Rüzgâr, ormanın içinden uğuldayarak geçiyordu. Yağmur artık ince bir perde gibi değil, yüzü acıtan bir bıçak gibi yağıyordu. Elif, Cem’in kolunu omzuna almış, adımlarını kararlılıkla atıyordu. Her adımda toprağa saplanan ayakları, neredeyse çekilmez bir ağırlık hissediyordu ama pes etmedi. Serdar önde ilerliyor, elindeki pusulaya bakarak yön veriyordu. “Bir kilometre kaldı,” dedi nefes nefese. “Dayanın, oraya ulaşmamız gerek.” Elif, Cem’in yüzüne baktı. Gözleri yarı kapalıydı, dudakları morarmıştı. “Cem, benimle kal, ne olur. Az kaldı, tamam mı?” Cem güçsüzce başını salladı. “Ben… bırakmam seni, merak etme.” “Elif, biraz yavaşla!” diye seslendi Serdar, arkasına dönmeden. “Enerjini tüketme, daha oraya girmemiz gerekecek.” Ama Elif’in içinde öyle bir güç vardı ki, artık o sadece kendi

