8.Bölüm: Depo

2215 Kelimeler
Playlist: Sezen Aksu - Git ****  Arabadan indikten sonra derin bir nefes aldım. Kafamı kaldırıp havaya baktığım zaman şuan ki ruh halimi temsil eder gibiydi. Bir an güneş açıyorsa diğer an fırtınalar kopacakmış gibi kararıyordu, siyahlara bürünüyordu.  İçli bir şekilde nefesimi alıp bıraktıktan sonra ellerimi çırpıp her ihtimale karşı bileğimde duran lastik tokayı alıp saçlarımı topladım. Hangi ara yanımdan uzaklaşıp az öteye gitmişti bilmiyorum ama biraz ilerimde olan Taylan'a doğru yürümeye başladım. Bir kaç adımdan sonra yanına varmıştım zaten. Caner'le bir konu hakkında konuşuyordu. Taylan yanına gittiğimi fark ettiği zaman elini Caner'in omzuna koyup "Sana dediklerimi yap aslanım" deyip iki defa üst üste vurdu;  'yaparsın sen' der gibi.  Tek kaşımı kaldırıp Taylan'a baktım, ona baktığımı fark edince o da iki kaşını kaldırıp ardından çattı, derin bir nefes alıp bana arkasını döndü ve kapının önünde duran korumalara bakmadan, ona verilen selamı dahi almayıp içeri girdi.  Yanımda duran Caner  "Bence daha fazla sinirlendirme onu ve içeriye geç, bu kadar adamın içinde durduğunu görürse çıkar bu sefer hıncını buradakilerden çıkarır" diye ciddi bir sesle konuştu etrafta gözlerini gezdirirken. Tek kaşımı kaldırıp Caner'e baktım ardından gözlerimi etraftaki korumalara çevirdim. Hepsinin başı dik bir şekilde önlerine bakıyordu, benim olduğum tarafa değil başlarını çevirip bakmak, yan gözle bile bakan yoktu. Sanki ben burada değilmişim gibi davranıyorlardı.  "Emin misin Caner, bir çevrene bak bakalım kim bana bakıyor?" diye alayla konuştum.  Taylan'ın gizli yürüttüğü toplantılar, işler bu depoda olduğu için 7/24 korunuyordu buralar sıkı bir şekilde. Taylandan izinsiz kuş dahi uçmuyordu, yere düşen yapraktan dahi haberi oluyordu Caner'in ve Taylan'ın. "Ab-" Caner bana tam cevap verecekken aramızda bir zil sesi yükseldi. O zil sesi Caner'in telefonuydu. 'Eminim ki arayan Taylan' diye haince konuşup, hayali sırıtan iç sesime sövgülerimi ilettikten sonra Caner'e geri döndüm. Ben iç sesimle tartışmaya dalmışken Caner telefonu açmış konuşuyordu.  "Evet yanımda"  "........."  "Ne yapacaksın?"  "............."  Yüzü önce garip bir şekil aldı ardından karşı taraf her ne dediyse yüzünü buruşturup "Tamam bağırma cazgır karılar gibi, karı kılıklı. Ben söylerim ona" diye sinirli bir şekilde konuşup telefonu kapattı. Bir parmağını kulağına sokup sertçe sallamaya başladı.  "Şu karı kılıklı nerden çıktı ki karşıma amına koyayım. Hay senin ben sesine sokayım kulağımı siktin, ses tellerini siktiğimin çomarı." diye sinirli sinirli konuşuyordu sessizce. Onu duymamam için homurdansa da söylediklerinin hepsini duymuştum. Gülmemek için dudaklarımı sertçe birbirine bastırıp başımı başka bir tarafa çevirdim. Her ne kadar dudaklarımı birbirine bastırsam da gülmeme engel olamamıştım.  " Gülme!" Caner gülmemem için beni uyarsa da onun yüz ifadesi aklıma tekrar geldiğinde bu sefer kahkahama engel olamadım. Her kahkaha atmamda kaşlarını çatan Caner artık sabrı kalmamış gibi sertçe söylenip yanımdan geçip gitti. Ne kadar güldüğümü bilmiyordum ama gözyaşlarımın akması, bıçak yaramın daha derin bir şekilde sızlaması ve tekrardan kanamasıyla baya zorlanmış olduğumu ve zamanın geçtiğini anlamıştım.  Hangi ara yere çöküp, ellerimi karnıma sarıp, gülmeye başladım bilmiyorum ama Murat'ın başımda durup, kaşlarını kaldırıp öylece beni seyretmesiyle koptuğum bu dünyadan tekrar dönüş yapmıştım.  "Eflin hanım?" dedi soru sorarcasına daha doğrusu 'siz yerde neden bu şekilde kahkaha atarak oturuyorsunuz' demek istemişti. Derin bir nefes alıp, "Efendim Murat?" diye onu cevapladım ben de.  "Az önce Taylan Bey beni arayıp sizi onun yanına götürmemi istedi. Bende o yüzden sizi bekliyorum yaklaşık on beş dakikadır." diye aydınlattı beni.  Caner'in gidişinin ardından on beş dakika geçmişti ve bu 15 dakika içinde yere çöküp tabiri caizse hunharca gülmüştüm. Derin bir nefes alıp göz pınarlarımdaki ıslaklığı sildikten sonra çöktüğüm yerden ayağa kalktım. Ayağa kalkmamla gözlerimin kararması aynı anda oldu. Sendeleyip Murat'ın kollarına doğru düştüm. Murat kollarımı tutup ayakta durmama yardımcı olurken diğer yandan adımı telaşla tekrarlayıp iyi olup olmadığımı sorsa bile ona cevap verecek gücü kendimde bulamıyordum. Yer ayaklarımın altından kayıyordu adeta. Ellerimi başıma götürüp sertçe sıvazladım, baş dönmemin durması için. Biraz bekledikten sonra iyi olduğuma karar verip doğrulduğum zaman gözlerimin tekrardan kararmasıyla 'az önce ki doğrulmanı tamamen unut Eflin aferin' der gibi, baş dönmem kendini hatırlattı. Başım geriye doğru düştü. Murat'ın ve Taylan'ın telaşlı sesini duysam bile göz kapaklarımı kıpırdatıp açacak gücüm yoktu. Bu sıra da bir elin bacaklarımın altından ve bir elin sırtımdan geçip beni kendi sıcaklığına doğru bastırdığını hissettim. Göz kapaklarım güvenli ve sıcak bir yer bulmanın rahatlığıyla tamamen kapanıp bu andan soyutladı beni.  ******  Sanki 50 katlı bir binanın en yüksek noktasından kendimi boşluğa bırakmışım gibi bir etki vardı üstümde. Öylesine boştum, öylesine korkaktım ki göz kapaklarımı bu lanet dünyaya açmaya korkuyordum. O binanın en yüksek katından düşmek, o kadar boş hissettiriyordu ki bir boşluk ancak bu kadar anlam kazanabilirdi.  Ben o boşluğun en güzel ve en anlamsız boşluğuydum. Sanki göz kapaklarımın üstünde tonlarca ağırlık var gibiydi, açamıyordum. Bir kaç denememde başaramayınca olduğu gibi bıraktım. Bir yandan da bulunduğum yeri kavramaya çalışıyordu zihnim. Yumuşak bir yerde uzanıyordum, bir yandan da sağ elimde bir bant varmış gibi elim ağırdı ve ağrıyordu. Bilincim yavaş yavaş yerine geliyordu sanki. İlk önce yumuşak bir yerde uzandığımı kavradı algılarım, ardından loş bir ışıkta olduğumu anladım; göz kapaklarımın altından hafifçe sızan bir ışık vardı.  Bir kaç denemeden sonra galip gelen ben oldum. Göz kapaklarım titrekçe gözlerimi terk edip yukarıya doğru kıvrılınca siyah bir tavan karşıladı gözlerimi. Nerde olduğumu bilmiyordum ama sağ çaprazımda telefonla konuşan Taylan'ı fark ettim önce ardından sağ elimdeki serum iğnesini. Elimin acısı ve ağırlığı bundandı. Derin bir nefes alınca aldığım nefes göğüs kafesimde tıkanıp beni öksürmeye itti. Sertçe öksürmeye başlayınca sol tarafımda keskin bir ağrı hissettim nefesimi kesecek kadar derin ve keskindi üstelik. Benim öksürdüğümü duyan Taylan hızla yanıma doğru geldi. Gelmesi zaten bir kaç adım sürmüştü bir yandan da telefonda konuşan kişiye "Sonra konuşuruz" dedikten sonra hızla kapatıp sağ tarafımda olan komodinin üstüne hızlı bir şekilde attı ve elini başımın altından geçirip beni yukarı doğru kaldırdı. Bir eliyle beni tutarken diğer eliyle başımın altında ki yastığı ayarladıktan sonra beni yastığa geri bıraktı, ardından seri bir şekilde sürahiden su doldurup bana içirmek için üstüme doğru tekrardan eğildi. Elini başımın altına koyup su içmem için destek oldu bana. Kuruyan boğazımdan ve çatlamış dudaklarımdan geçen su bana iyi gelmişti. Saatlerdir o kavurucu güneşin altında çekirdek çitleyipte susamış gibiydim. İçtiğim su geçtiği yerleri önce sızlatıp sonra serin bir ferahlık bırakmıştı.  "Neden ağır bir hastalık geçirmişim gibi bu kadar ilgilisin bana karşı." diye alayla mırıldandım. Sesim öyle boğuk ve tarazlı çıkmıştı ki kendi sesimden dolayı yüzümü buruşturup üst üste yutkunmaya çalıştım. Yutkunmam ağrıyan boğazıma hiç iyi gelmese de yutkunmadan da yapamadım sesimden dolayı.  "Yorma şimdi kendini sonra hesaplaşacağız seninle." diye ifadesiz bir şekilde konuştu.  O konuşurken bir yandan da bulunduğum ortamı inceliyordum. Üstünde yattığım yatakta 5 kişi yan yana yatabilirdi. Duvarda ise Taylan'ın evindeki gibi boydan boya harika tasarlanmış bir dolapla çevrilmişti. Yerdeki halı, duvardaki resimler ve camlı filmlerle kaplı cam. Sağımda ve solumda iki küçük komodin ve sol çaprazımda kalan bir kapı vardı sanırım banyoya açılıyordu o kapı. Bulunduğum oda çok modern ve sade döşenmişti. Duvarlar siyaha boyanmıştı, camın olduğu kısımda ki manzara ise yeşil ormana bakıyordu. Ormana baktığım zaman Taylan'ın gözlerine bakmışım gibi hissettirdi. Bu oda depoda kaldığı zamanlarda kullandığı odaydı. İlk defa görmeme rağmen sanki bir çok defa görmüşüm gibi aşinaydı odanın her bir ayrıntısı.  "Sen şimdi uslu bir şekilde burada serumun bitmesini bekliyor ve yatıp dinleniyorsun ben de gidip şu orospu çocuklarının ifadelerini alıyorum." Son söyledikleriyle birlikte gözlerinin içi ışıl ışıl parlayıp, yüzünde şeytani ve sadistçe bir gülüş belirdi. Bu ifadesinden ilk defa korktum. İrislerindeki dehşet beni ürküttü. Söylediklerini bitirdikten sonra bir kaç dakika yüzüme bakıp itiraz etmemi beklemeden odadan çıktı. Çıkmadan önce de başıma Caner'i ve Murat'ı dikti.  "Sanki küçük bir çocuğum ve sizde benim bakıcımsınız, başıma dikti gitti vay anasını." diye homurdandım başımda bekleyen iki adamın yüzüne bakıp. Caner ve Murat ağızlarını açıp tam bana bir şeyler söyleyecekken -başımı şişireceklerini bildiğim için- serum iğnesinin olduğu elimi hızla kaldırıp "Tek kelime dahi etmeyeceksiniz ve beni Taylan'ın olduğu yere götüreceksiniz. Özellikle sen Caner, eğer itirazını duyarsam Taylan'ın kulağına bir şeyler çıtlatabilirim. Bu çıtlatacağım şeyler hem Taylan'ın hoşuna gitmez hem de senin" deyip haince güldüm. Bu gülüşümün açılımı 'yiyorsa itiraz et bak bakalım ne yapıyorum ' du. Yüzümdeki gülüşü anlayan Caner sertçe yutkunup "Yenge eğer öyle bir şey yaparsan bende senin yaptıklarını abiye söylerim" deyip o da karşılıklı kozunu paylaştı benimle.  "Söyle ben öyle ya da böyle paçamı kurtarırım ama senin için aynı şeyi söyleyemem bence bu işte ikimiz de zararlı çıkmadan uzlaşalım Caner'ciğim " gıcıkça konuşup güldüm. Caner söylediklerimden ve yüzümdeki bu gıcık gülüşten hoşlanmayıp yüzünü buruşturup sertçe bakmaya başladı.  "Boşuna köpeğin kediye baktığı gibi bakma işlemez. Hadi Murat sende yardım et şu yataktan çıkmama yat yat sıkıldım, şiştim." deyip Murat'a çemkirdim. Çemkirmeme karşılık tek kaşını kaldırıp "Tabi Eflin Hanım, yardım edeyim ama siz yaralısınız ve yaranızı zorlamamanız gerekiyor. Sabah zaten haliyle çok zorladınız bari şuan rahat rahat uzanıp dinlenin" dese de onun itirazlarını dinlemeden üstümdeki pikeyi usulca kaldırıp bacaklarımı yataktan sarkıtıp ayaklarımın yere değmesini sağladım. Dikiş attıklarını tahmin ettiğim yaramdan bir sıvı aktığını hissedince derin bir soluk aldıktan sonra kendimde ayağa kalkacak gücü hissettiğim zaman yataktan usulca kalktım. **** Yazar Ağzından; Yavaşça üzerlerine yürürken hafiften yan bir gülüş takınmış, hafifçe kıkırdıyordu. Bu onun üzerinde korku verici bir hava yaratıyordu. Sanki yaptığı çok doğal bir şeymiş gibi masaya yaklaştı ve eline aldığı kerpeten ile tam şerefsizlerin önünde durdu. "Kimse ama kimse benim kızıma laf atamaz." felsefesi vücudunda hâkimiyetini kurmuş olacak ki hiç acıma göstermeden onların tırnaklarına yöneldi önce.  Bir çocuğun pamuk şeker yerken ki hazzıyla tutuşmuş vücudu, tırnakların yere düşerken çıkardığı ses ile kat be kat artıyordu. Yalvarmaları katiyen dinlemiyor onlara kulaklarını kapamıştı.  Acıdan bayılacak dereceye gelen, adamlıktan nasibini alamamış o iğrenç varlıklara baktı ve aklına gelen sadist fikirlerle oldukça haz doldu. Ateşte ısınan demiri beklerken adamlarından onların üstlerinde ki gömlekleri çıkartmalarını istedi. Kırmızı görmüş boğa misali kızmış demir, sırtlarında yuva bulurken asla solmadı yüzünde ki gülümse. Durmayacaktı, duramazdı. Onların her acı çekişinde ki attıkları Anka misali çığlıklar zihnini dolduruyor, onu kendinden geçiriyordu.  İşkencelerine son hız devam ederken, hangi ara yanına geldiğini bilmediği Caner "Abi seni durdurmak istemezdim ama bu kadar yeter" dedi. Bir süre sonra bir şeyler hissetmeyi kesmiş, onu kendine bırakmıştı. Bundan hoşlanmayan Taylan ise sinirle şerefsizleri erkek organlarını onların bilinci açıkken kesip, pişirdikten sonra onlara yedirmişti. Ve her seferinde "Size öyle bir ders vereceğim ki her gün ölmek için yalvaracaksınız, tıpkı şuanda da olduğu gibi. Ama sizi öldürmeyeceğim. Ölüm sizin için bir kurtuluş ben sizi hayattınızdan edeceğim, size öyle bir ders vereceğim ki değil o siktiğim zihniyetinize o iğrenç şeyleri yakıştırmak, dişi sineğe bile bakamayacak hale geliceksiniz. Onların deli gibi çığlık atmalarını, yalvarmalarını göz ardı etmişti. Bunu yaparken bir yanı mutlu olsa bile diğer yanı kusacak raddeye gelmişti. Odadaki bir çok kişi bu görüntüye dayanamayıp depodan çıkmış, diğer çıkmayanlar ise olduğu yere çmküp istifra etmişti. Bunlardan birisi ise Canerdi.  İşini bitirdikten sonra şöylece onlara bakıp " Size, sizi öldürmeyeceğim ama ölmek için her gün yalvaracaksınız demiştim. Bu size öyle bir ders oldu ki siz her gün, her dakika ölüp dirileceksiniz." dedikten sonra hepsinin yüzüne tükürmüş yaptığı işkence boyunca bilincini kapatmış olan Taylan işi bittikten sonra algılarını açmış çevresine şöylece göz gezdirdikten hemen sonra oradan ayrılmıştı. Bu iğrenç ve mide bulandırıcı ortamdan.  Eflin'in ağızından: Elimi yarama bastırdığım anda sargı beziyle birlikte gelen acıyı hissedince yarama dokunmaktan vazgeçtim, seri ve sert adımlarla benden uzaklaşan Taylan'a yetişmeye çalıştım. Orda olduğumu görmemişti, sinirden gözü kararmış bedeni uyuşmuştu biliyordum, tanıyordum onu. O mide bulandırıcı anlarda kendimi zor tutup sakinleştirebilmiştim. Ona yetişmeye çalışırken zorladığım yaram tekrardan sızlayınca derin bir nefes alıp sertçe ayaklarımı yere vurup, kollarımı birleştirip bekledim sızlayan yaramı umursamadan. Bu duruşum annesine istediği pamuk şekerini aldıramayıp küsen, kızmış bir kız çocuğu gibi hissettirse de üstünde çok durmadım. Beni nasıl fark etmişti bilmiyorum ama benim durduğumu fark ettiği zaman iki yanında sallanan kanlı ellerini sertçe yumup, yumruk haline getirdikten sonra hışımla bana dönüp üstüme doğru hızlıca gelmeye başladı. Genişleyen burun deliklerinden hızlı nefes alıp verdiği belli oluyordu. Bu duruşu, onu çok sinirlendiği anlarda olurdu. Hangi ara duvarın dibine gelmiş ve ellerimi arkamda ki duvara bastırıp elimin altındaki taş duvardan destek almıştım bilmiyorum ama bir kaç adım kala yumruk yaptığı ellerini sağ ve sol tarafımdan uzatıp sertçe avuç içleriyle duvara vurdu. Vuruşuyla birlikte deponun duvarlarında yankılanan ses kalbime bıçak batmış gibi bir etki bıraktı. Bu sesten ürken bedenimin ürpermesine engel olamayıp gözlerimi sıkıca yumup yutkundum. Duruşu 'ben tehlikeyim' diye bağırıyordu.  "Ne zaman bana bıçaklandığını söyleyecektin?" Sakin ama bir o kadar da fırtınaların koptuğu sesinden bunlar döküldüğü zaman, vücudumda ki gelip geçen titremeye engel olamadım.  Konuşmama izin vermeden tekrardan konuştu.  "Kollarımda yığılıp kaldın. Orada beni ne kadar korkuttuğun hakkında ne bir fikrin ne de bir zikrin var Eflin! Ben seni sapa sağlam sanırken sen bıçaklanmış kan kaybetmiş ve yaranı hırpalamıştın ve yaralanan sen değilmişsin gibi o siktiğimin bahçesinde dakikalarca kahkaha attın! Sikeyim Eflin! Öldüm ben!" Her söylediğiyle birlikte avuçlarını sertçe duvara vuran Taylan beni korkutuyordu.  Ağzımı açıp bir şeyler söyleyecektim ki vazgeçip sustum. Kaç saniye ya da kaç dakika öyle sustuk bilmiyorum ama tekrardan o konuştu.  "Bir şey söylemeyecek misin?  Kendini savunmayacak mısın?"  Ormanı andıran yeşil gözleri şimdi zifiri bir geceye dönmüştü. Ben onun ormanını yakmış ve irislerini siyaha boyamıştım. Ben koca ormanımı katletmiştim sani. Sadece bu gün için değil ben şu bir ay içinde cayır cayır yanmasına sebep olmuş ve bunu görememiştim. Sertçe yutkunup kafamı arkamdaki duvara bastırdım.  "Senin için endişelenmem umrunda değil, değil mi?" Sesi şimdi yıkık harabelerde yaşayan o umutsuz çocuklar gibi çıkmıştı ve bu canımı yakmıştı.  Ben ona bir şey diyemedim. Ben ona kendimi savunamadan o arkasını dönüp gitti.  Ben ona gitme diyemedim, öyle kırıktı ki gitme diyemedim.  Giderken "Seni evine Murat o burada değilse Caner bıraksın" diye mırıldanıp gitti.  Giderken benden bir kaç parça alıp gitti.  **** 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE