadım...
Doğan Akın
Kafasını karıştıran Karahan beyden sonra evden hızla ayrılmış ve Nefes'in yanına gitmek için evine gelmişti ama gördüğü kargaşayla endişelenmeye başlarken eli bir anda telefonunu bulmuştu. Nefes'le mesafeli bir şekilde konuştuktan sonra soluğu askeriyede almıştı.
Eline bir anda silahla kalakalan Doğan zorlukla yutkunurken Nefes'in yüzüne afallayarak bakıyordu. Ne yapmak istediğini anlamayarak tekrardan elindeki silaha bakarken kendini poligonun ortasında buldu. Tam karşısında ise hedef tahtası mevcuttu.
Kulaklarına takılan kulaklıkla Nefes'e yeniden döndü. Bakışları bu sefer sertti. "Bu ne?" anlamsız bir soru sorduğunda ise Nefes düz bir tavırla yanıtladı.
"Silah."
"Öyle mi?" dedi yapay bir şaşkınlıkla. "Ne işe yarıyor peki Nefes Hanım? Ben bilmiyorum da affedersiniz." yalan bir mahcupla söze devam etti.
Nefes gülecek gibi oldu. Ardından eski donuk haline geri döndü. "Hedef tahtasını vurmaya yarıyor Doğan. Elindeki kuru sıkı bir silahtır. Korkma yani, can acıtmaz, yakmaz."
Doğan kinayeyle kaşlarını havaya kaldırırken bir "Ha!" nidası bıraktı. "Bilmiyordum gerçekten Nefes Hanım. Hedef on iki mi olmak zorunda?" oyununa devam etmişti, hoşuna da gitmiyor değildi.
"Kesinlikle." dedi ve önünden çekildi. 'Buyurun.' dercesine gözleriyle hedef tahtasını gösterdi. Doğan silahı hedef tahtasına doğru hizalayarak gözlerini kıstı. İki parmağı tetiğe giderken başparmağı silahın ucundaydı.
Gözüne kestirdiği sayıya atış yaparken poligonda çok şiddetli bir ses yankılandı. Nefes memnun bir edayla dudaklarını kıvırdı. "İlkine göre iyi, iyi." dedi hedef olan sayıya bakarken. "Ama daha iyisi olmalı?"
Eline bir silah aldı ve tetiği saniyeler içerisinde çekti. Hedef on biri gösterirken Doğan'a kısa bir göz attı.
"Ne oldu biraz önce?" yapay şaşkınlığı gerçeğe dönüştü. Gözleri kocaman olurken dudakları aralanmıştı.
"Biraz önce bir yarışı başlattın Doğan Akın! Mermiler bitene kadar yarış devam edecek. Şimdiden çok keyif almaya başladım."
"Haksızlık." diye sertçe itiraz etti. "Sen bu işte ustasın. Bense daha yeniyim. Bu tam bir hile!"
"Söz, arada bilerek ıskalayacağım ama hedefim hep on iki olacak." der demez bir atış daha attı. Geriye çekildi ve yarışı başlattı. Bugün Nefes için epey eğlenceli olacak gibiydi.
"Aman ne büyük bir lütuf! Iskalama!" dedi göz devirirken. "Madem bir yarış başlattın? Hakkını vererek yap!" bir el ateş etti. Hedef altıydı.
"Yenilmeye hazır ol!" diyerek bir ateş daha etti. Hedef on iki. "Hatta bir iddia koyalım ortaya?"
"İddiayı sen kazanacaksın ve bundan kesin eminiz ikimizde. Başka bir şey koy ortaya." dedi, bir el ateş daha etti. Hedef beş.
"Yenilene bir ödül. Kazanana bir ceza o zaman. Ödül ve cezayı biz değil Aden ve diğerleri seçecek. Ve bu seçilen ödül ve cezayı ikimizde birbirimize söylemeyeceğiz. Bir bakarsın senin ödülün bana ceza olarak döner. Benim cezam da sana ödül olarak döner." göz kırpıp bir el ateş açtı. Hedef on.
"İsabet ettiğimiz sayılar ise puanımız olsun. En çok puanı alan kazanır." bir el ateş etti. Hedef yedi.
"Güzel." diye mırıldandı ve yarışa sessizce devam ettiler. Hedef on iki.
YARIM SAAT SONRA...
"Mızıkçılık yapma Doğan yeniliyorsun işte."
"Mermi bitmedi Nefes Hanım. Yarış hâlâ devam ediyor." derken daha çok hırs yaparak hedefini on iki yapmaya çalıştı. Atış seslerini duyan askerler ise pür dikkat yarışan çifti izliyorlardı. Kimisi Doğan yanına kimisi ise Nefes'in tarafına geçmişti.
Doğan'ın tarafında olan taraftarlar gördükleri puan karşısında kaygıyla dudaklarını ısırsalar da son saniyesine kadar gaz verip duruyorlardı.
"Berabere." dedi son atışını atarken. Kolunu indirdi, silahı kenardaki yerine bırakırken tam karşısına geçti. İki rakip taraftarları ise çığlık çığlığa ıslık çalarlarken Aden aralarından sıyrılarak annesinin kucağına doğru koştu.
Gözlerindeki zafer sevinciyle alayla dudaklarını kıvırırken Doğan da kollarını indirmiş silahını bırakmıştı. Kulaklarını da çıkarırken sert çenesini ovalamıştı. "Hani on iki hedefin şaşmazdı?" derken sesi alay doluydu.
"Dediğim gibi bilerek ıskalarım ama hedefim hep on ikidir."
"Nefes başkan oley! Nefes başkan oley!" diye zaferle bağıran Aden'le birlikte her iki taraftarlar da Aden'e katılmıştı.
"Ee, kim kim ne alacak? Beraber kaldığımıza göre?" ukalaca sırıttı.
"Arasta ve Alper'in uçağı inmiştir. Eve geçelim, onlar karar verecekler Aden'le birlikte."
"Güzel bir yarıştı. Sayende antrenman da yapmış oldum." halinden gayet memnun gibiydi.
"Yorucu bir gündü benim için. Gidip dinlemek istiyorum." dediğinde arkasına dönmüş Doğan'ı beklemeden askeriyeden çıkış yapmıştı.
?
Hiç gitmeyecek olanlardan gitmek zorunda kaldınız mı? Onu bırakıp gittiğimde ardımda hiç kalanlar bırakamamıştım. Çünkü gidenlerden, giden olmuştu. Biz dört kişi birbirimize görünmez bir bağla bağlıydık. Gidenlerden veya kalanlardan hiç olamamıştık ama birimiz bizden öyle bir gitmişti ki... Ardından birer birer gider olmuştuk. Tek biri vardı kalanlardan. Bize en çok ihtiyacı olan kişiyi, kardeşimizi hiç düşünmeden bırakıp gitmiştik.
Bu hayatta bazen bencil olmak gerekiyordu. Bazen hayat bizi bizden sürükleyip başka yönlere fırlatırdı.
Biz hiç gidenlerden olmak istememiştik.
Uygar'ın gidişi hepimizi yıkıma uğratsa da biz hiç gidenlerden olmamalıydık. Şimdi ise eskisi gibi olmaya çalışıyorduk ama birimiz eksikti. O olmadan nasıl birleşebilirdik, bilmiyordum. Döndüğünde biz kalanlardan olmak için çabalayacaktık. Ve bu kalanlara bir kişi daha eklenecekti. Hepimizi bir araya getirecek kişi Doğan olacaktı...
Gitti, gittik...
Döndüm, gidenler iki olmuştu.
Kalmayı seçtim, yıllar sonra dönenler oldu...
Gözlerinde gördüğüm duygular diğer hislerinin önündeydi, farkına varamamışım... En çok canımı yakan, gözlerindeki duygu olmuştu. Sanki hiç gitmemişim gibi... Sanki hiç terk etmemişim gibi gözleri eskisi gibi bakıyordu...
Alper Sarıkamış
"Oğlum seni öldürürüm yeter lan izlediğin!" Alper gelir gelmez her zaman ki çocukluğunu yaparak Okan'la uğraşırken bir yandan da bahçede koşturup duruyordu. Elinde salladığı telefonun ekranında Okan'ın videosu açıktı ve attığı çığlıkları tüm herkes duyuyordu.
"Demek 'yenge' lafını yasaklatılacaksın? Ama bilmiyor musun Okan'cığım? Ben asla 'yenge' demekten vazgeçmem. Bana da yalvarsana yengeme yalvardığın gibi."
"Sektir git şuradan Alper! Kim yolladı lan bu puştta videoyu? Demedim mi lan size o videoyu imha edeceksiniz diye?" Aslan ve diğerleri kahkaha atmaktan karınları ağrımış kendilerini yere atmıştı. Serçe ise Okan'ı durdurmak adına peşinden koşuşturuyordu.
"Aa, niye öyle diyorsun Okan! Ne güzel anın oldu işte!" Arasta'nın arkasına sığınarak yumruğundan son anda kurtulmuştu. Kahkaha atmaya devam eden Arasta ise omzunun üstünden arkasına korkak gibi saklanan Alper'i izliyordu.
"Sen de bırak beni Serçe! Şuan çok sinirliyim sana patlarım!" öfkeli gözlerle gözlerine baksa da Serçe geri çekilmemişti. Kollarının arasına girmiş göğsünden durdurmaya devam ediyordu.
"Alper kardeşim, arkanı kolla. Her an korkudan salabilirsin." yerden kalkmadan alayla sırıtmaya devam eden Aslan'a doğru uçmamak için zor duruyordu. Öldürücü bakışlarını bir süre Aslan'ın üzerinde tutup tekrar Okan'a çevirdi.
"Amma abartın ha, Okan'ım. Değer miydi şimdi tüm korumaların önünde çocuk gibi koşturmak?" Arasta'nın sağ omzunun üstünden başını dışarıya çıkartarak kınarcasına cıklarken Okan'ın eline aldığı ayakkabının tekiyle başını geriye çekmiş ve olanlar olmuştu.
Arasta kafasına yediği darbeyle baygınlık geçirerek yere düşerken ağzının içinden Okan'a okkalı bir küfür patlatmıştı. "Okan senin gelmişini..."
Alper kucağına yığılan Arasta'yla öfkeli bakışlarını Okan'a doğrulturken iki adımla yanında bitmişti. Kahkahası bıçak gibi kesilen Aslan ise yerden bir hışımla ayaklanmış ve endişe içinde Arasta'nın yanına koşmuştu.