DİP -2-

2344 Kelimeler
Banuçiçek kıyafetlerini ve kitaplarını dolaplara yerleştirdikten sonra kısa bir duş alıp saçlarını kuruttu. Karnı acıkmaya başlamıştı, evde de hiçbir şey yoktu, mecburen köyün bakkalına inecekti. Üzerine bir hırka geçirip cüzdanını aldı ve lojmanının kapısını kilitleyip toprak yola çıktı. "Kaybolmak mı köpeklere yem olmak mı daha korkunç acaba?" diye düşündü görkemli meşe ağacının yanından geçerken. Muhtarla gelirken yolu hatırlaması için birkaç işaret belirlemişti aklında. Bu ağaç da onlardan biriydi, "Doğru yolda olduğuma göre köpeklere yem olmak daha korkunç herhalde." Caminin minaresini görünce köy meydanına yaklaştığını anladı. Kısa bir yokuş çıktı ve kendini köy merkezinde buldu. Meydanda top oynayan çocukların yanından gülümseyerek geçti ve meraklı bakışlar arasında kahvehaneye yaklaştı. "Hayırlı günler." dedi. Kahvenin hemen hemen hepsinden aynı şekilde cevap aldı, "Bakkal arıyorum, nerede olduğunu tarif edebilir misiniz acaba?" diye ekledi. "Caminin arka sokağında, şuradan geçersen daha yakın." dedi yaşlı amcalardan biri parke taşlı sokağı göstererek. "Peki, çok teşekkür ederim." Adam hafifçe başını salladı. "Kimsin, kimlerdensin? Daha önce görmedim seni köyde." dedi biri. "Yeni öğretmenim." dedi, "İsmim Banuçiçek. Okulu elden geçirdikten çocukları görmek için ailelerle tek tek görüşeceğim. Daha iyi tanışırız o zaman." Köylü kendi arasında bir şaşkınlık mırıltısı geçirdikten sonra birkaç kişi hayır dileklerini iletti. Banuçiçek iyi günler dileyip yaşlı amcanın gösterdiği sokağa gitti. Bakkaldan kendisine birkaç gün yetecek alışveriş yaptı ve geldiği yoldan lojmanına geri döndü. Kapının önünde onu bekleyen bir asker vardı. Kamyonu boşaltanlardan biriydi. İsminin Hamza olduğunu hatırladı. "Buyrun, bir sorun mu var?" dedi Banuçiçek. "İyi akşamlar, Banuçiçek hanım." dedi asker ona dönüp, "Teğmenimiz Uğur, sizi karakola yemeğe davet etti." Banuçiçek bir gün içerisinde ne kadar şaşırabileceğini düşündü. Asker devam etti, "Gökalp komutanım sizden bahsetti biraz. Teğmenimiz de hem sizinle tanışmak hem de ağırlamak için davet etti." diyerek konuyu biraz daha açtı. "Çok teşekkür ederim fakat ben kendime bir şeyler almıştım. Zahmet vermeyeyim size." "Estağfurullah." dedi asker kısık bir sesle, "Sizi almak için gönderildim. Lütfen kırmayın." dedi. "Peki... Müsaadenizle şunları içeri bırakayım." Asker kapıdan çekildi. Olanları tepeden dürbünle izleyen Gökalp bu konuşmanın bu kadar uzun sürmesine anlam veremiyordu. Alt tarafı Hamza gidip, öğretmeni alıp karakola getirecekti. "Hayırdır aslanım?" dedi Kıdemli Başçavuş Fırat Sungur. Gökalp toparlandı ve esas duruşa geçti, "Rahat, rahat. Hayırdır dedim?" "Hiç komutanım. Öylesine bakıyorum." dedi Gökalp. "Öylesine okulu mu dikizliyorsun ulan?" Sakalsız yüzünü ovuşturdu ve babacan bir ifadeyle güldü, "Önce Uğur Teğmenin aklına girip öğretmeni buraya çağırtıyorsun, sonra okulu izliyorsun." Tok bir kahkaha attı, "Vuruldun mu aslanım yoksa?" "Olur mu öyle şey komutanım? Kız geleli daha üç saat olmadı." "Bu iş saate mi bakar ulan? İsterse üç dakika olsun." Yeniden güldü, "Neyse, çıkar yakında kokusu." Gökalp'in sırtını sıvazlayıp yanından ayrıldı. Gökalp dürbünü bırakıp odasına gitti. "Görevde vurulmak eyvallah da, insana vurulmak mümkün değil." diye mırıldandı kendi kendine. Hamza yanında Banuçiçek ile karakola girdi. "Teğmenin odası burası." dedi ve kapıyı hafifçe tıklattı. İçeriden onay gelince kapıyı açtı, "Komutanım, öğretmen hanım geldiler." "Al içeri, aslanım." dedi. Hamza başıyla bir selam verdi ve odadan dışarı çıkıp Banuçiçek için kapıyı ardına kadar açtı. "Buyurunuz." dedi. Banuçiçek derin bir nefes alıp içeri girdi. "Merhaba." dedi heyecanını bastırmaya çalışarak. "Merhaba, Banuçiçek hanım. Hoş geldiniz." Genç teğmen ayağa kalktı ve kapıya kadar ilerleyip Banuçiçek'in elini sıktı, "Şöyle geçebilirsiniz." "Teşekkürler." dedi ve teğmenin gösterdiği yere oturdu. "Ben Teğmen Uğur Yılmaz. Birkaç gün önce haberiniz gelmişti, sabırsızlıkla bekliyordum gelmenizi." "Gelişimin bu kadar ses getireceğini düşünmemiştim." dedi ve gülümsedi Banuçiçek. Teğmen Uğur da aynı şekilde gülümsedi. "Uzun süreden sonra atanan ilk öğretmensiniz. Nasıl buldunuz buraları?" "Doğruyu söylemek gerekirse, atandığım yer ilk açıklandığında endişelenmiştim. Benden daha iyi bileceğiniz üzere etrafı terör bölgeleriyle sarılı bir coğrafya burası. Ben ise doğma büyüme İstanbulluyum. Okumak dışında hiç çıkmadım oradan." "Nerede okudunuz peki?" "İzmir." Teğmen yeniden gülümsedi. "Evet, Batıdan gelen memurlar için bölge biraz zorlu. Burada duramayıp da istifa edenleri çok gördü bu gözler... Sadece öğretmenlikte değil, her meslek grubunda." "Haklısınız, bölge zorlu. Ama buradakiler de çocuk, eğitime, aydınlanmaya ihtiyaçları var. Biri gelip bunu yapmalıydı. Ben seçildim." dedi. "Çocuklar çok şanslı." dedi teğmen. Biraz daha sohbet ettikten sonra odanın kapısı tıklatıldı, "Gel." Odaya iki asker girdi. Biri Gökalp idi. "Hoş geldiniz öğretmen hanım." dedi tanımadığı asker. Banuçiçek ayağa kalktı ve tanımadığı askerin elini sıktı. "Hoş buldum." "Ben Kıdemli Başçavuş Fırat Sungur." "Banuçiçek Balkır." "Memnun oldum." Fırat Sungur, teğmen ve uzmandan yaşça çok daha büyüktü. Her hareketinden babacan ve cana yakın bir insan olduğu anlaşılıyordu. Kırlaşmaya başlamış saçları ve yüzündeki birkaç kırışıklık görüp geçirdiği yılların izleri gibiydi. Başçavuş, Banuçiçek'in karşısındaki sandalyeye oturdu. Kızın gözleri Gökalp'e döndü. Askerin bakışları üzerindeydi. "Merhaba." dedi gülümseyerek. Asker hafifçe baş selamı verdi. "Tanışmıştık zaten Banuçiçek hanımla." dedi. Banuçiçek de onu başıyla onayladı ve yerine oturdu. "Hedefleriniz neler peki? Nasıl bir yol izleyeceksiniz?" dedi teğmen. "Öncelikle okulu elden geçirmem gerekiyor. Öğretimin başlamasına üç hafta var. İki haftada okulu halledip, kalan son hafta ailelerle görüşmek ve çocukların bir şeceresini çıkarmak istiyorum. Mevcut sayıya ya da yaş gruplarına göre sınıflar ve alanlar oluşturmayı planlıyorum. Muhtarla görüşmemde kimi çocuğun çok uzakta bir okula gittiğini, kimisinin ise hiç okul yüzü görmediğini öğrendim. Açılacak olan okulda altı yaşını geçmiş bütün çocukları toplayacağım. Belki mevcuda göre haftanın birkaç günü de altı yaşından küçükler için etkinlikler düzenleyebilirim. Elimden geldiğince bütün çocuklara, hatta gençlere ulaşmaya çalışacağım. Bu cevherleri kansızlara yem etmeye niyetim yok, hepsi vatanına bağlı, namuslu birer Türk genci olacak. Başka şansımız yok." "Hay ağzına sağlık, kızım!" dedi Başçavuş coşkuyla. Banuçiçek kocaman bir gülümsemeyle Başçavuşa döndü. O esnada göz ucuyla Gökalp'i gördü. Belini hafifçe yasladığı masada pür dikkat kendisini dinliyordu. "Çocukların çok şanslı olduğunu söylemiştim." dedi teğmen. "Biz de elimizden geldiğince çocuklarla yakın olmaya çalışıyoruz. Bazen köyün içinden geçerken şeker, çikolata dağıtıyoruz." dedi Başçavuş. "Evet, en son iki ay önce de futbol maçı düzenlemiştik." diye ekledi teğmen. "Bazı çocuklar spora çok ilgili. Bilginiz olsun." dedi Gökalp. Odaya girdiğinden beri neredeyse ilk kez konuşuyordu. "Çocuklarla ilk görüşmemden sonra ilgi alanları ortaya çıkacaktır. Hepsiyle teker teker ilgileneceğim." dedi Banuçiçek, yine tatlı bir gülümseme eşliğinde. "Bu planlarınızı gerçekleştirirken yardıma ihtiyacınız olursa biz buradayız." dedi Teğmen. "Evet, hele de Gökalp... Çok yardımcı olur." dedi Başçavuş, yüzünde munzur bir ifadeyle. Gökalp adını duyunca hafifçe irkildi ve gözleri yeniden kızın gözleriyle birleşti. "Tabiki de, elimden geldiğince yardımcı olurum." Kızın yeşil gözlerinde tatlı bir parıltı belirdi. "Ee, kızım... Memleket neresi?" dedi Başçavuş Fırat. "Göçmenim... Baba tarafım Bulgaristan, anne tarafım Selanik." "Gidiş geliş yapıyor musunuz?" "Ailem yapıyor... Oradaki ata topraklarına sahip çıkıyorlar. Ben ise hiç gitmedim." "Bulgaristan'ın neresi?" "Deliorman. Eski bir Türk bölgesidir." diye yanıtladı Banuçiçek. Teğmen birkaç saniye düşündü. "Afşar boyundansın yani? Yoksa... Çepni misin?" "Afşarım." Başçavuş yine babacan bir ifadeyle güldü. "Afşar kızları güzel olur derler, haklılarmış." Banuçiçek hafifçe pembeleşti. Bu durum Gökalp'in dikkatinden kaçmadı ve onu çok eğlendirdi. "Teşekkürler." diye mırıldandı Banuçiçek. "Artık yemeğe mi geçsek?" dedi ve ayaklandı teğmen. Uzman ve Başçavuş da ayağa kalkıp esas duruşa geçtiğinde Banuçiçek de ayağa kalktı. "Rahat, beyler. Rahat." Teğmen Uğur Yılmaz, fazlaca gençti. Dinamik ve atılgan bir Türk askeri olduğu gözünden anlaşılıyordu. Banuçiçek, teğmenin esmer yüzünün ortasında parlayan çelik mavisi gözleri görünce, karşısındaki düşman olmayı hiç istemeyeceğini düşündü. O bakışlar, paramparça edecek gibiydi. Teğmen Uğur, kapıdan çıktıktan sonra durup Banuçiçek'e yolu göstermek için bekledi. O esnada muhabereden bir asker teğmeni çağırdı. "Uzman, Banuçiçek hanımla ilgilen." dedi teğmen ve askerle birlikte muhabereye ilerlediler. "Burdan." dedi Gökalp. Banuçiçek karakolun kapısından çıkacağı sırada durdu, gözleri şehit panosuna takılmıştı. Panoda 36 şehidin resmi vardı. Banuçiçek her şehide tek tek bakarken ve gözleri daha çok dolarken Gökalp kızın yüzüne baktı. Kızın kaşları hafifçe çatılmıştı, yeşil gözlerinde bir alevin parladığını görür gibi oldu Gökalp. "Hasan Tunç... Devremdi. Birlikte yetiştirilmiştik." diye mırıldandı Gökalp, "Ondan sonraki bütün şehitler... Hepsiyle omuz omuza çarpıştım. Kardeştik." On sekiz şehide tek tek baktı Gökalp'te. "O hainler... Kanlarında boğulurlar umarım." Gökalp acı içinde hafifçe gülümsedi. Her şehitten sonra düzenlenen operasyonla, daha fazla terörist öldürmüşlerdi ama içi hiçbir zaman soğumamıştı. Bir Türk, dünyaya bedeldi. Bütün şehitlerin acısını içinde saklamıştı, her zaman kinini diri tutmuş, asla unutmamıştı. Çünkü unutursa, asıl o zaman ölürdü arkadaşları... Her sabah, şimdi Banuçiçek'in yaptığı gibi o panonun önünde durup, o gencecik yüzleri, o güzel çehreleri, o harika Türk gençlerini izlerdi. Her sabah amacını hatırlar, ülküsünü tekrar tekrar zihnine kazırdı. "Yemekhaneye geçelim artık." dedi elini hafifçe Banuçiçek'in beline koyup kızı yönlendirirken. Bedenine yapılan bu ihlal Banuçiçek'in irkilmesine sebep olsa rahatsız etmedi. Başıyla hafifçe onayladı Gökalp'i. Başçavuş'un bıyık altından sırıtışını gören Gökalp, elini hemen çekti kızın belinden. ~~ Yemekten ve teğmenin odasında birer kahve içtikten sonra Banuçiçek kalkmak için müsaade istedi. "Nasıl isterseniz, Banuçiçek hanım. Tanıştığıma çok memnun oldum." "Ben de, Uğur bey. İyi akşamlar." Teğmen Uğur gülümsedi ve kızın elini sıktı. "Çok iyi oldu, çok. Bir sıkıntın olursa hemen gel, tamam mı kızım?" "Tamam, Fırat bey... Şey... Fırat abi. Çok teşekkür ederim." Başçavuş başını onaylarcasına salladı ve sevecen bir şekilde kızın elini sıktı. "Başçavuşum... Hamza'ya söyleyin bıraksın Banuçiçek hanımı lojmana." dedi teğmen. "Teğmenim, izniniz olursa ben bırakabilirim." diye atıldı Gökalp. Başçavuşun yüzünde yine o munzur ifade belirdi. "Olur, daha iyi olur hatta." dedi teğmen. "Çok teşekkür ederim ama zahmet etmeyin lütfen. Kendim gidebilirim." dedi Banuçiçek. "Olmaz öyle şey." diye cevapladı Gökalp. Sonra teğmenle gözgöze geldi ve boğazını hafifçe temizleyip devam etti, "Saat geç oldu..." Kızla göz göze geldi, "Köpek falan çıkabilir." Battığını hissediyordu. "Peki, gidelim o zaman." dedi Banuçiçek. "Gidelim." dedi hafifçe. Banuçiçek yeniden iyi akşamlar diledi ve teşekkür etti, Gökalp esas duruşta bir baş selamı verdi ve odadan çıktılar. Koğuşun kapısında muhabbet eden askerler, aniden susup pür dikkat komutanlarını izlediler. "Kokuyu aldınız mı?" dedi biri. "Ne kokusu lan?" "Havadaki aşk kokusu kardeşim. Mis gibi koktu ortalık." Askerler gülüştü. "Yok oğlum, bizim komutanın tek aşkı G3'ü. Gece bile onunla yatıyor bence." "Abartma diyeceğim de... Günde en az üç kere temizliyor tüfeğini." "G3'ün tahtını sarsacak biri geldi desenize." "Yenge ateş etmiyordur umarım." "Yengeyi bilmem de, ikisinin arasında bir ateş olduğu kesin." "Pek farkında değil gibiler." "Bizim komutan fena... Kanas'a baktığı gibi bakıyor kıza." Banuçiçek kendilerine bakan bir koğuş askeri fark etmişti. Önlerinden geçerken tatlı bir sesle iyi akşamlar diledi. Hepsi bir ağızdan karşılık verip esas duruşa geçtiler ve hemen ardından nefeslerini tutup komutanlarının tepkisini beklediler. Komutanları çatık kaşlarla onlara dönünce, hepsi aynı anda koğuşa girdiler. "Al işte, sabahın dördünde eğitim bakışıydı bu. Nerde görsem tanırım." "Yok oğlum... Götünüzden kan alacağım bakışıydı. Net." Banuçiçek ve Gökalp karakoldan okulun lojmanına giden yola çıktılar. Sessizlik içinde yürüyorlardı. "Teşekkür ederim." diye başladı Banuçiçek. "Çok sık teşekkür ediyorsunuz, gerek yok Banuçiçek hanım." "Kendimi mahçup hissediyorum." Gökalp bakışlarını Banuçiçek'e çevirdi, "Ailemden uzakta... Çok uzakta geçirdiğim ilk gecem de, ilk akşam yemeğim de hiç uzaktaymışım, yabancıymışım gibi hissettirmediniz. Bunun için çok teşekkür ederim." Gökalp yavaşladı. "Yabancı değilsiniz zaten." Gülümsedi Banuçiçek. Gökalp ciddiydi. Banuçiçek'in ilk gördüğü an sanki ömrü boyunca tanıdığı birini görür gibi olmuştu. O tanıdık ve güzel çehreye hayatının her saniyesinde bakmış gibi hissediyordu. Ancak kızın bahsettiği hayat hikayesinden yollarının hiç kesişmediği belliydi. On yıldır askerlik mesleğinde, iki buçuk yıldır bu şehirdeydi. Daha önce de yine doğuda, başka bir sınır karakolundaydı. Gökalp, Banuçiçek'e ona fazlasıyla tanıdık geldiğinden bahsedecekti fakat vazgeçti. Zamanı değildi. On dakika daha yürüdükten sonra lojmanın kapısındaydılar. "Görevim burada sona eriyor." dedi Gökalp. Aslında görevi hiç sona ermiyordu, nefes aldığı her saniye bu vatan için çırpınmaya, bu vatanın üzerindeki fertleri korumaya devam ediyordu. "Vaktiniz varsa çay ya da kahve ikram etmek isterim." Gökalp birkaç saniye düşündü. "Karakoldan beklerler... Yine de çok teşekkür ederim. Başka sefere." "Peki, iyi geceler." dedi gülümseyerek Banuçiçek. "İyi geceler." Banuçiçek lojmanın kapısını açtı fakat Gökalp yerine mıhlanmış gibi duruyordu. Banuçiçek de durdu. "Gelmek istemediğinize emin misiniz?" dedi. "Eminim..." Güldü Gökalp, "Sadece eve girmenizi bekliyorum." Banuçiçek gülümsedi. "Siz burdayken kapıyı yüzünüze kapatamam ama." "Pekala... İçeri girin, geri döndüğümde kapıyı kapatırsınız." "Anlaştık." Yeniden gülümsedi Banuçiçek. Gökalp de aynı şekilde karşılık verdi. Banuçiçek içeri birkaç adım attı ve kapıya yaslanıp Gökalp'e baktı. "Dikkat edin kendinize. Bir sorun olursa... Biliyorsunuz." "Biliyorum." Tatlı bir şekilde tekrar gülümsedi Banuçiçek. Gökalp alıştığı üzere bir baş selamı verdi kıza. Ardından topuklarının üzerinde döndü ve ağır adımlarla ilerlemeye başladı. Kapının kapanma sesini duyunca arkasına baktı ve adımlarını hızlandırdı. Yaklaşık beş dakika sonra karakoldaydı. Odasına gidip Başçavuşu orada göremeyince, Teğmenin odasına yöneldi. "Banuçiçek hanımı bıraktım, teğmenim." dedi odaya girince. "Tamamdır, sağ ol kardeşim." dedi teğmen. Eliyle önündeki sandalyeyi gösterince Gökalp oturdu. Karşısında Başçavuş vardı. "Ee... Ne düşünüyorsunuz öğretmen hanımla ilgili?" dedi Başçavuş. "Valla Başçavuşum... Ben sevdim öğretmen hanımı. Temiz bir vatan evladı. Gözlerindeki parıltıdan büyük işler başaracağı belli. Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk'ün yolunda, aydın bir Cumhuriyet kadını. Çocuklarımıza çok iyi gelecek." "Benim büyük kıza benzettim ben, teğmenim. Çok sevdim, çok. Bıcır bıcır bir kız." Tüm bu söylenenlerin dışında, kızın içinde bir Gökbörü taşıdığını anlamıştı Gökalp. O Gökbörü'nün hırçın ve intikam ateşiyle yanan bakışını görmüştü kızın gözlerinde. Her Türk evladının içinde yatardı o boz yeleli kurt. Yatmasaydı, tam yok oluş anında bir önder çıkıp kurtarır mıydı bu ırkı? "Ya sen Gökalp?" dedi Başçavuş. "Dediklerinize katılıyorum, komutanım. Çocuklarımızı kuşku duymadan emanet edebileceğimiz bir öğretmen." "Fakat... İbo ağa denilen o soysuz canını sıkmasa Banuçiçek hanımın." "Öğretmenin canını sıkarsa, İbonun canını sıkarım teğmenim." dedi Gökalp. Başçavuş, teğmene döndü. "Bizin uzmanı arkasına aldıysa, sırtı yere gelmez o hanımkızın." "Haklısınız Başçavuşum." dedi teğmende bıyık altından gülerek. Gökalp sessiz kaldı. Biraz daha konuştuktan sonra Başçavuş ve Gökalp odalarına çekildiler. "Komutanım, biraz hava alıp geleceğim." dedi Gökalp. Başçavuş başıyla onayladı. Dışarı çıkıp siperin üstüne oturdu. Koğuştan bir saz sesi geliyordu. Saatine baktı. 22.46 Siperden indi ve koğuşa yöneldi. Tam kapıyı açtığı sırada asker Mihriban türküsünü söylemeye başladı. Onu gören asker sustu ve bütün koğuş esas duruşa geçti. "Rahat beyler, devam et." Kendine bir sandalye çekti ve oturdu. Asker birkaç saniyelik tereddütten sonra oturdu ve baştan çalıp söylemeye başladı. Gökalp yüzünde tek bir ifade olmadan dinledi. Kendisi için bir anlam arıyordu. Türkü bittikten sonra asker komutanına baktı. "Ağzına sağlık Ferhat." "Sağ olun komutanım. Bir isteğiniz var mı?" Gökalp düşündü. "Yok aslanım." Ayaklandı. Bütün koğuş yeniden esas duruşa geçti, "Koğuş, yirmi dakika içinde yataklara." diye bağırdı. "Emredersiniz komutanım." Koğuştan çıktı ve geldiği sipere yeniden oturdu. İçinde anlamadığı bir ağırlık vardı. Beylik silahını çıkarttı ve uzunca bir süre baktı. Şarjörünü çıkardı, bir yaren eli gibi tutup yeniden yerine yerleştirdi. Rahatlamamıştı. Beylik silahını yerine koydu. Altıpatlar tabancasını çıkardı. Bu klasik ve baba yadigarı olan silah onun için çok özeldi. Silahın kabzasında kazılı olan babasının ismine baktı. Sonra mermileri tek tek çıkardı, özenle okşayarak yuvalara geri yerleştirdi. Yine rahatlamamıştı. Sivil de olsa, evinin arka bahçesinde bütün gece atış talimi yapardı. Anlam veremediği sıkıntı bütün gece devam etti ve uyumasına engel oldu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE